11/03/2013 | Yazar: Dağhan Irak

Daha önce de maşist ve ırkçı eylemleri bilinen bir taraftar grubunun kadın eyleminin olduğu yere erişiminin engellenmemesi masum olamaz

Daha önce de maşist ve ırkçı eylemleri bilinen bir taraftar grubunun kadın eyleminin olduğu yere erişiminin engellenmemesi masum olamaz

Almanya’da tribünlerde homofobi aleyhine pankartlar açılabilirken, Türkiye’de taraftarların kadın bıçaklaması, herhalde futbolun kendisi neden gösterilerek açıklanabilecek bir durum değildir.

12 Eylül 1980 darbesi yapılırken amaçlananlardan biri Türkiye’de halkın politize olarak ülke yönetiminde doğrudan pay sahibi olmasını kalıcı olarak engellemekti. Böylelikle yalnızca o dönemde kitleselleşen halk hareketlerinin önü kesilmiş olmayacak, o kitlelerin tekrar devrimci refleksler edinerek hakim güçlere karşı ayağa kalkması imkansızlaşacaktı. 12 Eylül ve kendisini onun içinden var eden neo-liberal sağ iktidar kamunun siyasal algısını kalıcı olarak sakatlayacak bu süreçte iki silaha güvendiler; medya ve futbol. Halkı bilgilendirmekten ziyade onu yeri geldiğinde güdüleyecek, yeri geldiğinde oyalayacak ve aptallaştıracak yeni dönem medya ve hemen hemen aynı amaçları güden futbol, 12 Eylül’den itibaren itinayla beslendi ve büyütüldü. Bugün bu iki alanın Türkiye sosyal hayatına tartışılmaz bir şekilde hükmettiği günleri yaşıyoruz. Yeni nesiller hayatı televizyon dizileri ve futbol maçları üzerinden anlamlandırıyorsa bu tesadüf değil.
 
Bir başka tesadüf olmayan mesele ise kendisine böyle bir görev biçilen futbolun Türkiye’deki yapısı. 12 Eylül sonrası futbol Türkiye’de sermayeyle iktidarın iş birliği yaptığı bir alan oldu. Devlet, futbolu dış kabuğu steril apolitizmden, içi ise gerektiği hâllerde patlamaya hazır latent koşullanmalardan oluşan bir süpernovaya dönüştürürken, sermaye bu yapının ortaya çıkardığı koşullardan maksimum kârı elde etme karşılığında bu düzenin gönüllü bekçiliğine soyundu. Sonuçta ortaya bariz bir şekilde kamunun aleyhine çalıştığı zamanlarda bile kimsenin itiraz etmediği, gerekli hâllerde hakim yapıya rıza üreten, hegemonik bir futbol kültürü çıktı. Futbol bu anlamda 12 Eylülcülüğün ve Özalizm’in hayal ettiği Türkiye’nin mikrokozmosuydu.
 
Irkçılık ve kadın düşmanlığının bu resimde çok önemli bir role sahip olduğunu atlamamak gerekir. 12 Eylül’ün resmi ideolojisinin toplum hayatındaki temsilciliği ideolojinin doğası gereği sünni-Türk-hetero-erkek “çoğunluk”a teslim edilmiştir. Bu ideolojinin kültürel kodlarını içselleştiren bu kitle, aileden başlayarak toplum hayatının her basamağında düzenin devamını sağlar ve savunur. Futbol, bu kitleye gökten indirilen bir hediye gibidir. Devlet ve sermayenin araçları, başta da spor medyası, futbolun bu kitleye münhasır olmasını sağlamakla mesuldür. Eşcinsellerden hakem, kadınlardan futbolcu olmamasını devlet sağlar, futbolun dilini erkekleştirmek ise sermayeye düşer. Sermaye, cinsiyetçi küfürleri normalleştirdiği gazeteleri, “erkek adamın şampuanı”nı, “adam gibi bira”yı satarak komisyonunu almaktan da imtina etmemektedir. “Vatan toprağını öptürdüğümüz İngilizler”, “ağlattığımız Yunanlar”a karşı çarşaf çarşaf yazılan destanlar da tirajları coşturur.
 
Kitlelerin, ırkçılık ve erkeklik övgüleriyle hezeyanlara salınmasının ciddi bir siyasi değer taşıdığının da altını çizmekte fayda var. Futbol, kendisine yüklenen psikolojik güdülenmeler sayesinde devrimci refleksleri budanmış, yani kendi hayatının kaderini çizme olanağı elinden alınmış bir kitlenin yaşadığı “iktidarsızlık”ı erkeklik ve güce taparlık üzerinden sağaltma görevini üstlenir. “Onlar”a sokan, koyan, geçiren ve daha daha neler yapan “biz”, elimizden alınan diğer yapabilirliklerimizin yasını tutmak durumunda kalmayız. Futbolun bu kadar büyük bir iktidarsızlığı ikame ediyor olması, onu şu andaki hâliyle muhafaza etmeyi uğruna can verilecek derecede hayati hâle getirir. İktidarsızlığın arttığı dönemlerde, futbol üzerinden ifade edilen hırçınlık da artar.
 
Yukarıda kabaca tarif etmeye çalıştığım resme bakınca, bir grup taraftarın “Kahrolsun PKK” sloganlarıyla 8 Mart’a katılan kadın eylemcileri bıçaklaması sürpriz gözükmüyor. Futbol içinde özellikle son dönemde yükselen kadın düşmanlığını fark etmemek için epeyce duyarsız olmak gerekir. Sosyal medyada genç bir erkek kitlenin dilini incelemek, spor gazetelerine isim olabilecek kadar banalleştirilen cinsel açlık tezahürlerinin yaygınlığına şahit olmak, tüm mesaisini halkın üzerinde hegemonya kurmaya harcayan bir iktidar döneminde hayal kırıklıkları giderek artan gençlerin iktidarsızlığını ikame etme çırpınışlarını okumak için yeterli. Bu durum; orta sınıf, şehirli, öğrenim görmüş kitlede stilize diyebileceğimiz bir tür maşizm modası, bir tür “beyler” alt kültürü yaratırken, lümpenliğe mahkûm edilmiş daha alt sınıflarda bu olayda olduğu gibi ele bıçak alıp sokağa dökülmeyi doğurabiliyor.
Bu arada daha önce de maşist ve ırkçı eylemleri bilinen bir taraftar grubunun kadın eyleminin olduğu yere erişiminin engellenmemesinin çok masum olmayabileceğini de söyleyelim. Zira, hükümet taraftarları fişlemenin ve özel bilgilerini şirketlere satmanın yolunu açacak e-bilet uygulamasını itirazlara rağmen uygulamaya koymaya hazırlanıyor. Bu uygulamanın yasal zeminini hazırlayan 6222 sayılı “Sporda Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun”un yine aynı taraftar grubunun karıştığı bir olay neticesinde başlatılan büyük bir medya kampanyası sonrasında çıkartıldığını unutmamak gerekir. Bir taraftan böyle olması için her türlü koşul sağlanan taraftarların, böyle olmaları bahane edilerek kamu aleyhine yasalar çıkarılmasının nedeni yine yukarıdaki okuma üzerinden anlaşılabilir.
 
Sözün özü, futbol içinde bulunduğu toplumsal ve siyasi hayattan bağımsız değil. Aksine onun içinde büyük bir fonksiyona sahip. Türkiye futbolunda yaşananları bu bağlamdan kopararak incelemek, kaçınılmaz olarak yanlış çıkarımlara neden olacaktır. Almanya’da tribünlerde homofobi aleyhine pankartlar açılabilirken, Türkiye’de taraftarların kadın bıçaklaması, herhalde futbolun kendisi neden gösterilerek açıklanabilecek bir durum değildir. 
 
Fotoğraf: Sendika.Org

Etiketler: yaşam, spor
Dijital