06/04/2014 | Yazar: Ali Baydaş

Nazi Almanya’sında eşcinsellerin de toplama kamplarına götürülüp, katledilmesi kendi içinde mantıklı görünür ama paradoksal olarak, iktidarı/erkeği alabildiğine yücelten faşizm, latent ya da değil, maço eşcinselliğin zirvesidir.

Ali Baydaş | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Ali Baydaş
Milliyetçiliğin en azgın halinin yaşandığı örneklerden Nazi Almanya’sında eşcinsellerin de toplama kamplarına götürülüp, katledilmesi kendi içinde mantıklı görünür ama paradoksal olarak, iktidarı/erkeği alabildiğine yücelten faşizm, latent ya da değil, maço eşcinselliğin zirvesidir. Scott Lively ve Kevin Abrams, "Pembe Gamalı Haç: Nazi Partisi’nde Homoseksüellik" (The Pink Swastika: Homosexuality in the Nazi Party) adlı kitaplarında, Naziler’in az bilinen maço eşcinselliğini anlatırlar.
 
Genel olarak varsayıldığının aksine, eşcinsellikle milliyetçiliğin/ırkçılığın açık olarak bir arada olduğu örnekler de olabiliyor: Avusturya’da Jörg Heider, Hollanda’da Pim Fortuijn gibi… Avrupa ırkçılığı, İslamofobik politikaları için, Müslüman göçmenlerin homofobilerini kullanmaya başlayalı beri, kendi homofobilerini unuttu.
Bazı pagan inançlarında bereket simgesi sertleşmiş penisti (fallus) ve ona tapılırdı. Semavi dinler bu gibi inançlara şiddetle karşı oldukları halde, onun ataerkil zihinsel altyapısını aynen korudular. Erkin (iktidarın/gücün) vücut bulmuş sembolü olan fallus üzerinden, erkeklik ve dolayısıyla, cinsiyetçi bir anlayış yüceltilmeye devam edildi. İktidarsızlık, eşitlikçi bir ütopya olmak yerine, sertleşemeyen penis anlamında, olumsuzluk ve yetersizlik belirten bir sözcük oldu.
 
Kültür denen olgular toplamı, yurttaşlık, inanç ya da erdeme dayanan değer yargıları, heteroseksüellik, aile, üreten ve tüketen ‘saygın’ bireyler olmak gibi, toplumların yüzeyindeki sahte değerleri, olması istenenleri yansıtır. Derinlerdeyse, bireyleri yönlendiren etkenler çok farklıdır. Hayatta kalma güdüsü çoğu zaman her tür erdem kaygısından daha güçlüdür. Kapitalizmin insanları içine soktuğu rekabet kaygısı da, dayanışma gibi erdemlerin sürmesine imkân vermeyen zehirli bir iklim yaratır. Ayrıca, erkekliğin bu denli yüceltildiği bu ortamda asıl ilginç olan, bazı erkeklerin eşcinsel olması değil, nasıl olup da, bütün erkeklerin eşcinsel ‘olmadığı’dır. Yüceltilen güç ve iktidar sembolü erkekliğin bir arzu nesnesine dönüşmemesi için tek neden kültürdür. Bu da, bu dürtüyü bastırmaya yol açar ama ya başarılı olamaz ya da homofobi olarak karşımıza çıkar.
 
“Kapitalist-modernlik, her yeni dalgasıyla, eskinin/öncenin ilişki ağlarını dağıtıyor, sosyal pratikleri anonimleştirip ‘rasyonelleştiriyor’…yerel, özel, tikel olanın yerini global ve standart olan alıyor. Sonuçta insanların, onları esirgeyen, kollayan bağlardan yoksun kaldıkları bir süreç. Salt iktisadî düzlemde değil, sosyal-kültürel düzlemde bir proleterleşme süreci!
 
Milliyetçilik, kapitalist modernliğin tahribatına, insanları güvensizleştiren akışına karşı, Benedict Anderson’un mükemmel tanımıyla, “bir hayalî cemaat olarak Millet’in esirgeyen, kollayan sıcaklığını sunar”. Özellikle bireyselleşmenin/bireycileşmenin, atomizasyonun mahzunluğuna ve yalnızlaşmanın, yalıtılmanın endişelerine karşı davetkârdır, hayalî-cemaatin kucağı”. (Tanıl Bora)
 
Modern anlamda milliyetçilik/ulusçuluk Fransız Devrimiyle ortaya çıkmış bir akım olsa da,  daha genel anlamıyla, kavmiyetçilik olarak çok daha eskiden beri var olmuştur. Ortak bir dil, tarih ve kültür etrafında oluşturulan aidiyeti temel değer olarak alan milliyetçilik, kendi ‘milleti’ni yüceltirken, diğerlerini ötekileştirir. Kendisini var edebilmesi, ortak olanı güçlendirmesine bağlı olduğundan, dili, tarihi ve kültürü teke indirmeye çalışır. Çağımızın yalnız bireyi, medyanın sürekli kullandığı gizli özne ‘biz’i kolayca benimser. Milli maçlarda ya da ülkesinin sorunlarında, milletin gönüllü bir neferi olarak coşar, öfkelenir ya da üzülür. Açlıktan nefesi koksa da, ‘bu ülkenin sahibi/koruyucusu’ olduğuna inandırılmıştır. Milliyetçilik militarist ve maçodur. Aileyi ve kadınların doğurganlığını yüceltir. Eşcinsellik hem ‘erkek’ imgesine vurduğu darbe yüzünden hem asker ve işçi üretimine verebileceği zarar nedeniyle milliyetçilik için doğal bir düşmandır.
 
Milliyetçiliğin en azgın halinin yaşandığı örneklerden Nazi Almanya’sında eşcinsellerin de toplama kamplarına götürülüp, katledilmesi kendi içinde mantıklı görünür ama paradoksal olarak, iktidarı/erkeği alabildiğine yücelten faşizm, latent ya da değil, maço eşcinselliğin zirvesidir. Scott Lively ve Kevin Abrams, "Pembe Gamalı Haç: Nazi Partisi’nde Homoseksüellik" (The Pink Swastika: Homosexuality in the Nazi Party) adlı kitaplarında, Naziler’in az bilinen maço eşcinselliğini anlatırlar.
 
Genel olarak varsayıldığının aksine, eşcinsellikle milliyetçiliğin/ırkçılığın açık olarak bir arada olduğu örnekler de olabiliyor: Avusturya’da Jörg Heider, Hollanda’da Pim Fortuijn gibi… Avrupa ırkçılığı, islamofobik politikaları için, Müslüman göçmenlerin homofobilerini kullanmaya başlayalı beri, kendi homofobilerini unuttu.
 
Faşizmin Estetiği
Antik çağın Sparta şehir devleti, tümüyle militarizme adanmış ve ona göre örgütlenmişti.  Yeni doğan bebeklerden sakat olanlar hemen öldürülürdü. Sparta’da uygulanan söz konusu ırk mühendisliğini (öjeni), en radikal biçimde hayata geçiren devlet ise Nazi Almanya’sı oldu. 30’lu ve 40’lı yıllar boyunca özürlü veya kalıtsal hastalıkları olan on binlerce Alman kısırlaştırıldı. Naziler bir noktadan sonra "ötenazi" programları ile bu insanları topluca öldürmeye de başladılar. Yahudi soykırımından önce, özürlü soykırımına girişmişlerdi. Bu vahşetin mimarı olan Hitler’in Sparta militarizmine hayran olması ise bir tesadüf değildi. Nazi lideri, Almanya’nın dört bir yanına kaslı ve çıplak Yunan erkeği heykelleri dikerken, ‘300 Spartalı’ filminde de gördüğümüz faşist estetiği hayata geçiriyordu. Sparta askerlerinin çoğu, savaş yetenekleri ve güçleriyle birbirlerine kur yapmak isteyen (eşcinsel) erkek çiftlerdi. (Mustafa Akyol)
 
Irak işgalinin ilk yıllarında ortaya çıkan Ebu Garib fotoğraflarındaki şiddet, militarizm, üst üste yığılmış çıplak mahkûmlar ve bunların birbirine tecavüze zorlandığı bilgisinin, kimi eşcinsel pornolarına benzerliği ürkütücüydü. Pornografiyi bir fantezi dünyası olarak benimserken, içerdiği bu faşizanlığı hiç sorgulamış mıydık? Bireylerin ve duygunun yer almadığı, beden fetişi ve penetrasyona indirgenmiş bir (eş)cinselliğin özgürleştirici olması düşünülemez. Susan Sontag, ’Büyüleyen Faşizm’ başlıklı makalesinde, faşist estetiğin, kontrol alanlarını, itaatkâr davranışı ve kendini aşmayı düşlemekle dopdolu olduğunu ve bunları haklılaştırdığını belirtir. Kulluğun yüceldiği, insanların şeylere dönüştüğü bu estetik anlayışında, köle-efendi ilişkileri karakteristik aşırı tören biçimini alır.
 
Bu noktada artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiş olmalı: Hangi eşcinsellik? Queer teorinin de, Marksizmin de, kimliklerin ortadan kalktığı, özgürlükçü idealleri var. Cinselliği, sevişmeden çıkarıp, erkek imgesine/iktidara tapınılan bir ritüel olarak yaşamalarımız da, modern çağın bizi sıkıştırdığı köşemizdeki yalnızlıktan kurtulup, sevgiyi keşfettiğimiz ve ütopyamıza doğru yol aldığımız ölçüde anlamsızlaşabilir. Belki de içimizdeki faşisti temelli öldürebiliriz.
 
Bu yazı ilk olarak Kaos GL dergisinin "Milliyetçilik" temalı 123. sayısında yayınlanmıştır.

Etiketler: yaşam
Nefret