11/12/2012 | Yazar: Rahmi Öğdül

Sanat nesnesiyle karşılaştığımızda kederli duygular üreten mevcut iktidara eklemlenmek yerine, varolma kudretimizi arttıran, aramızda ortak kavramlar üreterek yeryüzünün başka türlü de olabileceğini duyumsatan neşeli okumalar yapmak gerekiyor.

Duygu ile düşünce arasında uçurum yaratan bir geleneğin içinde hareket ediyoruz, Batının rasyonel düşünme düzlemine eklendiğimizden beri bu daha da şiddetlendi. Sanki duygu ile düşünce arasında hiçbir bağlantı yokmuş gibi. Bir sanat yapıtını duygularımızla mı yoksa düşüncelerimizle mi izlememiz gerektiği konusunda sanat akımları arasında da çatışmalar olduğunu biliyoruz. Akıl ile beden arasında yarılmanın izlerini her yerde görmek mümkün. Her türlü estetik nesneyi dışlayarak işi tamamen düşünselliğe vardıran kavramsal sanat, sanatı akıl düzlemine çekerken, duygularından arınmış, bedensiz kafalar yaratmaya çalışıyor.  
 
Oysa varolmanın, fikirlere eşlik eden duygularla birlikte salınmak, bir yetkinlik derecesinden başka bir yetkinlik derecesine geçmek olduğunu söylediğinde Spinoza, bu akıl ve beden arasındaki uçurumu iptal ediyordu. Bir nesne ya da bir kişiyle karşılaştığımda, o nesne ya da kişiye dair taşıdığım fikre bağlı olarak bir uçta kederin diğer uçta neşenin yer aldığı bir çizgide salınıp duruyorum. Kimi şeylerin fikirleri bizde kederli kimileri ise neşeli duygular uyandırır. Deleuze fikirlere bağlı olarak bu duygusal değişimi “sürekli varyasyonun melodik çizgisi” olarak tanımlıyor. Gündelik hayatta karşılaşmalarımıza bağlı olarak kederli ve neşeli ezgiler arasında varyasyon yaşıyoruz aslında. Kendi deneyimlerimizden de biliyoruz, kederli duygular eyleme ya da varolma gücümüzü azaltırken, neşeli duygular varolma gücümüzde müthiş bir patlama yaratıyor. Ve varolmak demek, bu duygular arasında salınmaktan başka nedir ki? Varolma kudretindeki artışlar ve azalışlar; bir yetkinlik durumundan bir diğerine geçişler.
 
İktidarın, varyasyonun melodik çizgisi üzerinde yer alan neşe ve keder kutuplarından, kederi yeğlediğini söylüyor Spinoza. Tüm varolma kudretimizi çökertmek için kederli duygular üretecek fikirlere yaslanıyor iktidar. İşte bu yüzden despot ile rahip arasında derin bir bağ var. Her ikisi de tebaalarının kederine ihtiyaç duyuyor, varolma kudretlerini ellerinden alarak, kendilerini tamamen iktidarın kollarına teslim etmeleri için. Despot ve rahibin ya da din adamının tek bir bedende bütünleştiği günümüzün iktidarı, kederli karşılaşmaları çoğaltmak için yeniden tasarlıyor toplumu. Varolma gücünün tamamen yok olması demek olan ölüm üzerine düşünceler üretildiğini görüyoruz durmadan. Dünkü BirGün Gazetesi’nin arka sayfasında B12 vitamini eksikliğinin bizde depresyon yarattığına dair bir haber vardı. Asıl depresyon kaynağının iktidar olduğunu hep ıskalıyoruz halbuki. Her yere müdahale eden iktidar derin yaralar açıyor ruhumuzda, kederli varlıklara dönüyoruz. Kendi üzerlerine kapanmış kederli varlıklara.
Düşünce ile duygu arasında kurulan bu ilişkiyi göz önünde tuttuğumuzda, iktidarın tüm kederli müdahalelerine rağmen varolma kudretimizi artıran neşeli karşılaşmalar örgütlememizin zorunluluğunu sezebiliyoruz. Kederli duygularla kendi üzerlerine kapanan varlıklar, aralarında kurabilecekleri olası her türlü ortak kavrama, bağlantıya, zemine imkân tanımıyor. 
Sanattaki düşünce ile duygu arasındaki çatışmayla başlamıştım söze, başa dönelim yeniden. Sevgili Sevinç Altan’ın tuvallerinin yer aldığı bir sergi hakkında yazdığım yazının, çok kavramsal olduğunu söyleyen ve işi hakarete vardıran bir eleştiri yer almıştı internetteki tartışma sitelerinin birinde. Yazıdan kendisinin de bir ressam olduğunu çıkardığım kişi, estetik bir nesneye bu denli kavramsal yaklaşmanın züppelik olduğunu söylüyordu. Sanat nesnesine her türlü duygusal ilişkiden arınarak zihinsel bir etkinlik olarak yaklaşmamızı talep eden kavramsal sanatın karşısında, işin içine düşünceyi sokmayan, duygusal ya da teknik tepkilerle sanata yaklaşmayı savunanların olması anlaşılır bir şey. Her ikisi de düşünce ve duygu, akıl ile beden arasında inşa edilen yarılmanın kutuplarından birine yaslıyor kendisini. Düşüncelerin ve duyguların birbirini beslediğini, düşünce ve duygu varyasyonunun melodik çizgisi üzerinde salınıp durduğumuzu söyleyen Spinoza için düşünce ve duygu arasında bir kutuplaşmanın olmadığını görüyoruz oysa. Sadece tek bir kutuplaşma var: keder ve neşe. Sanat nesnesiyle karşılaştığımızda kederli duygular üreten mevcut iktidara eklemlenmek yerine, varolma kudretimizi arttıran, aramızda ortak kavramlar üreterek yeryüzünün başka türlü de olabileceğini duyumsatan neşeli okumalar yapmak gerekiyor. Duyguyu iktidarın ödevlerini hatırlatan ahlak düşüncesinden kurtarıp, neşeli oluşların yaşandığı etiğin düzlemine ah bir çekebilsek!

Etiketler: kültür sanat