05/09/2010 | Yazar: KAOS GL

“Demokrasi”, “sivillik”, “eşitlik”, “pozitif ayrımcılık” ve benzeri bir dolu kavram, onu sahiplenenlere karşı bir sila

“Demokrasi”, “sivillik”, “eşitlik”“pozitif ayrımcılık” ve benzeri bir dolu kavram, onu sahiplenenlere karşı bir silah olarak kullanılmak üzere çarpıtılıp, içeriksizleştiriliyor. 

Hülya Gülbahar 
yazdı. 

Türkiye, AKP iktidarının dev propaganda mekanizması karşısında adeta afallamış durumda. Başbakan oruçlu haliyle, canını dişine takmış, herkese “evet” dedirtmek için meydandan meydana, bir TV kanalından diğerine koşuşturuyor. Şehirlerde başımızı nereye çevirsek, anayasa paketinin işçiye, memura, kadınlara, emeklilere, çocuklara yepyeni haklar getireceğini iddia eden dev pankartlar, dev reklam panolarıyla karşılaşıyoruz. Türkiye’nin, “ileri demokrasi”nin önü açılacakmış, kadınlara, çocuklara, herkese çok “mühim” haklar “verilecekmiş”.

12 Eylül askeri darbesine ve onun anayasasına hayır diyerek 30 yıldır eşitlik ve demokrasi taleplerini yükseltmiş olan demokratik muhalefetin ve kadın hareketinin yarattığı tüm kavramlar, fikirler; hallaç pamuğu gibi atılıyor. “Demokrasi”, “sivillik”, “eşitlik”, “pozitif ayrımcılık” ve benzeri bir dolu kavram, onu sahiplenenlere karşı bir silah olarak kullanılmak üzere çarpıtılıp, içeriksizleştiriliyor. Yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz acıların, geleceğe dair umutlarımızın üzerinde hoyratça tepinen bir koro ile karşı karşıyayız.
 
“Üç madde dışında ben de evet derdim”cilerin yarattığı kafa karışıklığı ve argümanlarının sığlığı ise bir başka karamsarlık okyanusu oluşturuyor. Oysa paketteki neredeyse tüm maddeler, birbiriyle ince ayarlı bir uyum içinde varolan devlet yapısını pekiştiriyor.
 
Devletin kurgulanışı olarak anayasa…
Anayasalar, devletin varlığının, kurumlarının ve vatandaşla ilişkilerinin kurgulandığı metinler. “12 Eylül’le hesaplaşmak şöyle dursun, aksine 12 Eylül’ü mantıksal sonuçlarına ulaştıran bir siyasi özne (1)” olan AKP, bu anayasa değişikliği paketi ile devleti kendi iktidarını pekiştirmek üzere yeniden kurguluyor. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de “devlet” denen şey, erkekler tarafından kurulmuş, içeriği onlar tarafından (ve onların çıkarlarını koruyup kollamak üzere) belirlenmiş bir organizasyon demek. Devlet deyince, sadece Ankara’daki kurumlardan değil, mahallelerde/köylerde muhtarlara, kasabalardaki kaymakamlara, ilçe eğitim/sağlık müdürlerine dek ülkenin en uçtaki kılcal damarlarına dek erkekler tarafından yönetilen dev bir erkekler organizasyonundan bahsediyoruz. Yani tüm kadınlar ve çocuklara, yani nüfusun çoğunluğunu oluşturan dörtte üçüne hükmeden, dörtte birlik bir erkek azınlığından… (Aslında iktidarı kullananlar da tüm erkekler değil doğal olarak: Bu paket “evet” oyu ile geçerse, yakın gelecekte, sadece Türk, Sünni, Anadolu sermayedarı ve boyu 1.85 santimlik heteroseksüel erkekler tarafından yönetiliyor olacağız).
 
İşte iktidarı kullanan bu erkekler topluluğu, kendi iktidarlarının devamı ve güçlerinin, ayaklarına takılan hiçbir “pranga” olmaksızın, “dizginsiz” bir biçimde şahlanması için yeni bir operasyonla karşımızdalar. Bunlar atalarından keyifle devraldıkları “erki”, (ata-erkini) çok seviyorlar. Eski MHP milletvekili Mehmet Gül’ü, Medeni Yasa’da aile reisliğinin kaldırılmasına itiraz cümlesiyle bir kez daha analım: “Her topluluğa bir baş lazım…  Bırakın bu feminizm/komünizm laflarını…” Toplumu en tepedeki “büyükbaşlar”dan başlayarak (Ben Gül’ü tekrar ediyorum, siz bunlara “reis”, “başkan”, “şef”… ne isterseniz deyin) onun etrafına kümelenmiş ve aileye dek tüm kurumların iktidarını elinde tutan bir “küçükbaşlar” çetesi ile yönetmek istemek, gerçekten faşizan toplum modelinin iyi bir özeti.
Model bu olunca rota belli:
Gücü sınırsız ve hiç kimseye hesap verme sorumluluğu olmayan bir başkanlık sistemi getirilecek. Bu uğurda toplumu bölerek birbirine düşürmek (Türk’le Kürd’ü, Alevi’yle Sünni’yi karşı karşıya getirmek) de dahil her yol mubah olacak.
2007’de toplumun önüne bir anayasa taslağı atılıp, “üç ay içinde karar/onay verin” denmişti,  2010 anayasa değişikliğinde süre “beş gün”e indi, 2011’de belki de bir sabah, başka bir anayasa ile uyanılacak.
Bu nedenle, iktidar eliyle ve olanaklarıyla yürütülen bu dev “evet” dayatması karşısında, “hayır” diyerek sokaklara yazı yazmaya, bildiri dağıtmaya kalkışanlar gözaltına alınacak, yargılanacak; hayır deme potansiyeli olanlar “bertaraf edilmekle” tehdit edilecekler ve böylece (açıksözlülüğü ve cesareti ile ün yapmaya çalışan) en “kabadayı”, en “erkek” medya temsilcileri bile görüşünü açıklamaktan korkar hale getirilecek (2).  Sendikacılar “koltuklarından (!) edilmekle”, meslek örgütleri temsilcileri “terör örgütü muamelesi görmekle”, “bir cümlelik yasa değişikliği yapıp kapatılmakla” tehdit edilecek; kadın ve çevre örgütleri “istismarcılıkla”, çevreci sanatçılar “işleri olmayan konulara burnunu sokmakla” suçlanıp susturulmaya çalışılacak. Yandaş olmayan sivil toplum örgütleri sindirilip marjinalleştirilecek; ortalıkta “yandaş STK” temsilcilerinden başka kimse dolaşamayacak, ağzını açamayacak.
Bu ortamda geçirilecek paket sayesinde, yasama yetkisi sadece çoğunluk partisinde olacak, yargı da aynı parti tarafından atanacak. Nihayet yargıdaki “Kemalist-Alevi” klik (!) tasfiye edilecek. Geçici maddelerdeki Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın yeni kadrolaşmasını düzenleyen maddeler sayesinde bunlar “yıldırım hızıyla” gerçekleştirecek. Paketin hiçbir maddesinde kadınların eşit temsilinden ya da kotadan bahsedilmediği (Cumhurbaşkanı Gül, 2008’den beri Anayasa Mahkemesi’ne 2 asil, 3 yedek “erkek” üye atadığı) için bütün bu kadrolar yine erkeklerden oluşacak.
 
Anayasa paketinde, yargıya verilen pekiştirilmiş “yerindelik denetimi yapamama” ihtarı ile kadrolaşma, özelleştirme, doğal çevreyi ve arkeolojik alanları talan etme, vb. küresel ve yerel sermayenin tüm ihtiyaçlarını giderme politikaları için iktidarın eli daha da güçlendirilecek.
İşçilerin sendikal haklarını budamak için 12 Eylül darbesi ile getirilen Yüksek Hakem Kurulu, aynen kalacak, yeni getirilen “Kamu Görevlileri Hakem Kurulu” ile memurlar da zaptu rapt altına alınacak. (Her iki kurulun üyelerini hükümetin atayacağını söylemeye gerek yok sanırım.) Buna karşılık 150 milyardan fazla vergi borcu olan işverenlere yurtdışına çıkış serbestisi getirilecek.(3) Anayasa paketinde yer verilmemiş ama, Sayın Başbakan’ın Habertürk’te üst üste yaptığı açıklamalara bakılırsa ilk fırsatta Merkez Bankası, SPK, EPDK, BDDK, TPAO gibi kurumların özerkliğine son verilecek.
 
Yeni rota çerçevesinde, ordu içinde örgütlenmeyi kolaylaştıracak birkaç değişiklik dışında, devletin militer yapısı (ve askeri yargı, MGK gibi kurumlar) aynen korunacak. Üstüne üstlük, anayasanın 10. maddesine eklenen “engelliler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz" hükmü ile (bütün açılım söylemlerine rağmen), ülkedeki savaşta, failleri resmen ya da fiilen belli görevlilerce öldürülmüş ya da sakat bırakılmış olan onbinlerce Kürt vatandaşa ve ailelerine “anayasa eliyle ayrımcılık” yapılacak.
İçeriği boşaltılmış bir “kamu denetçiliği kurumu” getirilerek, iktidarın hak ihlallerine maruz kalan vatandaşa, aynı iktidarın atayıp/görevden alacağı bu denetçiye başvurarak “hak-arama oyunu” oynatılacak. (İktidarın anayasa paketine almadığı, ancak BM Paris İlkeleri gereğince anayasalarda yer alması gereken İnsan Hakları Kurumu’nun yasa tasarısı şu anda TBMM’de… 11 kişiden oluşması düşünülen bu kurulun 11 üyesinin de (cinsiyet eşitliği kuralı ile bağlı olmaksızın) Bakanlar Kurulu tarafından atanacağını, bir başka “hak-arama oyunu”nun da bu kurulda sahneleneceğini arada hatırlatalım.)
 
Pakette en çok reklamı yapılan hak arama mekanizmalarından biri olan “vatandaşın anayasa mahkemesine başvuru hakkı” nedense (!) vatandaşların, sivil toplum örgütlerinin, siyasi partilerin, yasaların anayasaya uygunluğunun denetimi ve gerekirse iptali için anayasa mahkemesine başvurabilme hakkını içermiyor. (İktidarın elinden geldiği ilk gün, anayasa mahkemesinin yasaların anayasaya uygunluğunu denetleme yetkisini tümden kaldıracağını, hatta anayasa mahkemesini toptan lağvedeceğini tahmin etmek güç değil). Bu yüzden pakette vatandaşa sadece, AİHS’den kaynaklanan haklar için ve sadece “kamu gücü tarafından” ihlali durumunda anayasa mahkemesine başvuru yapılabilme yolu açılıyor. Böylece Başbakan’ın kadın STK temsilcileriyle Dolmabahçe’de yaptığı 18.10.2010 tarihli toplantıda “Neden sadece AİHS, neden, örneğin BM Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Tasfiyesi Sözleşmesi’ndeki ya da BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ndeki haklar yok?” sorusuna yanıtında açıkladığı gibi, “Vatandaş, AİHM’e gitmek yerine kendi ülkesinde çözüm arayacak, böylece Türkiye’nin imajı zarar görmeyecek ve ödemek zorunda kaldığı tazminatların getirdiği ekonomik yükten kurtulacak”. Kısacası amaç, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurunun önüne anayasal, yasal bir barikat kurmak.
 
Eril devlet, devletin eril dili…
Yukarıda anlatmaya çalıştığımız katı, hiyerarşik devlet modeli, yürürlükteki seçim ve siyasal partiler yasası, TBMM İç Tüzüğü nedeniyle, “çoğunluk partisi”ne bile dayanmıyor. Partinin “erkek genel başkanı” (ve hatta çizilen rotada bir sapma olmaz ise, ülkenin“müstakbel devlet başkanı”) her şeyi merkezinde dimdik duruyor. Aile reisi gibi, ülkenin reisi olarak, Meclise kimin seçileceğini belirliyor, kendi seçtirdiği milletvekillerinden oluşan meclis grubunun tek hakimi, bakanların kim olacağı, ne yapacağı konusunda tek belirleyici… Şefimiz ve kendi gönlüne göre seçtiği alt-şefleri ile sistem tıkır tıkır işliyor. Ancak bu muazzam güç bile yetmiyor ve bu anayasa değişikliği paketi ile daha fazlası talep ediliyor.
Model bu kadar otoriter bir “tek adam”lık üzerinde yükseldiği için, egoları da alabildiğine  şişiriyor. Eril otoriter güç, dile yansıyor. Başbakan bu nedenle, büyük bir gönül rahatlığı içinde 23 Nisan’da koltuğuna oturttuğu çocuğa “Bugün sen başbakansın, istediğini asıp, istediğini kesersin” diyebiliyor. Anayasa paketindeki düzenlemelerden, kendisinin ve iktidarının lütfedip “vermek istediği” haklar olarak sözetmekten çekinmiyor. 1 Eylül itibarıyla Ankara pankartlarla donatılmış: “Erdoğan Ankara’ya gidecek, Ankara evet diyecek”miş! Eril dil böylesine “benmerkezci” işliyor.
Başbakan, bütün ekonomik ve politik gücü elinde tutan, kendine hizmet ve itaatte kusurunu gördüğü aile bireylerine şiddet uygulamaktan kaçınmayan baskıcı, “ataerkil baba modeli”ni tüm devlet mekanizmalarında iyice yaygınlaştırıp pekiştirmeye çalışıyor. Ne mutlu ki, ailede ve tüm toplumda eşitlik ve özgürlük ortamında yaşamak için bu gidişe “HAYIR” diyecek milyonlarca kadın ve erkek var.
 
1. Efe Peker, 8 Ağustos 2010, Radikal iki
2. Fatih Altaylı, Habertürk gazetesindeki köşe yazısı.
3. Sanayi Bakanı, “evet oyu vermeyecekler bana gelmesin” dediğine göre, demek ki, yaratılacak bağımlı yargı eliyle bu hakkın da “hayır” oyu veren ya da “boykot” edenleri kapsamayacağı öngörülebilir.
 

Etiketler: insan hakları, sivil anayasa
bülten