20/03/2007 | Yazar: Kürşad Kahramanoğlu

‘Kendimizi kandırmayalım, abiler sadece Trabzon’da, varoşlarımızda değil. Hrant’ın arkasından bir kısmının timsah gözyaşları döktüğü basınımız boğazına kadar ‘abi kültürünün’ içinde.

‘Kendimizi kandırmayalım, abiler sadece Trabzon’da, varoşlarımızda değil. Hrant’ın arkasından bir kısmının timsah gözyaşları döktüğü basınımız boğazına kadar ‘abi kültürünün’ içinde. Hrant’ın katli bunları da düşündürmeli, gündeme getirmeliydi. Hür basın kendi kendini sorgulayabildiği sürece hür kalabilir. Aksi takdirde ‘abiler’ onu da tavuk keser gibi kurban ederler.’ Kürşad Kahramanoğlu’nun kaleminden.

Hrant Dink’i duymaktan gına mı geldi? Gelsin… Yıllardır insan hakları ile uğraşmak bana öğretti ki başını hem de sistematik bir şekilde duvarlara vurmadan bu konularda ilerleme sağlanmıyor.

19 Ocak 2007 Cuma günü Hrant’ın katlinden sonra Türk basını günlerce meseleyi irdeledi, takipçisi oldu. Ülkesinde işlenen hem de bir meslektaşlarını hedef alan bir cinayet sonrası hür basından da beklenende budur. Olaya her açısından bakmak çabasında ki basınımızda eksik olan yegâne şey kendine ayna tutmaktı.

Hrant neden Türkiye’nin çok satan gazetelerinden birinde çalışmıyordu? Neden AGOS gazetesini kurmak ihtiyacını duymuştu? Her gazeteci gibi sesini daha büyük kitlelere duyurmak istememiş miydi? Kötü veya yeteneksiz bir gazetecimiydi? Yoksa düşündüğünü söylemekten çekinmeyen bir Ermeni Gazeteci basınımızın abilerine kaldırılamaz bir çokseslilik mi gelmişti? Patronlar mı Ermeni Gazeteciyi gazetelerinde yazar olarak görmek istemiyorlardı? Hangi gazetemizde kaç tane Türkiye’de ki azınlıkların sesini duyurabilecek gazeteci çalışmakta? Yoksa bütün köşelerde yer tutmuş bizim aslan entelektüellerimiz onlara ihtiyaç bırakmadan herkesin derdini en iyi şekilde dillendiriyorlar mı?

Türkiye’de gazete olmak ne demek? Gazete ve gazeteciliğin toplumsal bir sorumluluğu var mı? Yoksa gazete demek aynı patronun TV kanallarının reklâmını yapan güç ve para kazanma matahımı? Gazete olmak için beş on aynı telden çalan az buçuk İngilizce bilen yazarı bir araya getirerek temcit pilavı gibi aynı şeyleri yazdırarak önümüze koymak yetiyor mu?

Basınımızın kırmızıçizgileri var mı? Bunlar nelerdir? Irkçı, misojenist, homofobik ve her türlü ötekine ayrımcılık yapan gazeteci veya gazeteye ne gibi yaptırımlar getirilir? Gazetelerimizin ve gazetecilerimizin uzanamadığı tenkitten imtina ettiği, bireylerin özel hayatlarına saygının ötesinde, aile ve bireyler var mıdır? Bunlar kimdir ve neden dokunulmazlardır? Aynı madalyonun öteki yüzü: Gazete ve gazetecilerimiz sık sık hedef aldıkları, küçük gördüğü, gülünç veya düşman ilan ettikleri azınlıklar, guruplar yok mu? Bu gazete ve gazetecilere uygulanabilecek ne gibi yaptırımlar var? Yoksa neden yok?

‘Abi Kültürüne’ yüklenerek büyük sosyolojik analizler yaptığını sanmak kolay. Batı’da da ‘peer pressure’ yani ‘akran baskısı’ kavramı kullanılarak toplumdaki birçok haksızlığı anlatmaya çalışan tutucu entelektüeller olmuştur. Kıvırtmayalım. İşi laf kalabalığına getirmeyelim. Türkiye’de neden bir kadın editör yok? 70+ milyonluk Türkiye’de neden bir tane bile haftalık gey dergisi yok? Ermeni, Musevi, Rum, Arap, Kürt gazeteciler hangi ana gazetelerimizde iş bulabilmekte? Birkaç kadın ve eşcinsel olduğu bilinen gazeteciyi kadrosuna almak, onlara tahammül etmek, engelli insanlar hakkında arada sırada ‘vah, vah şunların da derdine çare bir tıbbi çözüm bulunsa’ türünden yazılar yayınlamak hangi gazetemizi, editörümüzü, gazete patronunu sorumluluktan kurtarıyor? Patron istedi diye gazetelerde köşe yazarı olanlar bolca yok mu? Göbekten bağlı oldukları patronlarının istemediği konulara dokunmayan, ancak sermayenin müsaade ettiği müddet, konu ve insanlarla gazeteyi çalıştıran editörler gazetelerimizin başında değil mi?

Kendimizi kandırmayalım, abiler sadece Trabzon’da, varoşlarımızda değil. Hrant’ın arkasından bir kısmının timsah gözyaşları döktüğü basınımız boğazına kadar ‘abi kültürünün’ içinde. Hrant’ın katli bunları da düşündürmeli, gündeme getirmeliydi. Hür basın kendi kendini sorgulayabildiği sürece hür kalabilir. Aksi takdirde ‘abiler’ onu da tavuk keser gibi kurban ederler. Yoksa atı alan çoktan Üsküdar’ı geçti de benim gibi saflar hala akıntıya kürek mi çekiyor?


Etiketler: insan hakları, nefret suçları
Dijital