06/10/2008 | Yazar: Yıldırım Türker



Anadolu’nun özellikle Kürt göçü almış yerleşimlerinde vahşi bir ırkçılık, soykırım hayalleri hortladı bile. Kürtleri fütursuzca hedef gösterenler fikir özgürlüğünden yararlanıyor. Bölünmeyen vatanımızda benzersiz ve hepimizin sonunu getirecek bir düşmanlık dalgası yayılıyor. Yıldırım Türker hepimizi HAYIR demeye çağırıyor.

Artık yazacak yeni bir şeyler bulmalı.

Ben bulamıyorum.

Şimdiye dek yazdıklarıma bakıyorum. Döne döne aynı şeyleri, kimileyin usulca kimileyin
haykırarak yazmışım. Artık yazacak yeni bir şeyim yok.

Şimdi, yine topluca şehit edebiyatının gecekondu duyarlığında konaklamamız isteniyor.

Halimiz kalmadı. Yine savaş muhibbi delikanlı kalemşorlar, yiğitlik naraları atıyor.

Özkök, bulunduğu bir cenazede imamın duasını, ‘Onlar sayesinde bu camide huzur içinde namazımızı kılabiliyoruz’ sözleriyle bitirdiğini yazmış.

Orada onlarca çocuk öldüler diye mi huzur içinde kılıyorsunuz namazınızı?

Huzurunuzun diyeti bu kadar ağır mı?

Bu diyeti canlarıyla ödeyenler, Teşvikiye’nin yolunu biliyor muydu?

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Jandarma Uzman Çavuş Cahit Yıldırım’ın cenazesine katılmak için Erzurum’a gitmiş. Vali Vekili’nin makamında Cahit’in babası Nurettin Yıldırım’la bir araya gelip bir de nutuk atıvermiş: ‘Bu canilerle, bu gözü dönmüş vatan düşmanlarıyla mücadelemiz devam edecek. Şehrimizin 251’inci şehidini uğurlayacağız. Şehit olan tüm kardeşlerimize Allah’tan rahmet diliyoruz, ailelerine sabırlar istiyoruz. Şehit olan kardeşlerimiz Allah katında çok yüksek bir mertebeye erişti. Bunu biliyoruz ve böyle durumlarda acımızı bir nebze olsun hafifleten de budur. Vatan toprağını, sınırlarımızı savunurken yüce bir mertebeye ulaştılar.’ Bunun üstüne baba da sözü alıp:
‘Biraz ihmal mi var? Nasıl oluyorsa bu karakol, kaçıncı kez basıldı? Niye tedbir alınamıyor? Bir şey diyemiyorum yani’ deyince, üzgün Bakan sessiz kalmış. Şehri, tam 251’inci şehidi için kutlayacakken ağzının tadı kaçmış.

Hepimizin çok dikkatli olması gerekiyor. Bu hamasi gözyaşı tüccarlığı, bu yüksek mertebelerden dem vurmalar, huzur için ‘bu vatanın şehit verecek çok evladı vardır’ muhabbetlerinden bir an evvel vazgeçin. Bu korkunç dille ölümü ve savaşı kutsamak dışında hiçbir şey yapmış olmuyorsunuz.

Anadolu’nun özellikle Kürt göçü almış yerleşimlerinde vahşi bir ırkçılık, soykırım hayalleri hortladı bile. Kürtleri fütursuzca hedef gösterenler fikir özgürlüğünden yararlanıyor. Bölünmeyen vatanımızda benzersiz ve hepimizin sonunu getirecek bir düşmanlık dalgası yayılıyor.

Akan kanın ardında çıkarları olanlara dikelim topluca gözlerimizi. Ve hep birlikte HAYIR diyelim.

Önemli oyun yazarı, şair ve öykücü Wolfgang Borchert 1947’de 26 yaşında öldüğünde, ardında bir de ‘Sonra Yapılacak Tek Şey Var’ şiirini bırakmıştı. Askere alınıp gönderildiği Rus cephesinde 1942’de ağır yaralanmış, daha sonra da Nazizme karşı yazdıkları nedeniyle hapislerde çürümüştü. Ancak 1945’te ordudan kaçabildi. O şiiri Celal Üster çevirisinden bir kez daha birlikte okuyalım:

"SONRA YAPILACAK TEK ŞEY VAR"

Sen. Makinenin başındaki adam, atölyedeki adam. Yarın sana su boruları ve yemek kapları yapmayı bırakıp miğferler ve mitralyözler yapmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Tezgâhı ardındaki kız ve büroda çalışan kız. Yarın sana el bombalarını doldurmanı ve keskin nişancı tüfeklerine dürbün takmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Fabrika sahibi. Yarın sana talk pudrası ve kakao yerine barut satmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Laboratuardaki araştırmacı. Yarın sana eski yaşamı yok edecek yeni bir ölüm keşfetmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!

Sen. Odasındaki şair. Yarın sana aşk şarkılarını bir yana bırakıp nefret şarkıları söylemeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!

Sen. Hastasının başındaki hekim. Yarın sana cepheye gönderilecekler için sağlam raporu yazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Kürsüdeki rahip. Yarın sana cinayeti kutsamanı ve savaşa övgüler yağdırmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Gemideki kaptan. Yarın sana buğday taşımayı bırakıp tank ve top taşımanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Havaalanındaki pilot. Yarın sana kentlerin tepesine yakıp yok eden bombalar yağdırmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Dikiş masası başındaki terzi. Yarın sana asker üniformaları dikmeye başlamanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Cübbesinin içindeki yargıç. Yarın sana askeri mahkemeye gitmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Tren istasyonundaki. Yarın sana cephane ve asker taşıyan trenlerin kalkması için sinyal vermeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Köydeki. Sen. Kentteki. Yarın askere alma belgeleriyle kapına dikilirlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Normandiya’daki ana, Ukrayna’daki ana, sen San Fransisco’daki ve Londra’daki ana. Sen Hoang Ho ve Missisippi kıyılarındaki ana. Sen, Nepal’deki ve Hamburg’daki, Kahire’deki ve Oslo’daki ana; yeryüzünün dört bir yanındaki analar, dünyanın tüm anaları, yarın size askeri hastanelerde hemşirelik yapacak, yeni savaşlarda savaşacak çocuklar doğurmanızı emrederlerse, yapacağınız bir tek şey var: HAYIR deyin!.. Analar, HAYIR deyin!

Çünkü hayır demezseniz analar, eğer hayır demezseniz, işte o zaman, Pus çökmüş, gürültülü liman kentlerinde iniltiler çıkaran koca gemiler suskunluğa bürünecekler ve su almış dev mamut kadavraları gibi, rıhtımların yosun ve midye bağlamış, ölgün, ıssız duvarları önünde miskin miskin yalpalayacaklar; daha önce ışıltılar saçan o görkemli gövdelerden, bir balık mezarlığı gibi, çürük, sayrı, ölü kokular yayılacak...

Tramvaylar, iç karartıcı, aynalı kuş kafesleri gibi eğrilip bükülecekler ve bombaların açtığı çukurlarla kaplı, yitik sokaklardaki damları delik deşik barakaların ardında, teller ve rayların şaşkın çelik iskeletlerinin yanı başında, patlamış taç yaprakları gibi öylece uzanacaklar...

Çamur rengi, ağır, kurşun gibi bir sessizlik ortalıkta kol gezecek; tüm oburluğuyla büyüyerek, okullara, üniversitelere, tiyatrolara, spor alanlarına, çocuk bahçelerine ürkünç, açgözlü ve önlenemez bir biçimde çöreklenecek...

Bunların hepsi olacak...

Altın sarısı, sulu üzümler bakımsız yamaçlarda çürüyecek, pirinçler kıraç topraklarda kuruyacak, patatesler sürülmüş tarlalarda donacak, ölü sığırların kaskatı kesilmiş bacakları ters çevrilmiş süt sağma tabureleri gibi göğe dikilecek....

Enstitülerde, büyük hekimlerin dahice buluşları çürüyüp küf tutacak....

Son un çuvalları, son çilek reçeli kavanozları, balkabakları ve vişne suları mutfaklarda, odalarda, kilerlerde, soğuk hava depolarında ve ambarlarda bozulup heba olacak; devrilmiş masaların altındaki, paramparça tabaklardaki ekmek küf bağlayacak, erimiş tereyağlar arap sabunu gibi kokacak; tarlalardaki ekinler, paslanmış sabanların yanı başında bozguna uğramış bir ordu gibi boyunlarını bükecekler; fabrikaların çimenle örtülü tüten bacaları un ufak olacak....

Sonra, deşilmiş bağırsakları ve zehirlenmiş ciğerleriyle son insan, ışıldayan güneşin ve yanıp sönen takımyıldızların altında bir başına dolanıp duracak; bir deri bir kemik kalmış, çılgına dönmüş son insan uçsuz bucaksız mezarlar, dev beton blokların soğuk putları ve ıssız kentler arasında yalnız başına bir küfür gibi dolanırken şu korkunç soruyu soracak: NEDEN? Ve bu soru bozkırlarda hiç duyulmadan yitip gidecek,yıkıntılar arasında sürüklenip kiliselerin molozları arasında yok olacak, girilmez yer altı sığınaklarına çarpıp parçalanacak. Son hayvan-insanın son hayvansı çığlığı hiç duyulmadan, hiç yanıtlanmadan kan göllerinde boğulacak....
Bunların hepsi olacak, yarın, belki bu gece, eğer... eğer... eğer... HAYIR demezseniz!’

Kaynak: Radikal, 6 Ekim 2008

Etiketler: insan hakları, askerlik
Nefret