31/05/2011 | Yazar:

Yayın notu: Aşağıdaki, erillik ve mimarlık üzerine bir bitirme projesi konusu gündeme getirdiğim 2007 yılına ait bir değerlendirme yazısıydı.

Yayın notu: Aşağıdaki, erillik ve mimarlık üzerine bir bitirme projesi konusu gündeme getirdiğim 2007 yılına ait bir değerlendirme yazısıydı. Kuşkusuz sözünü ettiğim okulda artık aşağıdaki ajanların birçoğu geçerli değil; erillik kolaylıkla gündemimizin konusu olabiliyor, cinsiyetçilik konusunda da büyük yol kat edilmiş bir okul iklimi söz konusu. Bununla beraber, sözü geçen dönemdeki realite, ülkemizde halen birçok yerde belki daha da beter bir biçimde yaşanıyor olabilir. Bu nedenle, yazıyı Dozerin Rüyaları’ndan alarak burada yeniden gündeme getirmekte sakınca görmüyorum. İyi okumalar...
 
 
Bir köpek bir adamı ısırdığında haber olamadığı, tersine adam köpeği ısırdığında haber olabildiği içindir ki, şimdi yine bir mimarlık okulundan, dönemin başlayacak olmasından ve bir bitirme konusunun bir mimarlık bölümünde konu olarak verilecek olduğundan söz etmemde, dijital bir köşeyi işgal edecek derecede önemli bir şey yok diye düşünülebilir. Ama konu ‘erillik’ olunca işler değişiyor ve nasıl değiştiğine dair hikâye hem eğlenceli (ve hüzünlü), hem de epeyce hararetli bir hal alıyor.
 
Ülkemizdeki mimarlık eğitimi siyasetinin, kapitalist üretim rejimine çizgisel bir biçimde eklemlenerek, faydacı ‘kapital plus’[1] meselesi haline nasıl getirildiğini hepimiz biliriz: Mimar yetiştirmek demek, küçükten başlayıp en büyüğüne doğru, metrekaresiyle programı arasında doğal bir koşutluk bulunan bir proje dersi düzeni kurmak ve bu rejimi meşru kılacak faydalı ders grubu araçlarıyla donatmak demektir. Heteronomatif çoğaltma rejimi kendi mülki güvenliğini aile içinde temin edecek yatırım araçlarına nasıl teslim oluyorsa, mimarlık da aynı kapital artışı ilkesine göre yapılanır. Böyle bir rejim içinde her şey projeye doğru, yani mimarın piyasadaki nihai çizim etkinliğine doğru akar. Sosyal bilimler en müfsit, fen bilimleri en münezzeh sayılmak üzere, proje dersi etrafında bir eğitimci baremidir gider. Yapı ve bina dersleri, binaları ayakta tutacak fizik, inşaat ve malzeme bilgisi, onların yasal sistem içinde nasıl ortaya çıkarılacaklarına dair yasal bilgiler bu metrekare üretimi rejiminin asli bileşenleri iken, araya serpiştirilen sosyal bilimler, tarih, resim, vb. dersler mimarlığın birazcık kültür olmadan yavan kalacağı endişelerini haklı çıkarmaya hizmet eder. Bu rekabetçi siyaset, baştan uca bir eril normativizmin yürürlükte olması ve tutulmasıyken, bitirme projeleri bu eril idealin arenası ya da en acımasız rekabet sahası olarak yapılandırılır. Sadece öğrenci bu eğitimin verimli, çalışkan, çevik ve saldırgan bir üreticisi olduğunu kanıtlamak zorunda olmakla kalmaz. Hocaları da aynı şekilde kül yutmaz, kılı kırk yaran, feleğin çemberinden geçmiş olmalıdır ve olduklarına ne şüphe, jüri günü bilge kesilecekleri dakikaları iple çekerler. Ender olarak metrekareci proje rejimi, inşaat ülküsünden uzak düşmeyi göze alabilir.
 
Buraya kadarki hikâye, hâlâ köpeğin adamı ısırdığı hikâye. Yine bir dönem sonuydu, bahar döneminin başlamak üzere olduğu ve Hrant Dink’in öldürülmesinin herkesin içine işlediği günlerdi. Potansiyel Mimarlık Atölyesi için, deneysel güzergâhtan feragat edip, politik gündemle paralel bir atölye yapmanın aciliyetini hissettiğimden, ‘Cinsiyet ve Kent: Irkçı şiddete rağmen ötekini anlama arzusu’ başlıklı bir atölye konusu ilan ettim. Dönem başlamadan önce yazıştığım on-on beş kişiden umut verici yanıtlarla birlikte uyarılar da almıştım. Ortak kanı, konunun önemli olduğu, ama Türkiye’de cinsiyet, toplumsal cinsiyet, erillik gibi konularda mimarlık okullarında atölye yapmaya yöneticileri ve öğretim kadrosunu ikna etmenin, imkânsız değilse de çok zor ve yaralayıcı olabileceğiydi.
 
Görülen o ki, Frye’nin kafes metaforu yalnızca bir metafor değil, aynı zamanda her an karşımıza dikilebilecek bir hegemonik eril davranış kalıbı.
 
Erillik meselesini yalnızca bir atölye konusu olmakla kalmayıp, bitirme projesi konusu olarak önermek, ‘racon’la mücadele ve o ‘racon’lara kendi araçlarına mesafe alarak, eleştirel bir konum kazanma fırsatı vermesi bakımından herhalde değerlidir. Erkek dayanışmasına kadınların direnç göstermesine bir nebzeye kadar tahammül gösterebilen sosyal çevremizin, iş içlerinden birinin, bir erkeğin [‘hainin’] çıkıp da nerede duracağını bilmemesine vardığında, öfke patlamasıyla karşılık vermeyeceğini sanmak saflık olur. Üzerinde konuşulmayan av yasasının ya da erkek sözleşmesinin kurallarını hiçe saymaya kalkışmak, affedilir şey değildir. Kısacası erilliği sorgulamaya ve bunu da bir bitirme projesi kapsamında sorgulamaya kalkışmak, kapıdan kovulanın bacadan girmesi gibidir; başta eril erkeklerin sigortalarını attırır ve hezeyanlı konuşmalara, yersiz itirazlara, kişiselleşen hakaretlere, tehditkâr raconlara, bitmek bilmeyen polisiye tavrılara yol açar. Daha az eril bir internet kafe, daha az cinsiyetçi kentsel çevreler, vs. istemenin alemi neydi, zaten internetin kendisi bir cinsiyetçilik kaynağıydı. İnternetin bir çokluk ve özgürlük alanı olduğu hatırlatıldığındaysa, bir başka klişe işe koşuluyordu: İnternet kafelerimizin yozluğu, ekonomik ve sosyal bir problemdi, nasıl olsa ekonomi iyileşecek, sosyal ortam da iyiye gidecekti, o zaman bugün var, yarın yok olan internet kafeler üzerine mimarların kafa yormasına gerek yoktu. Herhalde bu düşünme çizgisiyle, bırakın erilliğin kentlerimizi nasıl kuşatıp kapattığını görmeyi, en basit tasarım sorunu üzerine bile sağlıklı düşünülemez. Kaldı ki, hiçbir tasarım sorunu yoktur ki, böyle bir ‘topu taca atma’ mantığıyla ele alınamasın.
 
Bu tür kuru kuruya itirazların gevşemesini, kendiliğinden yok olmasını beklemek de bir o kadar safçadır. Çünkü bunlar, Agamben’in çok güzel bir şekilde dile getirdiği gibi, erilliğin ‘anlamı olmadan yürürlükte olma’ pratikleridir yalnızca. Yani tıpkı vahyin tek anlamının dolaşımda bulunması gibi bir durumdur söz konusu olan. Eril av yasasının, (Toplum ve Bilim’in Erkeklik özel sayısının girişinde Semih Sökmen’in ifade ettiği gibi) Çük-Kafa[2] hallerinin üzerinde yükseltildiği mikro fiziğin en az istediği şey görülür, örneklenir, üzerinde fikir yürütülür ve tartışılır olmaktır. Giderek, geçerliği sorgulanır hale gelmek ve en kötüsü de, başka yolların da bulunabileceği, tek geçerli doğruluk rejiminin erilliğin pratikleri olmadığının, tersine içkinlik düzleminin çoğul bir cinsel topoğrafyanın olanaklarıyla kaynadığının gösterilmesidir.
 
Eril rekabet raconunun hiç de tali olmayan bir yasası şu olsa gerek: Yeterince ısrarlı, saldırgan olunmazsa, düşünce ciddiye alınmayacaktır. Çünkü aslolan içerik değil, onun ne kadar saldırgan bir hararet taşıdığıdır. Ama yeterince ısrarlı olunursa, bu kez de ısrardan dolayı mecburen kabul edilir ama her fırsatta köstekleneceğiniz size en açık biçimde ifade edilir. Kuşku yok ki, bu eril av yasasını gevşetebilen tek şey, başkalarının da mevcudiyetidir. Nitekim, aşkınlaştırma çabaları, kimsenin erişemeyeceği yüksek perdelerden dem vurmalar, her yanıyla cinsiyetçi önyargıları açığa vuran tasarım örneklemeleri, tümden olumsuzlama imkânını sonuna kadar kullandıktan sonra, bu çokluğa teslim olur.
 
Erillik meselesinin mimarlar için bir konu olacak kadar bile ciddiye alınmaması, olsa olsa zayıflığın, edilginliğin nedense en bariz örneği kabul edilen ‘paper’lar üretebilecek kadar değer taşıyor oluşu, mimarlığın proje üretim rejiminin dev aynasındaki bir görünüm değilse, sosyal bilimleri küçümseme alışkanlığının görünümü. Yalnızca rakipler arasındaki kanlı bir tasarım savaşı, erilliğin körüklenmesine dayalı mimarlık eğitimi rejimimizin bitirme konularının malzemesi olabilir gibi görünüyor. Sanki kişisel analizler yapabilmek tasarım yapmanın ön koşulu değilmiş gibi, yapılmamış çalışmaları baştan başarısız saymak, ‘eril kenti görmek ya da görmemek’ konusunu etik bir ayrım noktasına dönüştürür.
 
Erillik meselesinin gündeme gelmesine en şiddetli itirazların erkeklerden geliyor olmasını anlamak mümkün olsa da, bunu kabul etmek elbette mümkün değil. Çünkü erillik tartışmaları, sanıldığı gibi ne insanların cinsel hayatlarına bir müdahaleyi öngörür, ne de tek tek erkekleri hedef göstermeyi ve suçlamayı. Norm(al) olan, ya da Erkek Akıl’ca oluşturulmuş ve erilliğe uygun dikilmiş bilgi rejiminin içinde serbestçe dolaşma hakkına sahip olandır ve bu haklar belli erkeklik pratiklerini yerine getirenlere verilirken, ötekiler durmadan nesneleştirilir. Örneği uzaklarda aramadan, bu akşam evinize gidip buzdolabı, fırın, kredi kartı reklâmlarının cinsiyet klişelerinin bir listesini yapmaya başlayın. Beş dakika içinde pes edeceksiniz, çünkü sayamayacağınız kadar çok olacak.
 
İşte size adamın köpeği ısırdığı haberini veriyorum: Bu dönem, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nin bitirme konusu Eril Kent olarak belirlendi (2007, Güz). Dönemin jürilerinin, üretimlerinin, her zamanki gibi baştan sona yüksek enerjiyle dolu olmasını, okulu erillik pratiklerinin her yanıyla masaya yatırıldığı, korkusuz bir düşünce üretimi mekânına dönüştürmeye devam etmesini umalım…
 
Erillik, hegemonik erkeklik, toplumsal cinsiyet ve cinsellik gibi meseleleri bir mimarlık okulunda, lisans programında tartışabilecek olmak, ne kadar çatışmalı olursa olsun, sonunda demokratik bir akademik hayatın sürmekte olduğuna dair en büyük umut ışığı. Bitirme projesi konusu seçmenin tek ölçüsü, ‘can yakması’ olduğunda, formalizmden uzaklaşmak daha kolay olabilir.


[1] Bkz. “İMÇ, 6208”, ss. 202-208
[2] Semih Sökmen, “Bu Sayıda”, Toplum ve Bilim, Güz 2004, S: 101, s. 5, Birikim Yayınları, İstanbul.

 


Etiketler: yaşam, gezi/mekan
İstihdam