02/12/2010 | Yazar: Zeynep Akkuş

26-27 Kasım tarihlerinde Rixos Tekirova Hotel Kongre Merkezi’nde Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın da katılımıyla gerçekleştirilen “Din, Gelenek v

Zeynep Akkuş | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Zeynep Akkuş

26-27 Kasım tarihlerinde Rixos Tekirova Hotel Kongre Merkezi’nde Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın da katılımıyla gerçekleştirilen “Din, Gelenek ve Modernite Bağlamında Bir Değer Olarak Aile” adlı konferansın sonuç bildirgesinde "Eşcinsellik ve aile içi zinaya (ensest) karşı yeterli tedbirlerin alınmasını talep ediyor, her toplumu tehdit eden bu hastalıkların önüne geçmek için elbirliği ile çalışılmasını destekliyoruz" biçiminde bir ifade de yer alıyor. 

Ayrımcılığın tarihe karıştığı, demokrasinin gerçek anlamda kök saldığı bir ülkede büyük tepki çekmesi beklenen bu tür bir açıklamayla ilk kez karşılaşmıyoruz. Sayın Kavaf’ın Hürriyet gazetesinde 7 Mart 2010’da yayımlanan söyleşisinde “Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence. Dolayısıyla eşcinsel evliliklere de olumlu bakmıyorum. Bakanlığımızda onlarla ilgili bir çalışma yok. Zaten bize iletilmiş bir talep de yok. Türkiye’de eşcinseller yok demiyoruz, bu vaka var” şeklindeki sözleri ve sonrasında gelen tepkiler unutulmuş değil. Aradan geçen aylar içinde, Sayın Bakan’ın zihninde her nasılsa yer etmiş olan bu yanlışı düzeltip doğru bilgilere ulaşmasını, bunları özümsemesini ve hatta önceki sözlerini tekzip edecek bir açıklama yapmasını bekledik ama olmadı. İstanbul 2010 LGBT Onur Haftası Etkinlikleri çerçevesinde düzenlenen Hormonlu Domates Ödül Töreni’nde “Yaşam Boyu Hormonlu Domates Jüri Özel Ödülü”ne layık görüldüğü için öfkelenmesi, ya da siyasi rakiplerinin istifa çağrılarını “çekememezlik” biçiminde yorumlayarak itibar etmemesi beklenebilir karşılıklardı ama o dönemde bilim insanlarının bireysel tepkileri kadar, güvenilirliği ve saygınlığı şüphe götürmeyecek kurumlardan da hatırı sayılır ölçüde itiraz ve açıklama gelmişti.
 
Eşcinsellik her ne kadar dini çevrelerce günah olarak kabul edilse de sonuçta bu ülkede nüfusun yüzde 98’inin “İlim Çin’de bile olsa gidin alın” diye buyuran bir dine inandığı söylenegeliyor ve ilimin bir dalı olan tıp da günümüzde eşcinselliği doğal bir yönelim olarak kabul ediyor. Amerikan Psikiyatri Kurumu 1973 yılında eşcinselliği "Akıl Hastalıkları Teşhis ve İstatistikleri Kılavuzu"ndan çıkardı. Dünya Sağlık Örgütü de (WHO) 1 Ocak 1993’ten itibaren "Uluslararası Hastalıklar Sınıflaması"ndan çıkarma kararı aldı. Türkçede UHS olarak bilinen ve sağlık sorunlarının uluslararası sınıflama ölçütü olan ICD-10’a göre cinsel yönelim artık tek başına, bir rahatsızlık/hastalık olarak kabul edilmiyor. Sayın Kavaf’ın “Eşcinsellik hastalıktır” yönündeki açıklamaları karşısında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Doğan Şahin, “Bugünkü bilgilerimize göre, eşcinselliğin biyolojik bir hastalık olduğuna dair hiçbir veri yoktur. Eşcinsel kişilerde, herhangi bir hormon ya da kromozom patolojisi söz konusu değildir. Dolayısıyla ortada biyolojik bir hastalık da, tedavi edilebilecek bir durum da yoktur. Sorunun temelinde eşcinsellerin toplumda kabul görmesiyle ilgili zorluklar yatıyor” derken, yine İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şahika Yüksel, “Aileler cinsel kimlik konusunda bilgi sahibi değiller. Eşcinsel olduğunu ilk öğrendiklerinde çocuklarını yakından tanımaya hazır aile çok az. Çocuklarının kendilerine göre düzelmeleri, için psikiyatr ve psikologlara koşuyorlar” şeklinde bir açıklama getirmişti. Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği (CETAD) Başkanı Psikiyatr Dr. Nesrin Yetkin ise eşcinselliğin dünyada 40 yıldır hastalık olarak kabul edilmediğine dikkat çekerek Dolayısıyla tedavi edilebilir bir şey değildir. Heteroseksüellik neyse eşcinsellik de o. Arasında hiçbir fark yok. İkisi de aynı normallikte. İnsanların neden eşcinsel olduğu konusunda bilimsel bir saptama da yok. Tek yumurta ikizlerinde bile farklı olabilen bir şeyden bahsediyoruz. Ama toplum daima azınlıkta olanı dışlama, kötüleme eğilimindedir. Sayın Bakan’ın söyledikleri kendi bakış açısı ama bilimsel camiada böyle bir bakış açısı söz konusu değil” diyordu. CETAD’ın Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD) ile birlikte yayımladığı ortak basın bildirisinde de eşcinselliğin, biseksüellik ve heteroseksüellik gibi insanda tanımlanan üç yönelimden biri olduğu ve hastalık değil yönelim farklılığı olduğunun altı çiziliyordu. Bütün bunlara rağmen hâlâ eşcinselliği bir hastalık, sapkınlık, günah vs. olarak kabul et(tir)me çabalarına anlam vermek güç.
 
Sonuç bildirgesindeki maddelerden birinde evlilik, “tüm ulusların yeni nesillerinin sağlıklı verimli ve sevgi dolu yetişmeleri için temel unsur olarak” sunulurken bunun kadın ile erkek arasında olması gerektiği vurgulanıyor ve dolayısıyla satır arasında, eşcinsel evliliklerin önü kapatılmış oluyor. Sayın Bakan’ın eşcinsel evliliğe olumlu bakmadığı, eşcinsellerin çocuk sahibi olmalarını onaylamadığı zaten biliniyordu. Bu konuyla ilgili olarak “Yasalarımızda eşcinsel evlilik bulunmamaktadır. Tavsiye kararı niteliğinde de olsa farklı aile formları ile ilgili hassasiyetimizi Avrupa Konseyi’ne ilettik. Konsey de bunu dikkate alarak deklarasyon metninde gerekli olan değişiklikleri yaptı” şeklindeki açıklaması da hâlâ hafızalarda. Ancak burada da başka çelişkiler çıkıyor ortaya: Öncelikle eşcinsellik artık hiç de öyle “her toplumu” tehdit etmiyor. “Bütün kesimlerin” haklarının güvence altında olduğu gerçek anlamda demokratik ülkelerde eşcinsel evliliklerini ve eşcinsellerin ayrımcılığa uğramadan, eşit koşullarda yaşamalarını mümkün kılacak yasalar onaylanmış durumda. Örneğin tam da sonuç bildirgesinin kaleme alındığı sıralarda kaosgl.org’da “AB Parlamentosu: Evli Eşcinsellerin Hakları Tüm AB Ülkelerinde Tanınsın” başlıklı bir haber yer aldı. Parlamento, eşcinsellerin kurduğu evlilik veya sivil birliktelik bağlarının Avrupa Birliği’ne üye ülkelerde tanınmasını kararlaştırmıştı. İki gün sonra, 29 Kasımda, İsveç’ten cinsel yönelimlerin anayasal güvence altına alındığı haberi geldi.
 
Bu noktada şunu da belirtmekte yarar var: Her ne kadar bildirgede çok net bir bağlantı kurulmuş olmasa da eşcinsellik karşıtlarının sık sık kapıldığı eşcinselliğin dünya nüfusu için bir tehdit oluşturduğu yönündeki şu malum ve fakat anlamsız endişeye de değinmek gerekiyor. Kongre sonunda böyle bir sonuç bildirgesine imza atan katılımcıların bu endişeyi paylaşmayacağını düşünmek saflık olacaktır kuşkusuz. Ama burada göz ardı edilen bir şey var: Taşıyıcı anne ya da sperm bağışıyla “doğal yollar”dan çocuk sahibi olmalarına izin vermeyen, evlat edinmelerini önlemek için her türlü engeli çıkaran bir düzeni savunanlar, eşcinselleri dünya nüfusu için tehdit olarak görecek en son kişilerdir.
 
Sonuçta koşullarını iyileştirmek, korumak vs. için çaba harcanan aile ve toplum, bireylerden oluşur. Bireylerin başta yaşama ve cinsel yönelim olmak üzere her türlü hakları kutsaldır. Bu haklar, “bence” sözcüğüyle başlayan ama hiçbir bilimsel dayanağı olmayan şahsi kanaatlerle tırpanlanamaz. Eşcinselliğin toplum için tehdit oluşturan ama tedavi edilebilen bir hastalık olduğu fikrinin pompalanması, özellikle hâlâ kendini bulma çabalarında olan genç bireylerin yönelimlerinden ötürü utanç ve suçluluk duyarak kurtulmak için umutsuzca çabalara girişmelerine yol açmakta ve herhangi bir “iyileşme” kaydedememeleri durumunda bu süreç çok daha ağır travmalara sürüklenmeleriyle, daha da vahimi, intihara kalkışmalarıyla sonuçlanabilmektedir ki bu, altından “bence”lerle kalkılamayacak kadar ağır bir vebaldir.


Etiketler: insan hakları, aile
Nefret