01/12/2021 | Yazar: Kerem Dikmen

1 Aralık Dünya AIDS Günü’nden 10 Aralık İnsan Hakları Günü’ne eşitlik yazılarıyla karşınızdayız. Av. Kerem Dikmen, #eşitlikiçin HIV’le yaşayan LGBTİ+’lar ve çalışma hayatında mahremiyet hakkını yazdı.

HIV’le yaşayan LGBTİ+’lar ve çalışma hayatında mahremiyet hakkı Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Resmi verilere göre 15 yaş ve üzerindeki nüfus içerisinde yer alan “istihdamda olanlar ile işsizlerin toplamı“[1] işgücü olarak nitelendiriliyor. Son yayımlanan temel işgücü göstergelerine göre 15 yaş ve üzeri nüfus Mart 2021 itibariyle 63.421.000 kişi; bunun içerisinden 27.907.000 kişi istihdam edilirken, 4.193.000 kişi ise işsiz. [2]

Sendikalar ve konunun uzmanı araştırmacılar, bu istatistiklerin gerçeği yansıtmadıklarına inanıyorlar ve sendikaların istihdam ve işgücüne ilişkin verileri ile resmi veriler arasındaki farklar sık sık vurgulanıyor.[3] Bununla birlikte alt sınır olarak yorumlansalar bile resmi istatistikle ortaya çıkan sayı anlamlı bir bütün oluşturuyor.

Türkiye’de resmi kurum olarak Sağlık Bakanlığı tarafından yayımlanan istatistiklere göre ise 31 Ocak 2021 tarihi itibariyle HIV’le yaşayan nüfus 26.447 kişi.[4] Bu sayı içerisinde istihdam edilebilir kişi sayısı ise, yukarıdaki 15 yaş sınırı baz alındığında 26.211 kişi.

Yine hatırlatalım, HIV konusundaki resmi istatistikler de yalnızca doğrulama testi pozitif tespit edilerek bildirimi yapılan olgular üzerinden saptanıyor ve bunun da gerçek sayıları yansıtıp yansıtmadığı tartışmalı. Zira pozitif dernekler bu verilerin gerçeği yansıtmadığı görüşünde. Nitekim Pozitif Dayanışma tarafından 1 Aralık vesilesiyle 2019’da yapılan açıklamaya göre[5] “ülkemizde HIV ile yaşayan kişilerin tahminen %49’u HIV ile yaşadığını” bilmiyor. Kaos GL ve 17 Mayıs Dernekleri tarafından yayımlanan “HİV İle Yaşayan Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks Ve Artıların İnsan Hakları Raporu”[6] ise durumu “Henüz tanı almamış olası kişi sayısı da hesaba katıldığında toplam rakamın iki katı olduğu, yani Türkiye’de yaklaşık 50.000 HIV ile yaşayan kişinin olduğu düşünülmektedir.” şeklinde özetlemiştir.

Ancak bu haliyle bile her iki istatistik karşılıklı olarak incelendiğinde ortaya çıkan gerçek şu: Resmi veriye göre Türkiye’de bugün itibariyle HIV’le yaşayan kişilerin ezici çoğunluğu (%99,11) 15 yaş üstü bireyler, yani istihdam edilebilir nüfus. Emeklilik yaşını 65 kabul ederek HIV’le yaşayan 65 yaş üstü bireyleri bu sayıdan çıkardığımızda da ulaştığımız sayı 25.549 oluyor ki bu halde dahi HIV’le yaşayanların %96,6’sının çalışma çağında olduğu gibi bir olguyla karşılaşıyoruz.

Bu arada yazının başlığı yönünden bir parantez açmak zorunluluk. Gerçek hayatta ve hatta hak savunuculuğu zemininde de zaman zaman LGBTİ’ler ve artı kimliklerden sanki tek bir öznelermişçesine bahsedilip, bu harflerin ve artı kimliklerin kimleri temsil ettiği sıkça unutuluyor. Sanki cis-heteroseksüel kişilerden kadın birey, erkek birey şeklinde bahsediliyormuşçasına LGBTİ birey veya LGBTİ+ birey diye de bahsedilebiliyor. Oysa cinsiyet kimliği, cinsel yönelim, cinsiyet özellikleri ve cinsiyet ifadesini harmanlayan, sonuna konulan + simgesi ile diğer cinsel kimlikleri de kapsayan LGBTİ+ ifadesi, somut bir hak talebinden bahsedildiğinde ayrıştırılmaya mecbur. Türkiye’de açık translarla açık olmayanların, kadın eşcinsellerle erkek eşcinsellerin, natrans kadınlarla trans kadınların, hatta trans kadınlarla trans erkeklerin istihdama erişimleri arasında niceliksel farklar var. Dolayısıyla HIV’le yaşayan LGBTİ+’lar dediğimizde de farklı kimliklerin, kimliklerinden kaynaklı bir ya da birden fazla ayrımcı uygulamanın maruz bırakılanı olabileceği gerçeğini göz önünde tutmak gerekiyor.

Bu genel tablo içerisinde Kaos GL tarafından her sene yapılan ve en son 2020 sonuçları yayımlanan “Türkiye’de Özel Sektör Çalışanı LGBTİ+’ların Durumu”[7] araştırmasının bir bulgusu olan “Cinsiyet kimliği, cinsel yönelim ve interseks durumuna ilişkin olarak işyerinde tamamen açık olduğunu beyan eden katılımcıların” oranının %14,8 olduğuna ilişkin bulguyu da göz önünde bulundurmak gerekir.

Buradan hareketle, yayımlanan Kaos GL & 17 Mayıs raporu üzerinden HIV ile yaşayan LGBTİ+’ların sorunlarına biraz daha yakından bakmak ve bunun mahremiyet hakkı ile ilişkisini açığa çıkarmak önem taşıyor. Zira raporun anahtar bulgularından biri de HIV ile yaşayanların sosyal hayatlarında aileleri, partnerleri, arkadaşları veya iş arkadaşları tarafından sıklıkla ayrımcılığa maruz bırakıldığı.[8] Nitekim Pozitif Yaşam Derneği tarafından periyodik olarak yayımlanan ve olgulara dayanılan raporların 2020’ye yılını kapsayan kısmına baktığımızda, çalışma hayatına ilişkin ayrımcılığın doğrudan veya dolaylı olarak ciddi bir orana tekabül ettiği görülüyor.[9] Bu raporlar içerisindeki anlatılara baktığımızda ise işe giriş esnasında veya işin devamı sırasında aydınlatılmış onama dayalı olarak ya da onam zorunluluğu olmadığı düşünülerek yapılan HIV testleri ile işyeri hekiminin veya sigorta şirketleri tarafından istihdam edilmiş hekimlerin kişinin sağlık verilerine ulaşabilmesinden kaynaklı sorunların iki önemli sorun alanı olduğu anlaşılıyor.

Mahremiyet hakkı ulusal ve uluslararası birçok düzlemde korunan temel bir insan hakkıdır. Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin 17., İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 8., Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 20. maddelerinde çerçeve olarak özel hayata saygı gösterilmesini isteme, özel hayat veya özel hayatın gizliliği gibi adlandırmalarla korunan bir alt hak kategorisidir. Nitekim Anayasa Mahkemesi de mahremiyet hakkını bu kategori içerisinde incelemektedir. Mahremiyet hakkının değişmez bir tarifini yapmak mümkün değildir zira mahremiyet veya özel hayat alanı günün şartlarına göre genişleme eğiliminde olan dinamik bir kavramdır. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin de özellikle özel hayat kavramı ile ilgili sabit bir tanım yapmaktan kaçınarak, Sözleşmenin yaşayan bir belge oluşuna atıfla somut başvuru bağlamında özel hayat irdelemesi yapması bu dinamik, hareketli tanımın doğası gereğidir.

Anayasanın yirminci maddesi, üçüncü fıkrasında yer alan “Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir.” hükmü ile mahrem alanın parçası olan kişisel verilerle ilgili üst düzey bir güvence getirmiştir. Maddenin devamında “Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir.” hükmü yer almaktadır. 2010 yılında Anayasaya giren bu ifade, KVKK (Kişisel Verilerin Korunması Hakkında Kanun) ismiyle 2016’da karşılık bulmuştur. Burada da genel anlamıyla kişisel veri “Kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgi” olarak nitelenerek genel bir koruma çerçevesi, kişinin sağlığına ilişkin bilgiler ise özel olarak nitelenerek daha üst düzey bir koruma çerçevesi tarif edilmiştir.

Buradan yola çıkılarak kişinin HIV statüsünün, mahrem alanında yer alan özel nitelikli bir bilgi olarak nitelenmesi gerekir. Devletin yalnızca kişinin HIV statüsünü açıklamama değil, bu bilgiye üçüncü kişilerin erişimini engellemeyi sağlama yönünde de yükümlülüğü vardır. Hemen belirtelim ki bu nitelikteki kişisel verilerin, yani “Sağlık ve cinsel hayata ilişkin kişisel” verilerin, “kamu sağlığının korunması, koruyucu hekimlik, tıbbî teşhis, tedavi ve bakım hizmetlerinin yürütülmesi, sağlık hizmetleri ile finansmanının planlanması ve yönetimi amacıyla, sır saklama yükümlülüğü altında bulunan kişiler veya yetkili kurum ve kuruluşlar tarafından ilgilinin açık rızası aranmaksızın” işlenebilmesi mümkündür (KVKK 6/3)[10]. Bununla birlikte bu yetkinin de sınırları vardır.[11] İşte çalışma hayatı yönünden bu yetkinin aşılıp aşılmadığı ve devletin yukarıda belirtildiği haliyle kişilerin HIV statülerinin üçüncü kişiler tarafından öğrenilmesini önleme yükümlülüğünü yerine getirip getirmediği, temel noktayı oluşturmaktadır.

HIV statüsünün kişinin isteği dışında istihdam sürecinde öğrenilmesinin genelde iki görünümü vardır. Bunlardan biri HIV statüsünü de kapsayan sağlık taramasının işe giriş şartı olarak iş başvurusunda zorunlu tutulmasıdır. Test yaptırmamaya işverence itiraz edilmemesi halini veya test yaptırmama halinin fark edilmeme halini bir kenara koyarsak; kişinin bu durumda genelde iki seçeneği vardır. Ya işe başvurmaktan vazgeçecek ve istihdam ilişkisi hiç kurulmamış olacak ya da zorunlu tetkiki kabul edecek ve statüsünü işvereniyle paylaşmak zorunda bırakılacaktır. Diğer görünümü ise işin devamı sırasında zorunlu tutulan tıbbi tetkikler veya işyeri hekiminin veya özel sağlık sigortası poliçesi düzenleyen şirketin istihdam ettiği hekimin, kişinin sağlık verisine erişmesi sonucunda HIV statüsünün öğrenilmesi halidir.

Bu noktada Uluslararası Çalışma Örgütünün HIV/AIDS ve Çalışma Yaşamıyla İlgili Uygulama ve Davranış Kuralları isimli belgesinde ortaya konulan standartlara bakmak gerekir. HIV testi, ilk işe alınmada ya da iş akdinin sürmesinde bir ön koşul olarak kullanılmamalıdır. Çalışanlar için işe başlanmasından önce ya da düzenli aralıklarla yapılan rutin uygunluk testlerinde ise zorunlu HIV testine yer verilmemelidir.[12] Yani ne istihdam ilişkisinin kurulmasında ne de istihdam ilişkisinin devamında HIV statüsü belirleyici bir rol oynayabilir.

İşe giriş sırasında kişiden HIV negatif test sonucu ibrazı veya HIV taramasını da içeren test ibrazının zorunlu tutulması açık bir hak ihlalidir.[13] Bu şekilde işveren ve belgelere erişimi olan personel kişinin HIV statüsünü öğrenmekte, bilmektedir.  Seks işçiliği, pilotluk mesleğine kabul, emniyet teşkilatına polis veya bekçi olarak kabul, askerlik mevzuatına kabul için HIV taraması bir zorunluluktur. Sivil toplumda deri altı müdahale yapılan işler ve yaralanma riski çok yüksek olan işler haricinde enfeksiyon hakkında çalışma arkadaşları veya işverene bilgi verilmemesi gerektiği dile getirilmiş[14] ise de olası iş kazalarında veya iş kazaları sonrasında her türlü önlemi alma yükümlülüğü işverendedir. İşin devamı sırasında paylaşılması zorunlu olmayan bir bilginin işe girişte paylaşılmak zorunda olmaması, bu durumun mantıksal bir sonucu olacaktır.

Öte yandan seks işçileri açısından var olan zorunluluk hak odaklı bir tartışmaya muhtaçtır. Zira cinsel birleşme seks işçiliğinin doğasında varsayılsa bile korunmasız cinsel ilişki HIV’in tek aktarılma yolu değildir; öte yandan belirlenebilir durumda olmayan HIV aktarılamaz.[15] Buna ek olarak korunarak gerçekleştirilen cinsel ilişki zaten HIV aktarma ihtimalini neredeyse ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla seks işçisi ile cinsel ilişki yaşayan birinin “korunaklı alan” beklentisi seks işçisine statüsünü işvereni ile paylaşmayı zorunlu tutarak değil, kişilerin korunarak cinsel ilişkiye girmesinin sağlanması yoluyla karşılanmalı ve bunun imkanı da yaratılmalıdır.

Bir önceki paragrafta sayılanlar dışında kalan mesleklerde HIV araştırması, mutlak bir hak ihlalidir. Çünkü mevzuat açısından dayanağı da yoktur.

Temel haklardan sınırlanabilir nitelikte olanların (Örneğin özel hayat) sınırlanması belli şartlara tabidir.[16] Eğer kişinin mahremiyet hakkı, yani konumuz açısından HIV statüsünün mahremiyeti, mahrem bir bilgi olmaktan çıkacaksa bunun yasal bir dayanağı ve meşru bir amacının bulunması ve amaçla orantılı bir araçla gerçekleşmesi zorunludur. Yani kişinin statüsünün işveren tarafından öğrenilmesinin mevzuat açısından dayanağı olsa bile bu bilginin öğrenilmesini zorunlu kılan meşru bir gerekçe yoksa, artık bu bilginin işveren tarafından öğrenilmesi veya öğrenilmesine dönük uygulamalar hak ihlalidir.

HIV’le yaşayanlar açısından iş ilişkisinin devamı sırasında HIV statüsünün rıza dışı öğrenilmesi de ayrı bir sorun başlığı olarak ortaya çıkmaktadır. Bunların bir kısmı rastlantısaldır. Ama çoğu ya doğrudan ya da dolaylı olarak bir hak ihlalinin sonucudur. Kişisel yazışmaya erişim (Örneğin mail sunucusundan), tedavi süreçlerine ilişkin bilgiye erişim gibi özü itibariyle özel hayata saygı gösterilmesini isteme hakkının farklı yollarla ihlali, HIV statüsünün de istem dışı mahrem olmaktan çıkmasına neden olabilir.

Bir diğer sorun alanını ise işyeri hekimleri tarafından da kullanılan ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yönetimindeki MEDULA sistemi teşkil etmektedir. İşyeri hekimlerinin çalışanın kişisel sağlık dosyasındaki bilgileri gizli tutma yükümlülüğü, ihlali halinde yaptırımı olan yönetmelikten[17] kaynaklı bir yükümlülüktür. İşyeri hekimi de çalışanın HIV statüsüne dönük bir araştırma yapamaz. İşyeri hekiminin, onaya dayalı ve bu onayın kapsamını aşar biçimde kişinin tıbbi veri geçmişine erişerek, örneğin reçete geçmişine erişerek kullandığı ilaçlardan hareketle HIV statüsüne dair bilgi edinmesi, bu bilgi üçüncü kişiler veya işverenle paylaşılmasa dahi suçtur. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere MEDULA konusunun üzerinde durmak gerekir.

MEDULA, esas olarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından geliştirilmiş bir yazılımdır. Bu yazılım, elektronik ortamda, özel sigorta şirketleri de dahil olmak üzere sağlık hizmet sunucularının, kişisel sağlık verisine belirli durumlarda erişebilmesini sağlamaktadır. MEDULA kayıtları kullanılarak sağlık verisi geçmişine erişimde, mevcut uygulamaya göre erişilebilirlik kural, kısıtlı erişim istisnadır. Yani hak sahibi bu kayıtlara erişimin engellenmesi için özel bir başvuru yapmadığı müddetçe sağlık sunucuları bu veri geçmişine rahatça erişebilmektedir. Oysa hak temelli olan yaklaşım kısıtlı erişimin kural, tam erişimin rızaya dayalı bir istisna olmasıdır.[18] Sağlık Bakanlığı tarafından geliştirilen ve kişisel sağlık bilgilerinin depolandığı bir sistem olan e – nabız da benzer sorunları üretmektedir.

Bu parantezden tekrar istihdam sürecine dönersek. Yukarıda kısaca işe girişte statünün paylaşılmasının neden bir hak ihlali olduğuna değindik. Peki, HIV’le yaşayan kişi bu statüsünü paylaşmak istemediği veya paylaşma ihtimali ile karşılaşmak istemediği için iş başvurusundan vazgeçerse, bu bir hak ihlali olur mu? Burada işveren çalışanın işe girme talebini reddetmekte değildir; devlet de bu ilişkinin herhangi bir aşamasında bulunmamaktadır. O halde kişi kendi iş başvurusundan vazgeçti diye işvereni veya devleti hak ihlalinin sorumlusu olarak nitelemek konumuz açısından ne denli doğru olacaktır? İlk bakışta gerçekten de HIV ile yaşayanın iradi olarak işe başvuru sürecinden vazgeçmesi, kendi tasarrufu olması nedeniyle bir ihlal değilmiş gibi görünebilir. Ancak bu yanıltıcı bir bakıştır. Hak ihlallerine yol açan çoğu zaman temel haklara ilişkin prosedürlerin, böylelikle usuli güvencelerin üretilmemesi veya devlet tarafından politika ve yasa üretilmemesidir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı misyonunu “Çalışma hayatını düzenlemek ve denetlemek, işgücü piyasasının yapısal sorunlarını çözmek suretiyle büyümenin istihdama katkısını, istihdam ve işgücüne katılım oranını artırmak” olarak beyan etmekte, vizyonunu ise “Sosyal hukuk devleti temelinde emeğin ve hakkın esas alındığı, diyalog mekanizmalarının etkin bir biçimde işletilerek çalışma ahenginin hâkim kılındığı, uluslararası norm ve standartlara uyumlu, yenilikçi bir çalışma hayatı oluşturmak” olarak tanımlamaktadır.[19] Bu noktada da şunlar sorulmalıdır: Bakanlık, geçerli bir nedenden kaynaklanan ve yasal dayanağı olan bir zorunluluk olmadığı halde işverenlerin HIV testi istemesini engellemeye dönük bir mevzuat geliştirmiş midir? Bunu tespit etmek için denetleme görevlerini yerine getirmekte midir? Şayet bu prosedürleri uygulayan işverenler var ise bunlara karşı yaptırım mekanizmalarını hayata geçirmekte midir? Bu soruların hak temelli yanıtlarının verilemediği bir yürütme pratiğinde işverenlerin test uygulamalarını sürdürmeleri, kişilerin özel hayatlarına saygı hakkı konusunda pozitif yükümlülükleri olan devletin bu yükümlülüğünü yerine getirmediği ve  hak ihlalinin sorumlusu olduğu anlamına gelecektir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin HIV’le yaşayanların çalışma hayatlarına ilişkin önemli kararına (T.A.A. Başvurusu, B. No: 2014/19081, 1/2/2017) Mahkemenin internet sitesi üzerinden ulaşılabilmektedir.[20] İş ilişkisinin devamı sırasında HIV pozitif olduğu anlaşılan işçinin bu nedenle işten çıkartılmasını Mahkeme hak ihlali olarak nitelemiştir. Başvurunun ayrıntılarına bakıldığında ise başvurucunun 14/2/2005 tarihinde plastik boru ve profil imalatında faaliyet gösteren bir şirkette profil üretim operatörü olarak çalışmaya başladığı, 2006 Aralık ayında HIV tanısı aldığı, iş yeri hekimi tarafından başvurucunun tedavisinin yapıldığı Ege Üniversitesi Tıp Fakültesine 17/9/2008 tarihinde dilekçe yazılarak başvurucunun mevcutsa iş gücü kaybının değerlendirilmesinin, yasal düzenlemelere göre maluliyet oranının ve/veya ağır, tehlikeli işlerde çalışmasına engel herhangi bir tıbbi ya da yasal durumu olup olmadığının bildirilmesinin talep edildiği görülmektedir. Her ne kadar bu süreçlerde başvurucunun rızası ile bu yazışmaların yapıldığı belirtilmiş ise de bu örnekte olduğu gibi işin niteliğinin, başvurucunun statüsünün işyeri hekimi tarafından neden bilinmesini gerektirdiği ortaya konulabilmiş değildir. Dolayısıyla özellikle kalabalık ve işyeri hekiminin doğrudan işyerinde bulunduğu işyerlerinde, mahremiyet hakkına saygı ile ilgili farklı ve fazladan önlemler alınmasının bir zorunluluk olduğu görülmektedir.

Anayasa Mahkemesi kararında, “Yargıtay ve İş Mahkemesi kararlarında, hastalığın "bulaşıcı" olması hususuna odaklanılarak bu riskin gerçekleşmemesi için tek çözümün başvurucunun iş yerinden uzaklaştırılması olduğu kabul edilmiştir. Ancak söz konusu kararlarda işverenin, iş yerinde başvurucunun diğer çalışanlar yönünden risk oluşturmayacak bir başka pozisyonda çalıştırılması imkânları hakkında değerlendirme yapması yükümlülüğü olup olmadığı ele alınmamıştır.” tespitini yapmıştır (§ 99). Bu yaklaşımın hak temelli bir yaklaşım olduğu ve önerdiği çözümün de meşru bir dengeyi gözettiği açıktır. Ne var ki bu başvuru özelinde sürece bir bütün olarak bakıldığında, sırf işin yürütülmesi esnasında maket bıçağı kullanıldığı öne sürülerek HIV’le yaşayanın işveren tarafından işyerinin farklı bir pozisyonunda çalışmasının önerilmesi, ayrımcılığı önlemenin en önemli aracı olan eşitlikçilik yaklaşımını tam karşılamamaktadır. Öte yandan HIV’in sosyal ortamda bulaşma ihtimalinin olmadığının; ayrıca yukarıda açıklandığı üzere B = B kuralının bilimsel bir veri olarak kabul edildiğinin yani statüsü pozitif olan kişideki HIV seviyesinin, kullanılan antiviral tedavi ile belirlenemeyecek seviyeye gelmesi halinde HIV’in aktarılmadığının, içtihat niteliğindeki mahkeme kararlarıyla da daha görünür ve bilinir kılınması gerekmektedir.

HIV’in açığa çıkmasından bu yana tıp disiplininde yaşanan gelişmeler artık hak sınırlamalarında bir gerekçe olarak ileri sürülen “meşru amaç” olgusunu, HIV’le yaşayanların haklarının sınırlanması için devletlerin sığındığı bir gerekçe olmaktan çıkarmıştır. Tedavi olanaklarının insanlığı getirdiği aşama HIV’i bir sağlık sorunu olmaktan çıkarmıştır.

Üretilen homofobik/transfobik nefret söylemi, motivasyonunu zaman zaman HIV ile “eşcinsellik” arasında kurduğu ilişkide aramaktadır. Aynı iddia hivfobinin gerekçesi olarak da sunulmaktadır. Ne var ki tarihsel arka planı ile birlikte ele alındığında HIV’le yaşayanlara dönük damgalama ve ayrımcılığın, sanki HIV kişilerin cinsel yönelimi veya cinsiyet kimliği ile ilişkili bir statüymüşçesine homofobi ve transfobi ile beslenerek güçlenmesi, devletlere özellikle pozitif yükümlülük alanında yeni sorumluluklar yüklemektedir.

HIV’e bağlı ayrımcılık ve damgalanma ve bunun yarattığı hak ihlalleri ile mücadele bir kamu politikası eşliğinde yürümeli; özellikle HIV’le yaşayanların çalışma hayatı alanında yaşadığı sorunlar, yalnızca istihdam ilişkisinin devamı sırasındaki ihlalleri değil ama bununla birlikte istihdam sürecinin başlangıcından önceki dönemlerdeki ihlalleri kapsayacak biçimde bütüncül bir hak politikası ve buna bağlı parlamento düzeyinde kodlaştırılacak mevzuatla önlenmelidir.

İşverenlerin ve özellikle şirketlerin bu konudaki ayrımcı muameleleri mali yaptırımlara da tabi tutulmalı; bir bütün olarak işverenlerin uymak zorunda olduğu temel kurallar ortaya konularak yaygınlaşmalıdır.

* Bu yazı, Avrupa Birliği'nin mali desteği ile hazırlanmıştır. İçeriğin sorumluluğu tamamıyla KAOS GL’ye aittir ve AB’nin görüşlerini yansıtmamaktadır.

lgbti-esitligi-icin-kat-edilecek-cok-mesafe-var-yayini-turkcede-1


[2] https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Isgucu-Istatistikleri-Mart-2021-37481

[3] https://www.amerikaninsesi.com/a/issizlikte-tuik-ve-diskten-farkli-rakamalar/5537481.html

[4] https://hsgm.saglik.gov.tr/tr/bulasici-hastaliklar/hiv-aids/hiv-aids-liste/hiv-aids-istatislik.html

[5] https://pozitifdayanisma.medium.com/fark%C4%B1nda-ol-%C3%B6nyarg%C4%B1lar%C4%B1-de%C4%9Fil-dayan%C4%B1%C5%9Fmay%C4%B1-destekle-b3fa0143122e

[7] https://kaosgldernegi.org/images/library/o-zel-sekto-r-2020.pdf, Hazırlayanlar: Prof. Dr. Mary Lou O’Neil, Dr. Reyda Ergün, Dr. Selma Değirmenci, Dr. Kıvılcım Turanlı, Doğancan Erkengel

[8] Defne Güzel, Kerem Dikmen, sf 14.

[10] https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.6698.pdf

[11] Yönetmelikte belirlenen çerçeve için: https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/07/20130720-10-1.doc

[13] https://pozitifyasam.org/ev-is-ve-sosyal-iliskiler-ev-iliskileri/

[14] https://pozitifyasam.org/ev-is-ve-sosyal-iliskiler-ev-iliskileri/

[15] B = B açıklaması için: https://www.pozitifiz.org/post/b-b-belirlenemeyen-esittir-bulasmayan-ne-demek

[16] https://rm.coe.int/16806f15ae, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Kapsamında Özel Hayata ve Aile Hayatına Saygı Gösterilmesi Hakkının Korunması, Ivana Roagna, sf 34

[17] https://www.mevzuat.gov.tr/File/GeneratePdf?mevzuatNo=18615&mevzuatTur=KurumVeKurulusYonetmeligi&mevzuatTertip=5

[18] Aynı yönde: https://anayasagundemi.com/2020/06/23/forum-pride2020-enes-salar-ve-erkin-akbay-hiv-aids-ekseninde-ise-alimda-ayrimcilik/

[19] https://www.csgb.gov.tr/bakanlik/hakkinda/misyon-ve-vizyonumuz

[20] https://www.anayasa.gov.tr/media/3958/2014-19081.pdf


Etiketler: insan hakları, nefret suçları, çalışma hayatı, sağlık, hiv
nefret