08/10/2012 | Yazar: Rahmi Öğdül

Enstalasyon resmi olarak 11 Eylül 1962’de Kaprow’un ‘Sözcükler’iyle başlamış oldu. Başlangıçlar, sıfır noktaları aramanın saçma bir şey olduğunu biliyorum ama öyle anlar vardır ki geçmişin tüm yükünü gizil olarak içinde barındırmasına rağmen, tüm anlayışlarda bir kırılma yaratır; artık yeni bir ortam çıkmıştır ortaya ve bu ortam tüm iklimi kökten değiştirmiştir.

11 Eylül tuhaf bir rakam; siyasal ve sanatsal tahayyülümüzde bir dönüm noktası. İkiz Kulelerin çöküşüyle birlikte düşünsel ve siyasal evrenimizin kökten değiştiğini söyleyebiliriz. Bir başka 11 Eylül ise sanat tarihinde ciddi bir kırılmaya işaret ediyor. “11 Eylül’den 22 Eylül’e kadar – sabahın 11’inden gecenin 11’ine –, tek başlarına, çiftler ya da gruplar halinde 19 East 71 St.’deki Smolin Galeri’ye gelen ve elli sent giriş ücretini ödeyen insanlar, Allan Kaprow tarafından yaratılan bir Çevre’ye aktif katılımın heyecanını yaşayacaklardır.” Kaprow’un 1962’de New York’ta düzenlediği “çevre” için basına dağıtılan duyuruda bunlar yazıyordu. Yeni bir tür olarak enstalasyonun sanat tarihine girmesi ve sanat kavramını kökten değiştirmesi bu sergiyle birlikte olmuştu. Daha önceleri de Kaprow çevre olarak adlandırdığı ve izleyicinin aktif olarak katıldığı mekân düzenlemeleri yapsa da bu sergiyle birlikte enstalasyon kıyıdan, kuytu köşelerden çıkıp merkeze yerleşmiş oldu ve neredeyse güncel sanatla eşanlamlı hale gelen enstalasyon sanat dünyasının vazgeçilmez bir edimi haline gelecekti bundan sonra. Nasıl ki İkiz Kuleler’in çöküşünden sonra siyasal evrende küresel bir dönüşüm yaşandıysa, sanattaki bu kırılmadan sonra da sanatın küresel düzeyde kökten dönüştüğünü görüyoruz. 

“Sözcükler” başlığını taşıyan Kaprow’un mekân düzenlemesi belki de New Yorklu galeri izleyicilerinin deneyimledikleri en açık yapıtlardan biriydi. Sergiye katılanlar salt izlemekle yetinmiyorlar, bu olaya aktif olarak da katılıyorlardı. İki odadan oluşan sergi mekânındaki kâğıt tomarların, yüzeylerin üzerine, tebeşirler, pastel boyalar ve kurşun kalemlerle sözcükler yazıyorlar, mevcut sözcükleri istedikleri gibi değiştirebiliyor, eklemeler yapabiliyorlardı. İzleyici kavramını kökten değiştiren bir sergiydi; sadece izlemeye, pasif bir edime gönderme yapan izleyici terimini kullanmak hiçbir anlam ifade etmiyordu, sergiyi görmeye gelenler katılımcılara dönüşüyor, sanatçıyla birlikte kuruyorlardı yapıtı. Mekân da pasif bir kap konumundan çıkmış, serginin aktif bir unsuruna dönüşmüştü. Sergi mekânının sterilliğini, yapaylığını bozmuş, tüm çeşitlenmeleriyle birlikte hayatı içeri taşımıştı. İçeri ile dışarı arasında ayrımı ortadan kaldırmıştı bir bakıma.

Kurt Schwitters’in 1923’de başlayıp 1933 tamamladığı mekân düzenlemesi olan Merzbau’yu, nesneleri ve mekânları birbirinin içine geçiren Futurist kuramları ve Duchamp’ın 1942 tarihinde New York’ta The First Papers of Surrealism için hazırladığı “Bir Millik İp” enstalasyonunu Allan Kaprow ve arkadaşlarının mekân düzenlemelerinin öncelleri olarak görmek mümkün. Kaprow kendi yapıtlarında Dadacıların etkisini de kabul ediyor. Fakat kendisine farklı bir soy ağacı çıkarıyordu: Eylem resminin öncüsü Jack Pollock’tan sonra, “Peki biz şimdi ne yapacağız?” diye sorar,  Jack Pollock’un Mirası (1958) başlıklı makalesinde. İki alternatifin olduğu yazıyor: “Pollock’un estetiğinden hiç ayrılmadan… resme yakın resimler yapmak” ya da “resim yapmayı bütünüyle bırakmak.” Kaprow ikinci yolu seçiyor. “Pollock bizi öyle bir yere getirmiş ve bırakmıştır ki bu yer artık yalnızca gündelik yaşamımızın mekânları ve nesneleriyle, kendi benlerimizle, giysilerimizle, odalarımızla, ne bileyim, 42. Cadde’nin uçsuz bucaksızlığıyla doldurulabilir. Duygularımızı boyayla ifade etmek bize yetmeyeceğine göre, görüşümüz, duyumuz, hareketlerimiz, insanlarla etkileşimimiz, kokladıklarımız ve dokunduklarımızı ifade eden başka malzemeleri kullanmamız söz konusu olabilir” (Ahu Antmen, 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar, Sel Yayıncılık). Her türlü malzemenin sanata dâhil olduğu, hayatın sanata bulaştığı bir ortama dönüşüyor sergi mekânları.

Enstalasyon resmi olarak 11 Eylül 1962’de Kaprow’un “Sözcükler”iyle başlamış oldu. Başlangıçlar, sıfır noktaları aramanın saçma bir şey olduğunu biliyorum ama öyle anlar vardır ki geçmişin tüm yükünü gizil olarak içinde barındırmasına rağmen, tüm anlayışlarda bir kırılma yaratır; artık yeni bir ortam çıkmıştır ortaya ve bu ortam tüm iklimi kökten değiştirmiştir. Yine de ‘Nereden başlamalıyız?’ sorusu anlamsızdır. Pollock’un resminde olduğu gibi, bir başlangıç noktası arasa da gözlerimiz, o noktayı bulamayız. Her yerdedir çünkü. Enstalasyonda giriş noktasını, izleyeceğiniz yolu kendiniz seçersiniz.  İleriye, geriye, yanlara doğru sürekli birbirini tekrarlayan hareketlerle keşfedersiniz ve katılarak birlikte kurarsınız yapıtı. Mekik dokur gibi. Okuma eylemi birden bir dokuma eylemine, sergi mekânı da bir dokuma tezgâhına dönüşür. 

Etiketler: kültür sanat