30/07/2010 | Yazar: Rahmi Öğdül

Yaşlı Plinius’a (İ.S.

Yaşlı Plinius’a (İ.S. 23-79) göre resmin kökenleri gölgeye dayanıyor: “Resim bir insanın gölgesinin etrafına bir kontur çizilerek kopyasının bir yüzeye çıkarılmasıyla başlamıştır” diye yazıyor ‘Doğa Tarihi’ kitabında. (Gölgenin Kısa Tarihi, Victor I. Stoichita, çev. Bilge Aydın, Dost Kitapevi, 2006). Resmin bu ilk evresinde beden üzerinde doğrudan gözlem yapmak yerine, bedenin yeryüzündeki izdüşümü çizgiyle kuşatarak, gölgeyi resme dönüştürmüştür insanoğlu. Bir negatif imge olarak gölge, resim tarihini ilgilendirmiyor sadece, neredeyse tüm ilgi alanlarına sızıyor.

Gölgenin yakalanması ve bir imge olarak bir yüzeye aktarılması, bedeni tüm ayrıntılarıyla tasvir etmekten daha kolay elbet. Bu yüzden gölge, insanın dış görünüşünün altında yatan gizli doğasıyla, ruhuyla ilgilenen fizyognomistlerin de ilgisini çekmişti. İsveçli şair ve fizyognomist Lavater (1741-1801), gölgeye büyük önem veriyor, gölgenin ruhun işaretlerini taşıdığına inanıyordu. Lavater baş ve yüz üzerinde duruyordu daha çok ve yüzün konturlarını gölge halinde yakalayabilmek için bir de düzenek yapmıştı. Plinius’un resmin kökenlerine dair söylediklerine denk düşen bir düzenekti bu: bir koltukta oturan kişinin mum ışığından yansıyan gölgesi bir yüzeyin/tuvalin üzerine düşüyor ve bu yüzeyin arkasında duran fizyognomist bu gölgeyi yüzeye kaydediyordu.

Daha sonra fizyognomist ele geçirdiği bu gölge-imge (siluet) üzerinden koltukta oturan kişinin gizli doğasını açığa çıkaracak yorumlama eylemine girişecekti. Lavater’e göre ana hatları kesin şekilde belirlenmiş bir gölge (siluet), insan doğasının, ruhunun yorumlanması için en elverişli araçtı. Fizyognomistin yakalamakta zorlandığı, sürekli devinen, ele avuca sığmayan yüz, gölgesi aracılığıyla sabitlenmiş oluyordu böylelikle.

KİŞİNİN GİZLİ DOĞASINI AÇIĞA ÇIKARMAK
Bu gölge çözümlemelerinin bir amacı da ruhu ahlaki ve dinsel yönden tedavi etmekti. “İyi bir fizyognomist ruhları tanıma ve ruhun düşüncelerini okuyabilme özelliği bahşedilmiş olan Havarilerin ve ilk Hıristiyanların karakterine sahip olmalıdır” diye yazıyordu Lavater. Bir Protestan olarak eğitilen Lavater Katoliklerin günah çıkarma geleneğine karşı çıksa da yüzün profilini elde etmek için hazırladığı düzenek aslında günah çıkarma hücresini andırıyordu. Günah çıkarma hücresinin arkasında duran papaz, görmediği, sadece sesini işittiği kişinin ruhunu ıslah etmeye çalışırken, Lavater’in düzeneğinde ise fizyognomist yine bizzat görmediği, sadece gölge-profilini ele geçirdiği kişinin gizli doğasını açığa çıkarmaya ve bu doğayı düzeltmeye girişiyordu. Günah çıkarma hücresinde kişinin gizli doğası sözcüklerle dışa vurulurken, Lavater’in düzeneğinde bu doğa gölge aracılığıyla dışsal hale getiriliyordu. Bu açıdan ruhun gizemlerine ulaşmak isteyenler için gölge, Lavater’e göre konuşma dilinden çok daha fazla şey anlatıyordu. Konturları kesin olarak tespit edilmiş bir gölge-profil, ruhun gizlerine ulaşmak için deşifre edilmesi gereken bir hiyeroglif gibiydi.

Carl Jung düşüncesinde de gölge önemli bir yer tutuyor; insanın uygarlaşmış yüzünü oluşturan, toplum içinde yaşamamızı sağlayan persona’larımızdan ayrı olarak bir de doğayla ilişkili, uygarlık öncesi bir yüzümüz daha var: Gölge. Yüzeydeki persona’nın altında yatan, engellediğimiz, bastırdığımız doğal yanımızı temsil ediyor gölge. İlkel, denetimsiz, hayvani yanımızı, toplumsal normlara ve ideal kişiliğimize uymayan tüm istek ve duygularımızı, utanç duyduğumuz ve kendi hakkımızda bilmek istemediğimiz her şeyi gölgeye yüklüyor Jung. Tüm insanların kolektif yönünü oluşturan bu gölge, şeytan, cadı gibi varlıklar halinde tezahür edebiliyor.

Plinius’un resmin kökenlerini gölgeye dayandırması, Lavater’in gölgeye bakarak ruhu yorumlayıp ıslah etme çabaları, Carl Jung’un insanın doğayla bağlantılı yüzünü gölge olarak tanımlaması, gölgenin bir ikiz varlık olarak bedenin yeryüzüyle olan ilişkisini sağladığını gösteriyor bize. Gölge bir çapa gibi bizi toprağa, doğaya bağlıyor. Tüm bu yorumlarda gölge bedenin dünyevi yanını temsil ediyor, bedenin yeryüzünde geçirdiği serüvenlerin izlerini taşıyor. Bu doğal yanımız, her ne kadar uygarlaşma tarafından üstü örtülse de durmadan bizi ve iktidarları rahatsız ediyor.

GÖLGEMİZ YERE DÜŞÜYOR
Dış gerçeklikten kopuşun yaşandığı günümüzde giderek gölgenin ağırlığından kurtulup, gölgesiz varlıklara dönüşüyoruz galiba, durumumuz Peter Schlemihl’inkinden pek farklı değil. Chamisso’nun 1822 tarihli kitabı, ‘Peter Schlemihl’in Garip Öyküsü’, zenginlik uğruna gölgesini şeytana satan adamın başından geçenleri anlatıyor. Gölgesinin ağırlığından kurtulup hafifleyen Schlemihl uçabilme yeteneği bile kazanıyor; tıpkı bizlerin de gölgesiz varlıklar olarak internet siteleri arasında sıçramamız gibi, tepelerin üstünde sıçraya sıçraya dünyayı turluyor.

Hiç dikkat ettiniz mi? Yapay olarak iklimlendirilmiş büyük alışveriş mekânları, hava alanları gibi yer-olmayanlar kategorisine giren mekânlarda gölgemiz yere düşmüyor. Gölgesinden kurtulmuş varlıklar olarak tüketim malları arasında büyük sıçramalar kaydediyoruz.
Bizleri doğaya ve kendi doğamıza bağlayan gölgenin üzerinde denetim kurmakta zorlanan iktidarlar sonunda çareyi, gölgeyi topyekûn ortadan kaldırmakta buldular anlaşılan. Gölgemizi iktidarların elinden kurtarıp geri kazanmak için yapay ve sanal ortamların dışına, güneşin altına çıkmamız yeterli. Sadece birkaç adım!



Etiketler: kültür sanat