13/06/2014 | Yazar: Rahmi Öğdül

Canlısının neresinden tutacağını bilemeyenlerin, şimdi temsillerle kadavralaştırdıkları Gezi’nin üzerinde sanat ve politika icra ettiklerini görüyoruz.

İçerdiği çoklukla kafalarınızı karıştıran kanlı canlı Gezi’ye yaklaşın sıkıyorsa!

Biri kolektif bir çalışmanın, çokluğun ürünü, diğeri Gustave Courbet’nin. Her ikisinin de canlısı infial yaratıyor. Gezi’nin tekrar canlanmaması için tüm kuvvetlerini sokaklara, meydanlara yığıyor iktidar. Gustave Courbet’nin bir kadının cinsel organını gösteren “Dünyanın Kökeni” (1866) adlı tablosunun önünde aynı pozu veren Lüksemburglu performans sanatçısı Deborah de Robertis, Musée d’Orsay’da ortalığı karıştırıyor ve kendisini savcının önünde buluyor. Her ikisi de müstehcen, her ikisi de muhafazakâr iktidarı rahatsız ediyor. Gezi, yeryüzünü yeniden haritalandırıp yağmalayan, kapitale çeviren ve kapitali kasalarda biriktirip muhafaza eden iktidarın tüm planlarını alt üst ederek, başka bir düzenin mevcut olabileceğini gösterdiği için infiale yol açıyor; diğeriyse haritalandırarak, kapatarak kendi mülküne çevirdiği kadın bedeninin sınırlarını ihlal ettiği için. Her ikisi de doğurganlığın simgesi olarak çokluğu içinde taşıyor ve iktidarın mevcut şeyler düzenini devirecek beklenmedik doğumların gerçekleşmemesi için her ikisinin de denetlenmeleri ve düzenlenmeleri gerekiyor. Toplum ve kadın bedeni: İktidarın biyo-politikasını uyguladığı alanlar.

Gezi, iktidarın toplum ve bedenler üzerinde uyguladığı biyo-politikalara bir isyandır; çizgisel zamanda bir kırılma yaratarak, toplumsal örgütlenmeye model teşkil eden baş, gövde ve uzuvlardan oluşan hiyerarşik beden örgütlenmesini bozmuştur; ve bedenler yatay olarak bir araya gelerek kendi mekânlarını ördüklerinde, hiyerarşik bir toplum ve beden tahayyülü yerine, işlevleri ve yerleri sürekli değişen organlardan oluşan yeni bir beden ve toplum ve direniş estetiği yaratmışlardır; Gezi, kolektif bir sanat yapıtıdır. Gustave Courbet’nin “Dünyanın Kökeni”ne gelince: Akademik resmin parlak yüzeylerden oluşan ideal çıplak bedenleri yerine, yaşayan bir bedenin pürüzlü yüzeyini tuvaline taşımış ve cinsel organı tuvalin tam ortasına yerleştirerek beden hiyerarşisini bozmuştur. Her ikisi de temsil edilemeyen çokluğun yeri olarak toplumsal düzlemi ve dölyatağını duyumsatıyor bize.

Ele geçmeyen, tüm canlılığıyla her türlü sınırları ihlal eden ve içinde barındırdığı çoklukla olmadık doğumlara gebe olan gerçekliği temsil düzeyine taşıdığımızda içimiz rahat ediyor. Çünkü temsiller donduruyor ya da kadavra haline getiriyor gerçekliği ve ancak o zaman ona doğrudan bakabiliyoruz. Bir kadavra var şimdi önümüzde ve çok geçmeden bu kadavranın başına üşüşenler, kesip biçerek ölü bir bedenin otopsisine girişecekler. Canlısının neresinden tutacağını bilemeyenlerin, şimdi temsillerle kadavralaştırdıkları Gezi’nin üzerinde sanat ve politika icra ettiklerini görüyoruz. Gezi Direnişi sırasında infiale kapılıp geri çekilenler, zararsız kadavrayı istedikleri gibi parçalayıp mideye indireceklerini, kolayca sindirebileceklerini düşünüyorlar. Ölü bedeni parçalara, ölü imgelere ayırarak, gaz maskelerini, kırmızılı kadını ve Gezi’nin diğer romantik imgelerini ‘Gezi Sanatı’ diye yutturmak istiyorlar bize. Şunu söyleyebiliriz sadece: İçerdiği çoklukla kafalarınızı karıştıran kanlı canlı Gezi’ye yaklaşın sıkıyorsa!

Gezi sanatı diye bir şey olacaksa şayet, bu ölü formları yeniden üretmekle olmayacak, aksine Gezi’nin mevcut gerçekliği dönüştürdüğü o anı yakalamanız ve yarattığı estetiği ya da anti-estetiği sanat düzleminde duyumsatmanız lazım. Ve “Gezi’den Sonra Sanat” deyimi daha çok yakışacaktır bu sanata. Adorno’nun “Auschwitz’den sonra artık şiir yazılamaz” dediği gibi, Gezi’den sonra da artık uzlaşımsal sanat yapılamaz. Sanatçıların, kalın kabuğun kırılma anındaki o dipdiri kuvvetleri ele geçirebilmeleri, bu kuvvetleri sanatta görünür kılmaları ve bu kuvvetlerin yarattığı estetiği duyumsatmaları gerekiyor. Gezi’yi oluşturan kuvvetlerin form ile formsuzluk arasındaki o anını yakalayamadıkları takdirde, Gezi bir kadavra olarak duracak önümüzde, parçalara ayrılacak bir kadavra.

Bir dönemin sanatı, döneme özgü kuvvetleri duyumsattığı ve kendi imgesini yarattığı ölçüde devrimci olabilir ancak. Çokluğun kolektif performansı olarak “Gezi” ve Courbet’nin “Dünyanın Kökeni”; her ikisi de geçmişin ölü imgelerini iptal ederek yeni bir toplum ve beden imgesi yarattılar ve içinden çıkılamaz gibi görülen bir açmaza çözüm önerdiler. Şimdi sıra Gezi sonrası sanatta: Ya kadavrayı parçalayarak ölü imgeleri soyutlamayı sürdürecek ya da içine düştüğü bu açmazdan, Gezi’nin hâlâ dipdiri ve çoklu kuvvetlerini ve yarattıkları estetiği/anti-estetiği duyumsatarak çıkacak. 

Etiketler: kültür sanat