23/01/2012 | Yazar: Onur Caymaz

Bir kitap okudum ve hayatım değişmedi. Zaten okuduğum bu kitap yeni hayat, yeni sorular, başka yaşamalar da vaat etmiyordu. Üstelik yazar, nicedir bu vaadin çok dışında bir yerden ses veriyor okura…

Onur Caymaz | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Onur Caymaz
Bir kitap okudum ve hayatım değişmedi. Zaten okuduğum bu kitap yeni hayat, yeni sorular, başka yaşamalar da vaat etmiyordu. Üstelik yazar, nicedir bu vaadin çok dışında bir yerden ses veriyor okura…
 
Ayşe Kulin, 1984’te yayımlanan Güneşe Dön Yüzünü adlı hikâye kitabından bu yana edebiyatın bilinen isimlerinden. Ardından 1996’da yeni hikâye kitabı: Foto Sabah Resimleri geliyor. Yazar bu eseriyle hem Haldun Taner hem Sait Faik Öykü Ödülü alıyor. Yazdıkları, Adı Aylin ile birlikte hatırı sayılır satış rakamına ulaşıyor. Ne de olsa öykü, kimi okurun en okumadığı türdür. Edebiyat piyasalaşmaya, kitap alınıp satılmaya, yayınevi kurumsallaşmaya başladığından beri çok satan kitaplar hayatımızda. Gelgelelim gerçek edebiyat okuru bu türe pek yüz vermez. Has okur, bir kitabın kendisini yormasını, okuduğundan hareketle başka hayatlara akmayı ister. Hani Ayşe Arman, yazarla yaptığı röportajda, son kitabını “cırt diye okunuyor, akıyor resmen, yormuyor,” diye tanımlıyor ya; has okur için bu kötü bir şeydir.
 
Bunca lafı da bu kötü kitaba varmak için ettim: Kulin’in Gizli Anların Yolcusu adlı eşcinsel bir ilişkiyi anlatan son romanı, gerçekten yormuyor. O yüzden mesela rüyanıza da girmiyor, kahramanlarla oturup içme isteği de uyandırmıyor. Eserin adının ilk harflerine bakınca açıkça GAY kelimesi görülür; biz onu Good AYou olarak biliyorduk.
 
Arman, yazara “heteroseksüellerin tepkisinden korkmadınız mı, sizin kemik bir okurunuz var, belki de hoşlanmayacaklar…” diye sorduğunda “canım bir eşcinsel romanı yazmak istedi, yazdım” diye cevaplamış. Sanatçının dilediğini yapmasına karışacak değiliz fakat bu iş “canım istedi yaptım” düzeyinde mi yapılır? Bir yazarın eğer dahi değilse bilmediği dünyaları anlatacağı vakit ön çalışma yapması gerekmez mi? Yazarımız gay’leri yazarken nasıl bir yöntem izledi? Yaşam deneyimleri arasında eşcinsel ilişki var mı, soruşturup öğrenerek kayıt mı tuttu, kitaplar arasında gününü gecesine mi kattı? Arman’a söylediklerinden anlaşılıyor ki Kulin’in boş işle uğraşacak vakti yok.
 
Arman soruyor: “Bir kadın size âşık oldu mu?” Cevap: “1970’li yıllarda İstanbul’da film çeken bir yabancı aktristin dikkatini çekmişim. Bayağı asıldı bana. Ona, bu taraklarda bezim olmadığını zor anlattım.”Konuya ilişkin taraklar ve bezler düzeyindeki yanıt şaşırtıcı.
 
Bir yazar tabii ki böylesine sığ baktığı bir durumu da romanlaştırabilir fakat aynı röportajdan şu alıntı içler acısı: Arman’ın eşcinsel aşkı eksik anlatırım diye korkmadınız mı sorusuna Kulin’in cevabı: “Ben erkek erkeğe olan ilişkinin çok da değişik olabileceğini sanmıyorum. Çünkü insanız hepimiz. Aynı duyguları hissediyoruz. Bir tek Barbaros’a, ‘Biri yaşlı ve daha varlıklıysa, diğeri gençse, birbirlerine ne hediyeler alabilirler?’ dedim. ‘Yaşlı olan daha pahalı hediyeler saat filan, genç olansa yumuşak ayılar – mayılar alabilir’ dedi. Bu bilgiyi ondan edindim.” Gay kahramanımız Bora’nın evinin hayvanat bahçesine dönmesinin müsebbibi yazar menajeri Barbaros Altuğ demek ki… Bir ilişki biçimini bunca yüzeysele indirgeyip romanlaştırdığını söylemek Nabokov’un Karanlıkta Kahkahası’nı okumuş okurlara hoş gelmeyecektir.
 
Şu son sorunun cevabıysa o taraklarda bezi olmayan Kulin’in, eşcinselliğe bakışını oldukça iyi açıklıyor. Arman sormuş: “‘Bora tecavüze uğradıktan sonra o yolun yolcusu olmuştu diyorsunuz romanınızda. Sizce tecavüze uğramasaydı, gay olmayacak mıydı?” Yazar cevaplıyor: “Bilmiyorum. Bazı olaylar insanların hayatlarını değiştiriyor. Bu çocuk, o olaydan sonra bir daha toparlanamamış olabilir ya da seksi kafasına o şekilde yerleştirmiş olabilir.” Seksin birileri tarafından belirlenmiş bir şekli varmış demek ki…
 
O yolun yolcusu klişesinin, ortalama ahlak tarafından nasıl merhametle karşılandığı açıktır. Fakat gay’lerin bu tarz bir toplum şefkatine ihtiyacı olduğunu sanmıyorum. Hele ki tüm bunlar gay olmayı bir doğum kontrol yöntemi olarak gören Kulin’in sözleriyse.
 
Sadece romana ilişkin sorular sormak istiyorum. Diyeceksiniz ki alt tarafı bir roman, neden bu kadar üzerine düşüyorsun. Çünkü bu kitabın ilk baskısı yüz bin adet basıldı, daha da basılır. Bu ister istemez kimi insanlara sakatlanmış bir zihniyet dünyası sunuyor. Karşı cepheden ses verilmesi gereken bir durum var ortada. Lütfen romanı okuyanlar ya da yazar, şu soruları cevaplasın:
 
Yapıtın ana kahramanlarından İlhan Yayınevi’nin genel yayın yönetmeni İlhami ve ara ara cinsel ilişkiye girdiği ortağı Handan’ın neden roman boyunca ne tür kitaplar bastığını bir türlü anlayamıyoruz? Bu kişiler neden yemeklerinin çoğunluğunu Akmerkez HomeStore’da, Boğaz’daki lüks yerlerde yiyor? Neden bu kitapçılar, Akmerkez ve Kanyon dışında başka kitapçı bilmiyor? Neden mesela iki ortak da Booker ödüllü bir romanı okurun sıkıcı bulacağını düşünmekte? Yayıncılık, Kulin’in dünyasında hep büyük okur kitlelerinin beklentilerine göre mi yapılıyor? Neden bu iki arkadaşın yaşamında kitap ve kitaba duyulan iptilaya dair hiçbir şey yok; neredeyse bunca para kazandıkları işlerini sevmiyorlar diyebiliriz.
 
Neden İlhami romanın 143 sayfa boyunca dek hiçbir şekilde eşcinsel bir yönelim göstermezken bir gece Bora’ya delicesine âşık oluyor. Elli yıl erkek kimliğiyle yaşamış, iki çocuklu ve kadınlardan fena halde hoşlanan bir adam, nasıl aniden böyle bir değişim gösteriyor?
 
Yine bu yayınevi nasıl kazanan bir yayınevi ki İlhami metroya bindiği vakit, insanların yoksulluğuna epeyce üzülüyor. Yaşadığı ülkenin metrosundan olsun bunca kopuk bir kitapçı, pek mümkün gibi gelmiyor bana. Yoksa Ayşe Hanım sadece kendininkilere benzeyen kitaplar basan bir yayınevi mi düşündü? Üstelik İlhami’nin karısı Eda hiç çalışmadığı halde adamımız sevgilisi Bora’ya doğum günü hediyesi olarak bir Apple laptop alabiliyor; üstelik bu tuhaf ailenin bir ayağı Londra’da, sonra Amerika seyahatleri, Çin tatilleri, kızları Derya’nın İngiltere’de okuması, etmesi cabası, Bora’ya alınan evi zaten söylemiyorum; roman boyunca İlhami’nin genel yayın yönetmeninden çok kulampara bir fabrikatör olduğunu düşünüyoruz.
 
Kızları Derya dedik, oradan gidelim. Yirmilerini süren bu kız neden İngiltere’de birkaç yıl lise eğitimi alınca Türkçesi bozuluyor da kimi kelimeleri hatırlayamaz duruma geliyor? Üstelik bir yayınevi sahibinin kızı olması sebebiyle kitaplar içinde büyümüş olmamalı mıydı? Nasıl oluyor? Dangalak mı bu kız?
 
Muhtemelen Kulin günümüz gençliğinden bihaber olduğu için bu zavallı Derya seksenlere takılı kalmış; sıklıkla babasına “babişko” diyor. Fakat İlhami’nin de ondan aşağı kalır yanı yok; birçok yerde “tam üstüne bastın” anlamına gelecek beş bin kelime bulması mümkünken “bingo” diyebilen özel bir yayıncı o. Bu babaya bu kız da “bingo” oluyor. Neden İlhami, Bora’nın evine her gidişinde, ona iyi şaraplar, delikates tadımlıklar götürüyor? Delikates tadımlıklar şart mıdır? Yazarda sınıf bilinci olmayınca böyle oluyor işte. Şaraplar hep iyi olmak zorunda mıdır?
 
Kulin’in, anlatmak için debelendiği aşkın bir ağırlığı yok. Öyle steril ve elit ki ter yok, gözyaşı yok, iki adam bunca sevişiyor romanda, boşalan yok… Bora’nın dünyasında içten içe duyulan bir gerçek acı olsa bile bu da o yolun yolcusu klişesine feda edilmiş.
 
Neden Kulin’in kahramanları birbirini paranoyasız sevemiyor? Handan – İlhami, İlhami – Bora aşkı hep paranoya… Aşkta şüphe tabii ki vardır da bunun edebiyattaki yansıması için Kulin’in Proust’un Albertine Kayıp’ını okuması gerekiyor. Yoksa kimse, tatile, otele gittiklerinde, sevgilisi odaya geciktiği vakit, acaba benimki otel görevlisi genç erkekle mi yattı diye düşünmez. Buna karşın Eda’nın, kocasının bir yıl boyunca “spora gidiyorum” bahanesiyle bir erkekle yattığını sezememiş olması da Kulin karakterlerinin “çok katmanlı, karmaşık doğasına” yorulmalı. İnsan mezara girene dek ne dolaplar çevirdiği bilinemez, tamam da hiç mi şüphe duyulmaz!
 
Diyeceğim o ki; Gizli Anlar Yolcusu, 427 sayfa boyunca altını çizebileceğiniz tek satır bırakmadan bitiyor. İyi ki kapattığım kredi kartının son puan parasıyla almışım diyebilirim en fazla. Bir de Tekin Gönenç’in şiirleri var, ötesi boş laf…
 
Yazı Kaos GL’nin Ocak – Şubat 2012 sayısında yayımlandı.

Etiketler: kültür sanat
Nefret