24/03/2011 | Yazar: Rahmi Öğdül

Charles Darwin ve Heinrich von Kleist birbirlerini tanıma, yazdıklarını okuma fırsatı bulamamış Avrupa’nın önde gelen iki şahsiyeti.

Charles Darwin ve Heinrich von Kleist birbirlerini tanıma, yazdıklarını okuma fırsatı bulamamış Avrupa’nın önde gelen iki şahsiyeti. Kleist 1809 yılında öldüğünde Darwin henüz iki yaşındaydı. Ancak her ikisi de aynı topraklarda yaşanan deprem karşısında benzer şeyler hissetmişlerdi. Doğanın gizlerini çözmeye çalışan Darwin, evrim kuramını oluşturmasına büyük katkısı dokunan Beagle gezisi sırasında, Şili’nin güney kıyılarına uğradığında bizzat yaşamıştı depremi.  Kozmosun gizli güçlerinin ve insanlığın karanlık yüzünün peşinde koşan, romantik dönemin öykü ve drama yazarı Kleist ise Avrupa’nın dışına adım atmamış olsa da ‘Şili’de Deprem’ adlı öyküsünde deprem sırasında yaşanan bir olay kurgulamıştı.

Beagle Gemisi güney Şili kıyılarındaki Valdivya Limanına demirlemişti.  20 Şubat 1835’de Darwin her zaman yaptığı gibi yeni türler araştırmak üzere kıyıya çıktı ve bir süre dolaştıktan sonra dinlenmek için yere uzandığı sırada toprak aniden sarsılmaya başladı. Darwin çok ürkmüştü; daha sonra defterine, depreme dair şu notu düştüğünü görüyoruz: “Kötü bir deprem en köklü kavramları alt üst edebiliyor. Sağlamlığın simgesi olan toprak, tıpkı bir sıvı üzerinde yüzen bir kabuk gibi ayaklarımızın altından kaydı” (Alan Moorehead, Darwin ve Beagle serüveni, çev. Nermin Arık, YKY).

Kleist ise insanlığın en köklü kavramlarının depremle birlikte nasıl yerle bir olduğunu anlatan bir öykü kaleme almıştı. Yerleşik bir topluma özgü tüm ahlaki ve yasal yargıların, değerlerin depremle birlikte iptal edildiğini ve kısa süreli olsa da başka bir dünyanın kurulduğunu gözlemliyordu ‘Şili’de Deprem’ adlı öyküsünde (Locarno Dilencisi, çev. Alev Yalnız, Can Yayınları).

“Şili’nin başkenti Santiago’da, 1647 yılında deprem olduğu sırada binlerce insan hayatını kaybederken, Jeronimo Rugera adlı İspanyol tutuklu bulunduğu hapishanenin hücrelerinde birinde kendini asmaya hazırlanıyordu” diye başlar Kleist öyküsüne.

Kentin zengin ve soylu bir ailesinin yanında çalışan Jeronimo ile ailenin biricik kızı Josephe arasında bir yakınlaşmanın olduğunu gören ailenin reisi, Jeronimo’yu işte kovar, kızı da bir manastıra kapatır. Manastır bahçesine gizlice giren Jeronimo ile sevişen kızın bir bebeği olur. Bunun üzerine kız kilise yasalarına göre idama mahkum olurken, Jeronimo da hücreye atılır. İşte, kızın idam edileceği an geldiğinde, elinden bir şey gelmeyen, çaresizlik içinde hücresinde kıvranan Jeronimo da intihar etmeye  karar vermiştir; ve tam bu sırada birden büyük bir deprem gerçekleşir ve kentin tüm yapıları, duvarları yerle bir olur. Depremden ve iktidarın yargısından sağ olarak kurtulan Jeronimo ve Josephe bebekleriyle birlikte kentin dışındaki kırsal alanda diğer depremzedelerle bir araya gelirler. Kurumlardan, yerleşik değer ve yargılardan kurtulan bu insan topluluğunun arasında, daha önce görülmemiş bir dayanışma ruhu ortaya çıkmış ve adeta başka bir dünya kurulmuştur. Kleist ortaya çıkan bu görüntüyü şöyle tasvir ediyor öyküsünde: “Çeşitli toplumsal sınıflardan insanlar, depremden sonra göz alabildiğine geniş bir alana yayılmıştı. Kontlar, dilenciler, çiftçiler, memurlar, işçiler ve din adamları. Hepsi bir bütün olmuştu. Aralarındaki toplumsal farklılık önemli değildi artık. Birbirlerine yardım etmek için adeta yarışıyorlardı… Bu deprem felaketi hepsini büyük bir aileye dönüştürmüştü sanki.” Ne var ki insanlar arasındaki bu kaynaşma kısa sürer. Depremden zarar görmeden kurtulan bir kilisede şükran ayini yapılacağı haberi yayılır etrafa. Ayin sırasında, deprem öncesine ait tüm ahlaki ve yasal değerlerin yeniden kurulduğunu ve bir linç ve hınç toplumunun yeniden inşa edildiğini anlatır Kleist bize.

Yeni bir dünyanın kurulması  için ille de bir felaket mi yaşamak gerekiyor diye sorası geliyor insanın. Veriliymiş, hiç değişmeden devam edecekmiş  gibi gelen pek çok anlayışı, en köklü kavramlarımızı  yerle bir eden bir felaketin hemen ardından kurulan bir ara bölge olarak toplumsal yaşam, neredeyse mevcut dünyanın tam karşıtı  olarak zuhur ediyor. Unuttuğumuz, olumsuzladığımız pek çok değeri şimdi içinde birden yakalıyoruz. Mekandaki fay hatlarının kırılması, zaman anlayışımızda da bir kırılma yaşatıyor bize. Modernitenin Hıristiyanlıktan devraldığı, bir otoyol gibi durmadan ileri akan çizgisel zamanı, fay hatlarıyla birlikte kırılıyor ve insanlar bu kırık bölgede birbirlerini fark etmeye başlıyor.  Açıkçası, kesintiye uğramış çizgisel zamanda ortaya çıkan ve kırık bir çizgiyle gösterebileceğimiz bu an, gnostiklerin zamanını andırıyor ve böyle bir anı, felaket olmadan da her an yakalayabiliriz gibi geliyor.  Hıristiyanlığın çizgisel zamanından çok farklı bir zaman anlayışına sahip gnostikler kurtuluşu ileride, belirsiz bir tarihte meydana gelecek bir şey olarak algılamıyorlardı. Aksine, ansızın gerçekleşen bir kesinti anında, insanın ani bir bilinç edimiyle kendi diriliş koşuluna sahip olacağına inanmışlardı. “Geçmişi reddederken, örnek teşkil edebilecek bir şimdileştirmeyle, bu geçmişte olumsuz diye mahkum edilmiş ne varsa onlara değer vermesi” bakımından gnostiğin tavrı devrimciydi Giorgio Agamben’e göre (Çocukluk ve Tarih, çev.Betül Parlak, Kanat Kitap).

Yine Agamben, stoacıların, kontrolümüz dışında nesnel bir şey değil de, eylemden ve insanın kararından kaynaklanan bir şey olarak algıladıkları özgürleştirici zaman deneyimi olan ‘kairos’u, kararın kendi fırsatını yakaladığı ve hayatın tüm potansiyeline bir anda ulaşıldığı ani ve beklenmedik bir denk gelme olarak tanımlıyordu.

Sağlamlığın simgesi olan toprak, tıpkı bir sıvı üzerinde yüzen bir kabuk gibi ayaklarımızın altından kayıp giderken, iktidarların sanki kadim bir yasaymış gibi bize dayattıkları ilerlemeci, çizgisel zaman anlayışı  nedense değişmeden sürüyor.  Zamanda da kırıklar yaratmak için emareler çoktan zuhur etti bile.

Etiketler: kültür sanat