05/07/2020 | Yazar: Serdar Soydan

“Bir Hilkat Garibesi” trans var oluşu hastalık olarak tanımlayan bugüne kadar karşıma çıkmış en eski metin.

Bir Hilkat Garibesi Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı
Serdar Soydan | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Serdar Soydan

“Ekseriya İngiliz Sefareti’nin karşısındaki yarı lokanta, yarı meyhanenin önünde dükkâncılara ve gelen geçen sırnaşan uzun boylu, sarışın içki delisi bugünlerde hem caddeyi hem de tavrı değiştirmiş… Eskiden Balıkpazarı ile Tepebaşı arasında acayip bir şuursuzlukla halka fahri soytarılık yapan bu yarı kaçık, şimdi yeni zirzopluklarını Galatasaray’la Elhamra ve Elhamra ile Löbon arasında teşhir ediyor.

İsmi ve lakabı ne idi unuttum, fakat bu ayılmaz sarhoşu oralarda tanımayan yoktur. Eskiden ara sıra Tepebaşı kahvelerinden süpürge sapıyla dışarıya püskürtülen bu trolos külhani, galiba, artık erkeklikten usanmış olmalı ki, bugünlerde kadınlığa özeniyor. Boynuna astığı eski, hurda sansar derisiyle, içi kadın eşyasıyla dolu şık vitrinlerin önünde durup sağa sola kırıtıyor ve parlak camların arkasından kendine sırıtan kendi hayaline pandomima oynar gibi birtakım el işaretleri yaparak gülüyor. Sonra boynundaki pejmürde sansar derisinin ucundan tutup bunu gelen geçen kadınlara göstererek ‘Sizin var da benim yok mu?’ der gibi dilini çıkarıyor, göğsünü kabartıyor. ‘Voyvo’nun modası geçtikten sonra yerine hangi kelime çıktığını bilemediğim için bakalım, bu kış Beyoğlu Caddesi’nin kadınlığa özenen bu acayip soytarısını çocuklar ne diye alkışlayacaklar?”

2.

Beyoğlu’nda kadınlığa özenen, sözüm yabana kadın taklidi yapan yalnız bu eski içki delisi değildir. Karşı tarafın Madam Katina isminde meşhur bir de fıstıkçısı vardır ki onu yakından tanımayan bir yabancı kendisinin halis muhlis bir erkek olduğunu katiyen fark edemez.

Ayağındaki etekliği ve sesine verdiği kadın edasıyla tam bir kartaloz Rum kadınından zerre kadar farkı olmayan bu seyyar fıstıkçıyı, geçen sene Mahmut Yesari ile ben de ilk görüşte hakiki bir kadın zannetmiş ve neden sonra onun erkek bozması, uydurma bir kadın olduğunu öğrenmiştik.

‘Madam Katina geldi, madamdan fıstık alın!’ diye kadın taklidi ile müşterilerin karşısında tuhaflık yapan bu eteklikli ve atkılı fıstıkçı, ne diye sırtındaki koca zembille gece gündüz Kalyoncu’yu, Hammalbaşı’nı, Sakızağacı’nı, Yenişehir’i dolaşır da gidip ortaoyunlarında zennelik yapmaz acaba?”

*

Yukarıdaki satırlar Osman Cemal Kaygılı’nın 1931 yılında Yeni Gün gazetesinde tefrika edilen yazı dizisinden. Yazarın semt semt İstanbul’u gezdiği ve paha biçilmez bilgiler verdiği bu dizi Tahsin Yıldırım tarafından bulunup yayına hazırlanmış, 2003 Eylül’ünde Selis Kitaplar tarafından Köşe Bucak İstanbul adıyla basılmıştı. Yakın bir geçmişte Can Yayınları da aynı kitabı bastı. 

Osman Cemal’in ilgili yazısının başlığı “Beyoğlu semtinin üç acayip delisi.” Bu kısacık metne çok sayıda transfobik tanım sığdırmış Osman Cemal. Erkek bozması, uydurma bir kadın, kadınlığa özenen, kadın taklidi yapan kimseler olarak tanımlıyor ele aldığı kişileri. Ortaoyunu zennelerine benzetiyor onları. Yani bir tür drag performans olarak görüyor ‘kadınlıklarını.’ Oysa onların cinsiyet kimliğine, kendilerini nasıl tanımladıklarına dair bir bilgisi yok muhtemelen. Bunun onun için bir önemi de yok sanırım. Ona göre çocukların alkışlayacağı bir tür soytarılık çünkü bunu. Yine bir seyirlik malzeme, yine bir eğlence unsuru olarak görme bu. (Bir sonraki yazıda bir dragqueen’in hikâyesini okuyacağız.) 

Osman Cemal hem eğlence hem de deli olarak görüyor bu iki insanı. Denilebilir ki bu insanlar trans ya da değil, aynı zamanda deli olamaz mı? Olabilir. Translar da natranslar gibi delirebilir. Bu yüzden salt bu metin Osman Cemal’in trans varoluşu hastalıklaştırdığını (transpatolization) ortaya koymayabilir.

Ancak onun 1923 yılında, Zümrüdüanka dergisinde yayınlanan öyküsü, “Bir Garibe-i Hilkat”i de dikkate alarak bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. (Daha önce yayınlanmamış bu öykünün çevirisi geçen ay Sel Yayınları’ndan çıkan Ah Bu Sevda! adlı derlemem içinde yer alıyor. Tamamını okumak isteyenlere duyurulur.)

Öykünün başlığının hemen üstünde bir notu vardır Osman Cemal’in. “Asabiye ve Akliyecilere” diye yazmıştır yazar. Yani “Sinir ve Akıl (Deli) Doktorlarına.” Zira Osman Cemal’e göre anlatacağı öykü onları ilgilendirmektedir.

Peki nedir “Bir Hilkat Garibesi”nin anlattığı?

Başlığından da bellidir. Kendisine göre bir garipliği, bir yaratılış garipliğini anlatmaktadır Osman Cemal.

Öykünün anlatıcısı Lemi adlı bir arkadaşından bahsetmeye başlar.

O ne güzel, ne iyi bir arkadaşımdı. Aslında henüz arkadaş olalı, daha doğrusu henüz birbirimizi tanıyalı altı ay olduğu halde birbirimize ne kadar ısınmış, ne kadar samimileşmiş, ne kadar sevişmiştik.

Benden on yaş küçük olmasına rağmen hal ve yaratılışımız, huylarımız, adetlerimiz ne kadar birbirine benziyordu. Hatta esas itibarıyla dışardan görünüşümüz bile. Ancak genç olduğu için onun kalpağı benimkinden daha parlak, saçları daha itina ile taranmış, ceketi daha göz alıcı bir renkten, pantolonu daha ütüsü üstünde, iskarpinleri daha alamod ve inceydi. Pek şık, pek yakışıklı ve bilhassa pek genç olmasına rağmen, onu benimle arkadaş eden, samimileştiren, sevdiren yegane sebep hiç şüphesiz tıpkı benimki gibi için için şiddetle kaynadığı halde zahiren sakin ve uslu görünen ruhuydu. Onda, yirmi iki olmasına rağmen, sanki feleğin her türlü iyilik ve kötülüğünü gördüğü ve hepsinden bir şekilde ders, ibret aldığı için erkenden olgunluk yaşına ayak basan insanların ruhu gibi bir ruh vardı. Asri delikanlıların bin bir çeşit hoppalıkları, çılgınlıklarından kendisinde zerre kadar eser yoktu. İşte benim onu adam akıllı anlayamayışıma en birinci sebep de bu oldu.”

Lemi’nin akıllı usluluğunun altını çizer anlatıcı. Zira kısa süre sonra bunun tam tersi ortaya çıkacaktır ve kontrastı vurgulamak istemektedir.

“Bundan on beş gün kadar evvel yine bir gece Lemi beni evine davet etti. Tabii ki kabul ettim. Yatsı ezanı okunurken kapıyı çaldım. Bu sefer her zamanki gibi içeriden “Kim o?” sedası gelmedi. Kapı açıldı, elinde lamba, arkasında ince, beyaz ve göğsü açık bir entari, perişan saçlar, çıplak ayaklarında işlemeli kanaviçe terliklerle Lemi beni kapıdan karşıladı. Tatlı ve baygın bir lavanta kokusundan evin içine girilemiyordu.

‘Eğer,’ dedi, ‘Gelmeseydin, bir daha sana selam bile vermeyecektim.’

Şakalaşarak üst kata çıktık. Çay ve sigara ile biraz dereden tepeden bahsettik. Lemi bu gece pek şendi. O kadar ki yüzündeki mahzun ve hayalperest çizgiler bu gece şen bir hakikat ifade edecek kadar canlıydılar. Arkadaşım alışıldığının dışında, bu akşam biraz kadından bahsetti ve tam lafın en tatlı yerinde ‘Bana biraz müsaade, şimdi gelirim,’ deyip dışarı çıktı.

Odada yalnızca bir çeyrek kadar dalga geçtim. Evin içinde tıs yoktu. Annesi falan misafirliği gitmişlerdi. Tam canım sıkılmaya başlarken kapı vuruldu.

‘Buyurun efendim!’

Hiç umulmayan bir hal… Genç, güzel, şuh bir genç kız gülümseyerek içeri girdi. Bir yanlışlık olmalı dedim ve ezilip büzülerek toplandım.

Genç kız bir iki adım ilerledikten sonra sordu.

‘Misafir kabul eder misiniz?’

Ben şaşkın ve mahcup…

‘Affedersiniz hanımefendi, bendeniz bey biraderinizin misafiriyim.’

‘Benim biraderim yok… Hemşirem var.’

‘Nasıl, biraderiniz yok mu? Lemi Bey sizin biraderiniz değil mi efendim?’

‘….’

Aman Yarabbi! çıldırmak işten değil.

‘Hanımefendi, burası Lemi Bey’in evi değil mi?’

‘Hayır, burası Lemiye Hanım’ın evi...’

‘Hangi Lemiye Hanım efendim?’

Genç kız biraz daha yaklaştı.

‘Beni tanımadınız mı? Üç aylık arkadaşınızı ne çabuk unuttunuz?’

‘Ay Lemi… Bu ne kıyafet?’

‘Gökkuşağının altından geçtim. Artık benim adım Lemi değil, Lemiye’dir.’

Yine gökkuşağı… Ömer Seyfettin gibi Osman Cemal de halk arasında yaygın bu masal öğesini kullanmıştır öyküsünde. Lemi, Lemiye olmuştur. Anlatıcıysa “bu hilkat garibesinin karşısında hayretler içinde bir süre seyirci kaldıktan sonra ‘Delilikler ve fenler yetmişten az değildir’ sözünü hatırlayarak ve zavallı kafa dengi arkadaşımın bağımlı olduğu bu hastalığa acıyarak oradan savuştum,” der.

Lemi’nin Lemiye olması, daha doğrusu Lemiye’nin açılmaya karar verip kendisini olduğu gibi göstermesi bir tür delilik ve hastalıktır ona göre. Bu açıdan “Bir Hilkat Garibesi” trans var oluşu hastalık olarak tanımlayan bugüne kadar karşıma çıkmış en eski metin. Bu açıdan önemli. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerinin hastalık olarak değerlendirilmeleri modernizmin her şeyi bilimle açıklama, bir ‘normal’ var etme tutkusuyla milatlandırılabilir. Osman Cemal da bu öyküsünde bunun altını çizmiştir. Ona göre trans var oluş ruh ve sinir hastalıkları doktorlarının ilgi alanına girmektedir.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: kültür sanat
Nefret