10/04/2014 | Yazar: Rahmi Öğdül

Rahmi Öğdül Kadıköy’deki Gezi anıtını yazdı: Olmamış, Gezi isyanına hüzün hiç ama hiç yakışmıyor.

Kadıköy Belediyesi’nin ısmarladığı Gezi heykelindeki bir eliyle yüzünü kapatan kırmızılı kadın, sanki tüm yaptıklarından pişmanlık duyuyor ve hüznün karanlık kuyusuna çekiyor bizi. Kendi üzerine kapanmış, üç metre boyunda kırmızı renkli bu kadın heykeli, iktidarın kulesinde bir ateş tuğlası gibi duracak. Tüm hiyerarşik kuleleri yıkan Gezi’nin neşesini duyumsatacak bir yapıt çok yakışacaktı Kadıköy’e. Olmamış, Gezi isyanına hüzün hiç ama hiç yakışmıyor.
 
Bir şairin yakıştırmasını çok ciddiye aldık biz: “Hüzün ki en çok yakışandır bize.” Bir şeyi kırk kez söylerseniz olurmuş; birine sürekli “en çok hüzün yakışıyor sana” dendiğinde, hüznü bir giysi gibi geçirir sırtına. Çünkü bizler kendimizi başkalarının bakışlarına göre biçimlendiririz. O halde bize hüznü yakıştıranın kim olduğunu sormalıyız önce. Kim, yoğun bir hüznün içine gömülerek, güçten kuvvetten düşmemizi, elden ayaktan kesilmemizi ister? Yanıtınızı duyar gibiyim: bizim güçsüzlüğümüzden yarar sağlayanlar. Bizi en zayıf yerimizden yakalayıp teslim almak isteyenler; kesinlikle dostlarımız değil. Çünkü dostlarımız bir an önce toparlanıp yeniden güçlenmemizi isteyecekleri için koşulsuz destek vereceklerdir bize.
 
Yaşam neşeli bir akıştır
Niye hüzün yakışsın ki bize? Yakıştırana yakından bakmak gerek o zaman. Bir uçta hüzün diğer uçta neşenin olduğu bir sarkaç gibi, neşe ile hüzün arasında salınıp duruyoruz. Birileri sarkacı sürekli hüzün tarafına çekmek istiyor; dost kuvvetler ise neşe tarafına. Sarkaç, hüzün tarafında kaldığında neler oluyor peki? Yaşamın akışından kopuyoruz; kendi üzerimize kapandığımızda hüzün ağır basıyor ve sarkacın hüzün tarafına savruluyoruz; sarkacın topuzu bir kara delik gibi yaşamın tüm neşesini soğuruyor. Oysa yaşam neşeli bir akıştır; hüzünler bu akışı göremediğimiz zaman, sadece sonlara, noktalara odaklandığımızda, yaşamın bitimsiz bir süreç değil de sona erişlerden ibaret olduğu yanılsamasına kapıldığımızda ortaya çıkıyor. İnsan özerk bir varlık olarak akıştan koptuğunda ya da koparıldığında, hüznün karanlık sularında yüzerken buluyor kendini. Bizi akıştan koparmak, yeryüzüyle kuracağımız bağları koparmak isteyenler var. Dostumuz olmayanlar, dostlarla kuracağımız bağları koparmak isteyenler; en çok hüznü onlar yakıştırıyor bize.
 
Gezi neşeli insanlar birliği
Kadıköy Belediyesi’nin heykeltıraşlar Rahmi ve Ayla Aksungur’a ısmarladığı Gezi anısına yapılacak heykelin maketini görür görmez bir kez daha sarkacın hüzün tarafına savruluyoruz. Eliyle yüzünü kapatmış kırmızı bir kadının hüzünlü formu. Sarkacın topuzu Gezi’nin tüm neşesini emerek bizi güçten kuvvetten düşürüyor, kudretimiz azalıyor. Gezi isyanını dillendiren bir heykelin hüzünlü olması Gezi ruhuna aykırı bir şey. Gezi, her şeye rağmen, kendimizi çokluğun içine yerleştirdiğimiz ve yeni bağlar kurarak alabildiğine kudretlendiğimiz çok ender neşeli ânlardan biriydi, bir yaşam sevinciydi. Şimdi Gezi için bir heykel tasarlanıyor ve bu heykel saç köklerimizden ayak tırnağımıza dek hüzne boğmak, kahretmek istiyor bizi. Bu işte bir tuhaflık var. Gezi’de tam tersi olmuştu oysa; bedenlerimizin tüm yüzeyi yaşamın neşesinden pay almıştı. Heykelin adı da melankolinin ağır bastığı bir mevsime gönderme yapıyor: “Gezi’de Sonbahar”. Bir ilkbahar isyanını sonbaharla özdeşleştirmek, yaşamın bitimsiz akışını görememekten kaynaklanıyor. Gezi hep ilkbahardır hâlbuki; yaşamın deli gibi aktığı, bir çağlayan. Yaşam kimi zaman yüzeyin altında sessiz sedasız akarken, Gezi’de olduğu gibi birden bu dip akıntısı yüzeyde devasa dalgalar yaratarak yerleşiklerin tüm değerlerini, toplumsal tabakalaşmaları altüst edebiliyor. Gezi’yi olup bitmiş hüzünlü bir olay olarak yorumlamak kimin işine yarıyor acaba? Bir kez daha sorabiliriz: Kim bize hüznü en çok yakıştırıyor?
 
İktidarın dayattığı keder
Gezi’nin neşesinden pay almış bir sanatçı böyle bir heykeli biçimlendirmiş olsaydı, hüzün yerine neşeyi seçecek, neşeyi çoğaltan bir heykel yapacaktı. Fakat bizim neşeli varlıklar olarak yaşamın akışkan kuvvetleriyle birlikte, tüm toplumsal tabakalaşmaları altüst edecek kudrete ulaşmamızı istemeyen kim olabilir ki? Bize hüznü en çok yakıştıran iktidardır elbette. İktidar, bir hüzün, keder kültürü dayatıyor bize, iktidarını keder üzerine kuruyor. Spinoza, rahip ve despotun kendi iktidarları için kederli ve hüzünlü tebaalara ihtiyaç duyduklarını söylediğinde, neşenin devrimci gücünü de duyumsatıyordu. İktidar hüzne gömülmüş varlıkları kolaylıkla teslim alacağı için en küçük bir neşe kıvılcımına bile tahammül edemiyor. Hüzünlüyken, küllerle kaplanmış bir kor gibi için için yanarız; eyleme geçme gücümüz sıfırlanır ve tam bu noktada iktidarın kollarına teslim edebiliriz kendimizi. Oysa neşe, hüznün tam aksi bir taşmadır, taşkınlıktır; Van Gogh’un ayçiçekleridir; deli gibi akan bir akarsudur, çağlayandır, güneştir. Bir ateş olarak güneş dışarı doğru taşarak kendi evrenini kurar. O yüzden ilkbaharda güneşin neşesini daha çok duyumsarız. Bizler de neşeli varlıklar olarak güneş gibi yanarken, kudretimiz elverdiğince kendi evrenlerimizi kuruyoruz. Gezi’de durmadan dışarıya taşan neşeli bedenler kendi mekânlarını, neşeyi başka bedenlere bulaştırarak kendi evrenlerini yaratmışlardır.
 
Kuledeki tuğla
İktidar, hüzünle kendi üzerlerine kapanmış, için için yanan varlıklarla (ateş tuğlalarıyla) örüyor kendi kulesini. Hüzünle kendimizi tükettiğimizde, duvarda bir tuğla olabiliyoruz ancak. Kadıköy Belediyesi’nin ısmarladığı Gezi heykelindeki bir eliyle yüzünü kapatan kırmızılı kadın, sanki tüm yaptıklarından pişmanlık duyuyor ve hüznün karanlık kuyusuna çekiyor bizi. Kendi üzerine kapanmış, üç metre boyunda kırmızı renkli bu kadın heykeli, iktidarın kulesinde bir ateş tuğlası gibi duracak. Tüm hiyerarşik kuleleri yıkan Gezi’nin neşesini duyumsatacak bir yapıt çok yakışacaktı Kadıköy’e. Olmamış, Gezi isyanına hüzün hiç ama hiç yakışmıyor. 

Etiketler: kültür sanat