14/03/2009 | Yazar: Cihan Dağ

"Eskiden ateş düştüğü yeri yakardı, şimdi görüyorum ki her yanı yakıyor" sözüyle değişime ayna tutarak başlıyor Mahsun kulaklarımızı çekmeye. Ama ne değişim...

"Eskiden ateş düştüğü yeri yakardı, şimdi görüyorum ki her yanı yakıyor" sözüyle değişime ayna tutarak başlıyor Mahsun kulaklarımızı çekmeye. Ama ne değişim... Erkek çocuk isteyen bir baba, erkek çocuğu olmadığı için kocasının, üzerine kuma getireceğini düşünen bir kadın, verdiği kayıplardan dolayı sözcükleri dilinden kovmuş bir anne, "devlet babanın" bir oğluna terörist bir oğluna Mehmetçik dediği bir baba, küçüklüğünden bu yana kendini kız gibi hisseden bir adam ve daha hayata dair birçok can alıcı nokta...

Yaşadıkları yerin havasından suyundan, toprağından koparılıp sonu büyük ihtimal asimile olmakla sonuçlanacak bir göçe maruz bırakılan insanların acılarını görüyoruz o beyaz perdeye yansıyanlarda. Yüreğime yumruk yedim sandım filmi izlerken. Elimden geldiğince soğukkanlı izlemeye çalıştım, tıpkı şu an elimden geldiğince soğukkanlı yazmaya çalıştığım gibi. Mahsun Kırmızıgül'ün filme birçok şeyi sıkıştırmış olması, çok şey anlatmak istediğinden. Bu yazıyı yazarken onun bu kaygısını daha iyi anlıyorum. Aklıma bir sürü canımı acıtan konu geliyor, hangisinden başlayacağımı şaşırıyorum. Ama ötekileştirilmeyi hem Alevi, hem Kürt, hem de eşcinsel bir birey olarak katmerli bir şekilde yaşadığımdan, filmin yaklaşımını gayet tutarlı ve olumlu bulduğumu söyleyerek başlamak istiyorum.

 
On binlerce insanın hayatına sebep olan Kürt sorununa cesurca yaklaşıyor Mahsun. İlk filminde olduğu gibi filmde yaşananları karakterleri üzerinden anlatmakla yetinmiyor, jenerikte de verilen kayıpları rakamlarla gözler önüne seriyor. Ülkedeki bazı insanları rahatsız edecek sözler söyletiyor karakterlere. En çokta bu konuda eksik yanları ortaya çıkıyor aslında. Çünkü bu onun hassas noktası. Söyleyecek sözü çok olduğundan dili dolanıyor. Ama buna rağmen üzeri toz tutmuş iki kavramı ("devlet baba" ve "devlet ana") çok güzel işlemiş. Şimdiden çıkacak tartışmaların seslerini duyar gibiyim. "Devlet ana bizi yüz üstü bırakmadı, ama devlet baba bize yanlış yaptı, ben kavganın olduğu yere geri dönüyorum, çocuklarım kavganın içinde büyüyecek" diyerek iğnesini dışarı çıkarıyor. Savaşın erkek zihniyetinin eseri olduğunu, asıl acıyı anaların çektiğini söylüyor.  Norveç'e göç eden aileye devlet maaş bağlayınca, karakterimiz soruyor, "Çalışıyor muyum ki bana maaş veriyorlar? Bunun altından bir şey çıkmasın..." İşte o anda Mahsun'dan devlet baba'ya bir iğne daha geliyor; "Burada herkes devletin güvencesi altında". Yıllar önce Norveç’e göçmüş olan gurbetçimiz "Burada sınırları kaldırdılar. İsteyen istediği ülkeye kolaylıkla geçebiliyor diyor, Norveç’e yeni gelen eniştesi ise "Bizim köyden kazaya gidene kadar on beş kez jandarma kontrol yapıyor" cevabını veriyor. Dedim ya cesur sözler ediyor Mahsun. Ama merak ediyorum doğrusu, şimdi bu kadar cesur bir dille barışı, kardeşliği savunan Mahsun, neden yıllar önce Ahmet Kaya'ya linç girişiminde bulunan sanatçıların arasına katılıp "yuhh" naraları attı? Ne ara sürünün içindeki kara koyun olmayı seçti kestirmek güç. Sizce de bu film o günlerin bir günah çıkartması gibi durmuyor mu?  
 
Gelelim filmdeki en çok dikkatimi çeken karaktere. İsmi Kadir, kısaltması Kado. Kadir bir travesti. Bu rolü oynayan Cemal Toktaş rolünün üstesinden çok iyi geliyor. Hatta öyle ki bir süre sonra filmde oynatılan gerçek travestiler oyuncu hissi verirken, kendisi gerçek bir travesti oluveriyor. Travestiyi oynayan diğer bir kaç ünlü karakter ise bize film izlediğimizi hatırlatıyor ve az da olsa bizi filmden soğutuyor. Bunun yanı sıra çoğu LGBTT bireyin kullandığı kelimeleri gerçek travestileri oynatmasının da etkisiyle filme orantılı serpiştiriyor. Travestilerin evde yaşlı bir adama kendi elleriyle yemek yedirmesi de çok şey söylüyor aslında izleyenlere. Türkiye'de çekilen filmler arasında bu kadar tarafsız bir yaklaşımı epeydir görmemiş olmamız da filmi daha değerli kılıyor. Filmin geniş kitlelere ulaşacağından da emin olduğumdan bunu sevindirici bir gelişme olarak görüyorum. 
 
Ve en güzeli de film hemen hemen her kesimden defalarca duyduğumuz bizden "öylesi" çıkmaz sözünü rafa kaldırıyor. Hep büyük şehirlerde olacağına inanılan eşcinsel, dış dünyayla tek bağlantısı sadece televizyon olan köyden çıkınca birileri şaşırıyor. Hatta abisi "Bize yakışmaz! Bizden karı gibi adam çıkar mı lan!" diye bağırıp dövüyor eşcinsel kardeşini. Zorunlu göç ile birlikte İstanbul'a geliyor Kadir. Pencereden sokağı izlerken gördüğü travestiyi şaşkınlıkla izliyor. Bir süre gözlerinde bir ışık görüyoruz ama ardından çok geçmeden korku kaplıyor gözlerini. Çünkü az önce ilk kez bir travestiyle karşılaşan gözleri, hemen sonrasında o travestiye uygulanan şiddete de şahit oluyor. Aslında ona yabancı gelmiyor bu şiddet. Ama kendisinin evde yediği dayakla, travestinin sokakta yediği dayak biraz farklı. Çünkü söz konusu sokak olunca, işin içine biraz politika giriyor. Mahsun ise bu şiddetin politikliğini "Az kaldı hepsini temizleyeceğiz mahallemizden." diyen karakteriyle gözümüzün önüne koyuyor.   
 
Ve işte kalbime yumruk yediğim sahne. Kadir üstünden ki kıyafeti çıkarıp, olanca çıplaklığıyla ellerini açmış "kardeşiniz artık bir kadın, kabullenin" diye bağırıyor ve ekliyor " Allah beni böyle yarattı. Öldüğümde ona soracağım, 'beni neden kadın yaratmadın' diye". Sonrasında tam da güneşin doğduğu anda, Eski Galata Köprüsü'nün üzerinde hep gündemimizde olan nefret cinayeti bir kez daha tekerrür ediyor ve biz filmin ortalarında bu finalin temelini oluşturan öyküyü hatırlıyor ve güneşi gördüğü anda öleceğini bilen ama yine de karın üstüne çıkan kardelenlere gözyaşı dökmeden ağlıyoruz. 
 
"Mümkün mü bu, olsun ruhumuz ilgisiz?
 Sen bende ve ben sende doğar, gizleniriz
 Sen ben deyişim anlatabilmek için
 Sen ben aramızda yok ki gerçekte biriz"    
 
Mevlana             


Etiketler: kültür sanat
bülten