30/12/2022 | Yazar: Oğulcan Yediveren

Üzerimizdeki baskı arttıkça kimlik siyaseti adeta bir kurban siyasetine dönüştü. Aktivizm yapmak ise en çok acı çekenin galip geldiği bir oyuna… Hem en mağdur olanın biz olduğuna inansınlar istiyoruz hem de kırılganlıklarımızı öfkemizle örtüp güçsüz gözükmemeye çalışıyoruz.

Bir büyüme hikayesi ya da başka bir aktivizm mümkün Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Fotoğraf: Meltem Ulusoy / csgorselarsiv.org

“2022’den sana kalanları bir yazıyla Kaos GL’ye aktarır mısın?” diye sorulduğunda içimde bir huzursuzluk hissettim. Bu bir yanıyla oldukça kişisel bir soru. Neyin senin için önemli olduğunu herkesin erişebildiği bir platformda paylaşmak iç dünyanı afişe etmek demek olabilir. İnsanların iç dünyanızı görmesinden korkuyorsanız böyle bir soruyu cevaplarken ağzınızdan çıkanlara dikkat etmeniz gerekir. Dolayısıyla, ilk refleksim 2022’de Türkiye’nin siyaset gündeminde yaşanan gelişmelere bakıp bir yazı konusu bulmaya çalışmak oldu. Sanırım meseleyi olabildiğince kendimden uzak tutmaya çalıştım. Sonra neyden korkuyorum bu kadar diye düşündüm. Nedir bizi; duygularımızı, kırılganlıklarımızı, arzularımızı ortaya koymaktan bunca geride tutan?

2022 özellikle biz LGBTİ+’lar için çok zor bir sene oldu. Toplum içerisinde yaygın bir şekilde bulunan LGBTİ+fobinin devlet düzeyinde örgütlenmesine tanıklık ettik. Her zamankinden daha yoğun bir şekilde damgalamaya, ayrımcılığa ve şiddete maruz kaldık. Barınma, istihdam, sağlık, eğitim ve daha birçok alanda yaşadığımız sorunlar giderek şiddetlendi. Tüm bu gelişmelerin iç dünyamızdaki yansıması ne oluyor? Mücadele etme zorunluluğu ve bunun getirdiği güçlü durma isteği yer yer “ne yaşıyoruz biz ya?” diye sormamıza engel oluyor olabilir mi?

2022’de kendi aktivizm yapma biçimim üstüne çok fazla düşündüm. Amacım herkes için ve her durumda doğru olacak ideal bir aktivizmin ne olduğunu bulmak değildi çünkü aktivizm yapmanın tek bir doğru biçimi olduğunu düşünmüyorum. Ancak değişen siyasi atmosfer ve toplumsal koşullara cevap verebilme kudretine sahip bir aktivizm biçiminin hangisi olduğu üstüne hep birlikte düşünmemizin ve üç aşağı beş yukarı ortak bir zeminde buluşabilmemizin etkili bir mücadele sürdürebilmek için önemli olduğunu düşünüyorum. Ancak, bu tartışmayı hakkıyla verebilmek için kendi aktivizmimizin yarattığı sonuçlarla yüzleşebilme cesaretini göstermek önemli.

Bu yazıda sizlere kendi aktivizm yapma biçimim üstüne düşünürken yaşadığım bazı yüzleşmeleri aktarmak istiyorum. Bu konuda yazmayı seçerek kendimi ortaya koymaktan yaşadığım korkunun üstüne gidebilmeyi ve sizleri sadece beni ilgilendiren konulara boğmadan yazıyı okunur kılmayı umuyorum. Anlatacağım hem çok kişisel bir hikaye hem de okuyan için üstüne düşünmeye değer bir şeyler verebilir.

2010’ların ilk yarısı, LGBTİ+ hareketinin bir çeyreklik tarihi boyunca belki de en örgütlü, en görünür olduğu yıllardı. Türkiye’nin henüz ekonomik krizde olmadığı, orta sınıfın hem özgürlükler hem de ekonomi açısından görece daha iyi konumda olduğu yıllardı. Böyle bir atmosferde “sıradan vatandaş”ın konfor alanlarını bozan, bu mutlu mesut görüntünün arkasında yatan yerleşik baskı yapılarını ifşa eden militan bir aktivizm insanları mobilize etmek ve haklarımıza erişebilmek için en elverişli yöntemlerden biriydi. Hele de arkanızda örgütlü bir toplumsal hareket varsa…

2016 yılında İstanbul Onur Haftası Komitesi’nde örgütlendiğimde hareket içerisindeki yaygın aktivizm biçimi militan bir aktivizmdi. Öbür yandan, hareket içerisinde 2015 yılında İstanbul Onur Yürüyüşü’ne getirilen ilk yasağın getirdiği bir burukluk vardı. Buna karşın, benimle aynı dönem örgütlenmeye başlamış pek çok arkadaşım aktivizme yeni başlamış olmanın getirdiği bir heyecanla sarılıyordu yaptığı işlere. Bu süreçte her birimiz militan bir aktivist olduk. Bizlere “şimdi sırası değil” diyenlerden tüm arsızlığımızla haklarımızı istiyorduk. Hak mücadelemizi “şımarıklık” olarak görenlerin başına bela olmaktan imtina etmiyorduk.

Ancak son 6 yılda Türkiye’de çok şey değişti. Artık ne karşımızda görece iyi koşullarda yaşarken bizi konforu için geride bırakan bir toplum, ne de eskisi kadar örgütlü ve görünür bir LGBTİ+ hareketi var. Hükümetin halk düşmanı politikaları başta LGBTİ+’lar olmak üzere her birimizin üzerinden silindir gibi geçti. Toplum her zamanki gibi bizleri geride bırakıyor, adımızı anmıyor ancak bu sefer durum öncekinden daha karmaşık.

Her geçen gün hükümetin baskı politikaları altında daha çok ezilirken LGBTİ+’lar olarak yaşadığımız sorunlar arttı ve haklarımız geriledi. Benimsediğim militan aktivizm gereği baskı arttıkça daha yüksek sesle talep etmeye, ayrıcalıklı gördüğüm herkesin konforunu daha çok bozma isteği duymaya başladım. Yapıyordum yapmasına ancak sonunda sürekli kendimi hiçbir kazanım elde edemeden öfke ve hayal kırıklığı ile baş başa kalmış buluyordum. Bu öfke ve hayal kırıklığı gittikçe büyüdü. Artık her şeyin beni kolaylıkla ajite ettiği bir ruh haline büründüm. Söz konusu aktivizm olduğunda olumsuz tonlarca duyguya sahip ancak kendini anlatmak istediğinde nereden başlayacağını bilemeyen bir durumdaydım. Sonucunda, geçen yıl durup “ne yaşıyorum ben ya?” diye sorma ihtiyacı duydum. Aktivizm yapma yöntemimin bırakalım bir şeyleri dönüştürme gücüne sahip olmasını kendime dahi iyi gelmediğini fark ettim.

Bunun üstüne detaylı düşününce bazı şeylerin ayırdına vardım. Öncelikle, kimlik siyaseti denilen aktivizm biçiminin böylesi bir siyasi atmosferde pek çok zayıflığı ve kısıtlılığı vardı. Örneğin, kimlik aktivizmi o kimliğe sahip olan kişilerin ezilmişliğinin ve deneyiminin özgünlüğünü ortaya koyar. Bu hem asimilasyon politikalarına karşı durmanın hem de farklılaşan ihtiyaçları talep etmenin bir yoludur. Deneyim farklılığından yola çıkarak kapsayıcı bir politikanın ancak öznelerin sözünü dinleyerek üretilebileceğini söyler. Bunun hala geçerli olduğunu düşünsem de bana kalırsa mevcut koşullar başka bir aktivizm yapma biçimini daha tahayyül etmeyi gerektiriyor.

Öncelikle, LGBTİ+’lar olarak toplum içerisinde yaygın halde bulunan LGBTİ+fobiden daha önemli bir düşmanımız var artık. O düşman da bizlere karşı sistematik olarak nefret örgütleyen hükümet. Olağanüstü zamanlardan geçiyoruz. Bir grup siyasi elit kendi ekonomik çıkarları uğruna tüm topluma savaş açmış durumda. Yoksulluk, açlık, evsizlik almış başını gidiyor. Yakında LGBTİ+’ların sapkın olduğu gerekçesiyle sunulan bir Anayasa tasarısı mecliste oylanacak. Toplumsal muhalefetin en geniş kesimiyle ittifak kurup bu gidişe dur demezsek durum hiç iç açıcı değil. Zaten karşımızda bizi görmezden gelme sebebi “konforu” olacak bir toplum da kalmadı. Yukarıda andığım militan aktivizm biçiminin ne hükümete karşı ittifaklar kurabilmeyi mümkün kıldığını ne de toplumun bu aktivizm biçimini dinlemeye takati olduğunu düşünüyorum.

Dahası üzerimizdeki baskı arttıkça kimlik siyaseti adeta bir kurban siyasetine dönüştü. Aktivizm yapmak ise en çok acı çekenin galip geldiği bir oyuna… Yaşanan acı deneyimleri kimliklerin dar kalıplarına tıkıştırıp onları adeta bir taksonomiye tabi tutmaktan “öteki”ni duymayı unuttuk. Hem en mağdur olanın biz olduğuna inansınlar istiyoruz hem de kırılganlıklarımızı öfkemizle örtüp güçsüz gözükmemeye çalışıyoruz.

Kendi adıma bir zamanlar yürüttüğüm militan aktivizmin günümüz koşullarında fazlasıyla bireyci ve dayanışma ruhundan uzak kaldığını düşünüyorum. Artık, bir eşcinsel olarak kendi deneyimimin özgünlüğünü anlatmak yerine insanlara ilişki kurabilecekleri bir hikaye anlatmayı tercih ediyorum. Gerçek bir dönüşüme yol açacak olanın kurban siyaseti yerine kırılganlıklarını ortaya koyabilme cesareti olduğunu düşünüyorum. Bu cesareti gösterebilmenin öfkeye olduğu kadar şefkate sarılmayı da gerektirdiğini görüyorum. Artık kendimi daima alacaklı gibi hissettiren bir aktivizmi bırakıp, arzu ettiğim dünya için sorumluluk almaya çalışıyorum.

Aslına bakarsanız bu anlattığımı bir büyüme hikayesi olarak görmek mümkün. Her nasıl görürsek görelim 2022’den bana kalanlar böyle. Umarım 2023; durup kendimizi dinleyebildiğimiz, iyileştiğimiz, en azından bunun için çabaladığımız güzel bir yıl olur. Sevgi ve dayanışmayla!

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: insan hakları, yaşam, nefret suçları, siyaset, tarihimizden, anayasa
nefret