23/07/2012 | Yazar: Dağhan Irak

Mehmet Ağar malumunuz ‘Bu vatan için şerefiyle attığı yediği’ binlerce kurşun için sembolik, ‘Bakın nasıl hesaplaştık’ kabilinden bir ceza aldı.

Mehmet Ağar malumunuz “Bu vatan için şerefiyle attığı yediği” binlerce kurşun için sembolik, “Bakın nasıl hesaplaştık” kabilinden bir ceza aldı. Uzun süre kendisine layık bir cezaevi aradı; koskoca eski Dahiliye Nazırı, havalandırması olmayan yeryüzündeki cehennem (sıcaklık bakımından, yanlış olmasın) Şanlıurfa Cezaevi’nde ya da kosteri ha bire konjonktürden nem kapıp bozuluveren İmralı’da kalacak değildi ya! Sonunda Aydın Yenipazar Cezaevi bulundu, gelen giden olursa nazik ayakları yorulmasın diye helikopter pisti peydahlandı. Artık Yenipazar, pidesi ve Mehmet Ağar’ıyla ünlü Yenipazar’dı. “Şerefli mahkum turizmi” diye bir şeyin Türkiye’de doğması şaşırtıcı mıydı, değildi.
 
Şaşırtıcı olmayan bir başka mevzu, futbol dünyasının çetecilikten mahkum olmuş zata ilgisiydi. Ta polis şefliği zamanından itibaren şeref tribünlerinden eksik olmamış, federasyon başkanlarının, idarecilerin, teknik direktörlerin yakın dostu; futbolcuların hamisi, abisi olmuştu. Bu kadar yakın ilgi gösterdiği ahbaplarının onu hapishanede yalnız bırakması ayıp olurdu. Ziyaretler gün geçmeden başladı. Eski Federasyon Başkanı Haluk Ulusoy, Atletico Madrid’in Avrupa Ligi şampiyonluğunu -Madridliler de zaten onu çok tanırmış gibi- Ağar’a ithaf eden Arda Turan, Mustafa Denizli, Fatih Terim, Emre Belözoğlu, Adnan Polat, Mebus Hakan Şükür Ağar’ın huzuruna çıktılar. Hemen ardından yeni tahliye olan “Devrim Önderi” Aziz Yıldırım, yanında Rıdvan Dilmen, Eski Yönetici Abdullah Kiğılı ve “aslan sosyal demokrat” CHP’nin Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan olmak üzere Ağar’ın şerefinden paylarını almak üzere Yenipazar’a teşrif ettiler.
 
Ağar bu ziyaretlerin sebebini şöyle açıklıyor:
 
“Yıllarca sıkıntıları olduğu zaman bana geldiler. Acı, tatlı günlerde beraber olduk.”
3 Temmuzdan beri sürekli yazdıklarımı tekrarlamak pahasına hatırlatayım. Türkiye’de başlangıcından beri, egemenlerin siyasetinin futbolun içinde olmadığı tek bir gün bile yok. Bu ülkede futbol ilk olarak İzmir’deki milliyetçi Rumlar tarafından oynandı, Türklerin işin içine girişi bu etnik rekabet nedeniyle gerçekleşti. Futbol, ilk günden itibaren yoğun bir politik bağlam içinde oynanmaya başlandı. II.meşrutiyetle beraber istibdadın yasakları kalkıp etnik Türkler’e kulüp kurma izni verildiğinde amaç Türk ulusçuluğuna halk desteği devşirmekti. Elitlerin kurduğu kulüplerin yönetimini ittihatçıların devralması bir yıl bile almadı. Tek partili cumhuriyet döneminde CHP, 1945’ten sonra Demokrat Parti kulüplerin iktidarını devraldı. 1970’lerden itibaren siyasi istikrar zayıflayıp sermayenin iktidarı yükselince direksiyon zengin iş adamlarına geçti. 1980 darbesiyle hegemonik devletle sermaye güçlerini tekrar birleştirdi. Karanlık siyasetçiler, mafya üyeleri, büyük patronlar kendilerini (ve çoğunlukla paralarını da) futbol üzerinden aklamaya başladılar.
 
Bu işin Galatasaray’ı, Fenerbahçe’si, Beşiktaş’ı, Trabzonspor’u yok; Türkiye’de bu işin dışında kalan kulüp yok. “Halkın takımı” filan diyorsunuz ya, bu ülkede halkın yönetimine katılabildiği tek kulüp yok. Halkın futboldaki görevi, tepedekilerin kendilerini aklamasına rıza göstermek, destek sağlamak. Halkın böyle mantıksız, böylesine kendi aleyhine bir işe girişmesi için gerekli motivasyon ise “kulüp milliyetçiliği”nden geliyor. Kendi kulübünün ulvi, diğerlerinin “tu kaka” olduğunu zannetme halinden yani...
 
3 Temmuzdan beri Fenerbahçe taraftarı güçlü bir toplumsal muhalefet sergiliyor. Yargılama süreçlerinin bütün açmazlarını, bütün çelişkilerini, bütün yanlışlıklarını gözler önüne seriyor. Pek çok insanın Türkiye’de yargı sisteminin nasıl arızalı çalıştığından Fenerbahçe taraftarı sayesinde haberi oldu. Bunların hepsi doğru. Ancak doğru olan başka şeyler de var. Fenerbahçe taraftarı yaptığı muhalefeti ilk günden beri yanlış bir bağlam üzerine oturttu. Aziz Yıldırım’ı aklayabilmek adına onu futbolun ve siyasetin aktörleri arasındaki güç ilişkilerinden muaf tuttu. “Kulüp milliyetçiliği” üzerinden bir anlatı inşa etti, bunun Fenerbahçe’ye karşı açılmış bir savaş olduğunu baştan temel doğru kabul ederek tüm argümanlarını bunun üzerine kurdu. Yargı sistemi, AKP iktidarı ve tüm diğer takım taraftarları (Hatta Aziz Yıldırım’dan en ufak bir şüphesi olan Fenerbahçeliler de), Fenerbahçe’ye karşı yapılan bu “kutsal ittifak”ın parçasıydı. Bu kurulan anlatıyı eleştiren, kabul etmeyen herkes “hain”, “cemaatçi”, “iktidarın uşağı” ilan edildi, linç kampanyalarına konu oldu.
 
Şike davasında Aziz Yıldırım ve diğer sanıklar için adil bir yargılama yapıldığını söylemek gerçekten çok zor. Tutuklama sürecinde kişisel mahremiyetin ihlal edilmesi, daha yargılama başlamadan sanıkların suçlu ilân edilmeye çalışılması, uzun tutukluluk süreleri bize Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar gidebilecek uzun bir hukuki süreci gösteriyor. Bu noktada yalnızca Fenerbahçeliler değil, tüm toplumsal muhalefet sanıklara yapılan muameleyi eleştirmek durumunda. Yalnızca Aziz Yıldırım’a da değil, aynı muamele hangi yurttaşa yapılırsa yapılsın eleştirmek gerekir. Ama bu Aziz Yıldırım ve dahil olduğu sınıfın futboldaki günahlarının hesabının sorulmaması anlamına gelmiyor. Bu çarpık yargı sistemine değil, taraftara düşen bir görev.
 
Şunun altını çizelim. Futbolda olan biteni anlamlandırmak için yaslanılan kulüp milliyetçiliklerinin gerçeklerle en ufak bir bağlantısı yok. Bunlar da tıpkı diğer milliyetçilikler gibi alt sınıfların kendilerini üst sınıflarla eşit sanması, dolayısıyla da onların çıkarlarına alet olması için yaratılmış tahayyüller. Taraftar; başkanını, yöneticisini istediği kadar “kendi içinden biri” zannetsin, onlar kendi sınıflarına aitler.
 
Fenerbahçe taraftarının muhalefetine yön verenlerin olayın sınıfsal boyutunu es geçip “Fenerbahçe milliyetçiliği” üzerine kurdukları anlatı, önce yönetime alınan üst düzey AKP’lilerle, sonra da Aziz Yıldırım’ın Mehmet Ağar ziyaretiyle burun üstü çakıldı. Şu andan itibaren taraftarlar, Yenipazar’da orijinal forması olmayan taraftara imza vermeyen, çete mahkumu Mehmet Ağar’ı ise “fahri Fenerbahçeli” yapmayı telaffuz edebilen Aziz Yıldırım’ı nereye koyduğunu iyi düşünmeli.
Mehmet Ağar ve “yakın dostları” kendi sınıflarını çok iyi biliyor ve sınıflarının çıkarına sonuna kadar sahip çıkıyor. Mesele taraftarın kendi çıkarına uyanıp uyanamayacağında...

Etiketler: yaşam, spor
Dijital