26/06/2013 | Yazar: Nevin Öztop

Devrimler sırasında en azından hali hatrı sorulan kadınların ve LGBT’lerin varlığını, şimdilerde bir yerlerde hisseden var mı o bile belli değil.

Nevin Öztop | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Nevin Öztop

25 Mart günü indi uçağım Tunus’un Kartaca Havalimanı’na. Her turist gibi, ben de havalimanından başlayayım Tunus’ta geçirdiğim 5 günü anlatmaya dedim. Yine her turist gibi, elbette benim hikâyem de bir taksi şoförü tarafından kazıklanma girişimiyle taçlandı. Normalde 9 dinar tutan yol için benden 43 dinar isteyen şoför, yüz ifademden hoşlanmamış olacak ki, 27’ye indirdi hemen rakamı. Dilde anlaşamasak da, ben elbette pes etmeyecektim, kararlıydım: Adaleti bulamazsak, taksiden çıkıp hemen otelden yardım istemeye koşacaktım. 14’e indi o rakam sonra. Yahu ben Dünya Sosyal Forumu dedikleri şeye gelmiştim, sesimi her yerde gürletecektim! Sonunda taksimetre, doğru yolu buldu, 9’u gösterdi. İşin enteresan tarafı da tüm bu rakamın inişleri ve çıkışları, el yordamı bir düğmeye basılmasıyla yapıldı. “Şoför Bey, ben arkandayım, görebiliyorum seni, bari saklayarak yap bizimkiler gibi.” diyesim geldi.

Tunus’la, devrimin hepi topu 2 ay sonrasında Burgiba Bulvarı’nda yaptığım tereddütlü bir yürüyüşle tanışmıştım. Tereddüdün nedeni, orada burada bırakılmış top, tüfek, silah, bomba parçaları, tel örgüler ve askerler… Kime sorsam, yaşadığımız gururu unutmak istemiyoruz, oluyor yanıt. İnsanlara bakıyorum, derler ya “gözlerde ışıltı” diye, aynen onu görüyorum. İnsanlar kendilerine güvenmeyi bırakın, başkalarına güvenmeyi öğrenmiş ve iyi de beceriyor gibilerdi. Şehrin ortasında, eskilerin siyasi mahkûmlarını içinde barındıran hapishane, devrilen lider Ben Ali’nin akrabalarına kapılarını açmıştı. Bundan gelen gurur da vardı insanların gözlerinde.  

Tunus’ta yaptığım bu tanışmayı, Homofobiye Karşı Bölgesel Ağ toplantılarının 3.’sünde ağırladığımız lezbiyen feminist Khouloud ile bir adım öteye taşıdım, bir gönül bağı koydum adını. Her yıl yüzünü en az biz kez görmeye başladığım Khouloud, Tunus’a açılan kapıların en kanlı canlısıydı. Ülkede yaptıkları fotoğraf çalışmalarının sırf çıktılarını almaları bile hapsi boylamalarına yettiğinden, çıktıları Ankara’da aldık ve “Özgür Zihinler için Köşeler” ismiyle sergiledik. Anlattıkları bununla bitmiyordu; Tunus’ta yaşayan ve oranın nüfus cüzdanını taşıyan bir kadın olarak sokaklarda var olmanın zorluğunu da anlatıyordu bizlere. Memelerini açarak Femme grubuna destek veren Amina’nın başına gelenler elbette onu bir dirhem şaşırtmıyordu. “Bu ülkede atılan her mantıklı adım, ya delilik damgasını yer hastaneye gider, ya da hapse.” diyordu.

13. Dünya Sosyal Forumu, işte tam da bunların ortasındaki ülkede başladı. 26 Mart’ta, devrimin bulvarında yapılan yürüyüşte feministler de vardı, çevreciler de, savaş karşıtları da, gıdanın onurlu bir insan hakkı olduğunu vurgulayanlar da… Sudan ve Nijerya’dan Tunus’a gelmiş mülteciler, pedofili karşıtları, diplomaları ile işsizler arasında hayatını sürdürenler, trafik lambalarının ve kurallarının düzenlenmesini talep edenler, Filistin’in yaşadıklarına son verilsin diyenler, Suriyeli muhalifler… Peki, tüm bu kesimlerin ve daha da fazlasının bir araya gelmesi, bizlere ne veriyor ve hangi anlamı taşıyordu? Devrim iyiydi, güzeldi ama devrimin bugünün yaşananlarına faydası neydi?

Ertesi gün, Forum’un resmi açılışı gerçekleşti “Kadın Meclisi”nin oturumu ile. Tunus’tan ağıtlar ile seslendi kadınlar kalabalığa önce. Ağıtları, çığlıklar takip etti demek abartı olmaz… Kadınlar önce umuda el açtı, onun yetmediğini anlayınca da, kadının bedeninin ve feminizmin ta kendisinin uğradığı saldırılara ve de artık farklı boyut ve şekillerde yaşadığımız şiddet ve tecavüzlere karşı nefesleri yettiği kadar bağırdı. Fransızca ve Arapça yakılan bu ağıtları ve konuşmaları, iki dilden hiçbirini bilmeyen dinleyiciler elbette anlayamadı. Meğer salonun arkasında çeviri için kulaklıklar varmış ve bu bize söylenmiş, ancak anlamadığımız iki dilin ta kendisinde söylenmiş. Fransızca veya Arapça bilmeyen bizler, 3 saatlik Kadın Meclisi’ni resmen orayı burayı dikizleyip, gözlemleyerek “dinledik”.

Tunus’a gitme amacım Forum’un kendisi değildi. Bölgesel bir kadın toplantısında LGBT’lerin ve kadınların durumuna dair konuşmak için gitmiştim aslında ancak fırsatını buldukça, Forum’a evsahipliği yapan El Manar Üniversitesi’nin havasını da solumaya çalışacaktım. Kampüs, bir kampa dönüştürülmüştü resmen; boylu boyunca farklı büyüklük ve desenlerde çadırlarla kaplanmıştı. Girişte Filistin çadırı karşılıyordu gelenleri, arkasından Suriye çadırı… Her yerde birileri broşür tutuşturuyordu elinize. Hemen ilerde gençlerin çadırı bekliyordu bizleri. Bunun gibi yaklaşık 200 çadırı kampüse sığdırmayı başarmışlar.

"Onurumla yaşayamadığım bir devrim, devrim değildir”
Asıl gittiğim toplantı olan bölgesel kadın toplantısının konukları Suriye, Tunus, Irak, Mısır, Lübnan, Cezayir ve Filistin’dendi. Bazıları devrim dedikleri şeyin tadına bakmış ve bunlardan çoğunun dili yanmıştı, kimileri bir savaşın ortasından çıkıp gelmişti, kimileri de eli kulağında bekliyordu olacakları. Dünyanın konuştuğu siyasi dengelerin bir elden diğer ele geçişini, onlar bir otelin toplantı salonuna sığdırıyordu. Zaten burada konuşulanlar, “dünyanın konuştuğu” gazete veya internet sayfalarının neredeyse hiçbirinde arasanız da yoktu. Devrim askerleri kılığında Tahrir Meydanı’na adım atan kadınlara tecavüz eden ve bunu devrim ile kamufle edenleri anlattı kadınlar. Dindar muhafazakârlığın yeni adını devrim koyanları anlattı kimileri. Kimlileri de "onurumla yaşayamadığım bir devrim, devrim değildir” dedi.

Bölgedeki cinsiyetçilik farklı renklerde yaşanıyordu aslında. Feminizme her türlü zorbalıkla yaklaşan solculardan, radikal İslamcılara kadar uzanan bir yelpazede yaşanıyordu feminizmin marjinalleşmesi. Bunun sonucunda, kadına dair konuşulan her şey, aynı kefede çürümeye bırakılıyordu. Son 3 yılın etkisi Tunus halkının üzerinde kolaylıkla fark edilir derecede göze batıyordu. 2011 yılındaki ilk ziyaretimde gördüğüm Tunus’un ferah sokakları gitmiş, yerine her köşe başında küme küme yerini almış işsizler bekliyordu. İşsizliğe ters oranda, içine girilmeyecek hale gelmiş evlerin fiyatları bile 800 TL’ye kadar çıkmıştı. Çöpler toplanmaz hale gelmiş, toplu taşıma araçları artık neredeyse işlemez olmuş ve işi olanlar bile işini nasıl yapacağını kestiremez hale gelmişti. Elbette resmin bir de kadınlar, LGBT’ler, medya ve sivil toplum kısmı vardı…

“Devrim, kadınlardan çalındı”
Orta Doğu’nun ve Kuzey Afrika’nın devrimden nasıl etkilendiği henüz kestirilmeyen ve adı konmayan kesimlerinin söyleyecekleri çok. Devrimler sırasında en azından hali hatrı sorulan kadınların ve LGBT’lerin varlığını, şimdilerde bir yerlerde hisseden var mı o bile belli değil. Kadınlar, devrim sürecinde “fazladan birer kelle” olmalarını birebir yaşıyor olmalarından dolayı, artık her pazarlığa oturmamaya karar vermişler. Hoş, artık neyin pazarlığının kaldığını dahi aralarında konuşur durumdalar. Devrimden eşit bir pay isteyen kadınlar, devrimin, onlar için bir devrim olmadığını birebir yaşıyor durumdalar. Suriyeli Kadınlar Ligi’nden gelen kadın, bunu şu şekilde yorumluyor: “Devrim sırasında, genç kadınların hepsi sokaklardaydı. Devrimin bir parçası olmak için can atıyorduk. Ancak Filistin ve Cezayir’de yapılan hataları tekrarlamak da istemiyorduk. Devrimin bittiği gün, alınacak kararlarda bizim de sözümüz olsun istiyorduk. Dine bel bağlamış yasaları arzu etmiyorduk.”

Yaşanan devrimi, aklındaki ve kalbindeki devrime uyduramayan kadınlar da vardı. Tunus’ta yaşayan ve Mağrip İnsan Hakları Ağı adına toplantıya gelen aktivist, “Devrim mi? Ne devrimi… Devrim filan olmadı. Devrim demek, sosyal adalete, yargının bağımsızlığına ve eşitliğe doğru radikal bir doğruluş yapmak demektir.” şeklinde yorumluyordu. Devrimin ardına düşen kadınlar, devrimin önüne yerleştirilmiş erkekleri konuşuyordu. Irak’tan gelen kadın ise, dindar muhafazakârlığı ele alıyordu, kendisini en çok etkileyen o olduğu için: “Devrim, radikal İslamcılar tarafından çalındı şu son yıllarda. Devrim, ellerimizden çalındı.”

Bir günlük bu toplantı bitiyor ve yine kendimizi Dünya Sosyal Forumu’nun yoluna düşmüş buluyoruz. El Manar Üniversitesi’nin kapısında yaklaşık 2000 polis nöbet tutuyor. Ortam neyi gerektiriyor ve neden bu kadarı orada bekliyor bilinmiyordu ancak tankları ile bizi karşılayan polisler bize güvenden başka her türlü duyguyu veriyordu. Forum’un içerisine girildiğinde, gelen 60.000 kişi ile iletişim kuranlar da sadece erkekti. Erkekler satıyor, para kazanıyor, nizamı sağlıyor, eylem yapıyor, namaz kılıyordu. Kadınlar da vardı her yerden gelen ancak bir türlü biz göremiyorduk, belki doğru yere bakmıyoruzdur diye daha çok bakınıyorduk.

Bir çadırdan başka bir çadıra girdik, her çadırdan bir cümle koparalım diye. Filistin çadırında bir de kadınları dinleyelim diye araladığımız çadır kapısından tek görebildiğimiz sıra sıra Filistin mücahitleriydi. Neyse dinleyelim, kadınlar da çıkar az sonra derken, forum nasıl başladıysa öyle kapanıyordu. Çadırın önünde “İşte gerçek Holocoust!” sergisinde duraklıyorduk. İsrail silahları ile ölmüş kadın ve çocukların fotoğraflarını, erkekler pazarlıyordu dünyaya. Filistin’in yaşadıklarını anlatmak ve meşru kılmak için, Holocoust’u inkâr etmeye gerek olmadığını en az benim kadar onlar da biliyordu ancak iş bu kadar kirli olmak zorundaydı sanırım…

Erkekler göbek atıyor ama kadınların cinsel hakları nerede?
Kadınların ve LGBT’lerin bir araya geldiği oturumlara da yetiştik bir şekilde. Bir gün önceki bölgesel kadın toplantımızda duyduklarımın hiçbiri söylenmiyordu bu Forum salonlarında, ne garip. Halkların kardeşliği adı altında, kadınlar yine mutsuz gibiydi, erkekler ise mendilleriyle halayda. Erkekler davul da çalıyor, göbek de atıyor, ardından efkârını da yaşıyordu. Cinsel haklar paneline konuşmacı olarak davet edilen Suriyeli muhalif kadın, dinleyenleri hayal kırıklığına uğratıp, sadece Suriye’den kaçışının detaylarını anlatıyordu. Bir başka panelde hakkı verilecek olan bu konu, cinsel hakların üzerini yeniden kapatıyordu. İşin komik tarafı, uyaranı en çok konuşma yine buydu. Nereden geldiğini kestiremediğimiz bir grup erkek, dinleyiciler arasından sıyrılıp, Suriyeli kadını “ABD’nin casusu” olmakla suçluyordu. Gerek kadın gerekse işin her daim görünür kısmı olan erkeklerin konuşmadığı bir konu bedenlerimiz ve haklarımızdı yine. Sanırım salt heteroseksüel kadın olmayı bile dinleyemedik, beklentisi farklı olan bizler. Fark ettik ki, bedenle gelen sorumlulukları konuşan herkes, bedenle gelen hazzı ve güzellikleri konuşmaktan kaçar hale gelmişti bir kez daha.
Kaos GL Dergisi, Mayıs - Harizan 2013, sayı:130

Etiketler: kadın
Nefret