10/05/2022 | Yazar: Sa Bahattin

Geçirdiğim saatler boyunca aklımı şu sorular meşgul etti: Adana böyle bir yer miydi? Yani evet 20 yıl önce böyleydi, ama hâlâ böyle bir yer miydi? Biz Gezi ile bir sıçrama yaşamamış mıydık? İnsanlar artık LGBTİ hareketine artık daha sıcak bakmıyorlar mıydı?

Hüzünlü 1 Mayıs korteji Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Aslında bu yazıyı bir hafta önce yazmalıydım. Ama seyahat halindeydim ve bilgisayarım yoktu. Nihayet ofise döndüm. İçimdeki öfke ve kırgınlık biraz dinmiş olsa da, bağlanmış kabuğun altındaki yarayı görebiliyorum hâlâ. Kötümser olduğum için de değil üstelik; bir daha o yaranın kimsede olmamasını dilediğim için. Onu zihnimde diri tutarak yapabiliyorum çünkü bunu. Bildiğim başka bir yok yok.

1 Mayıs’ta doğduğum şehirde, Adana’daydım. Bayram ziyareti için gitmiştim. Hazır oradayken 1 Mayıs yürüyüşüne, korteje katılmayı düşündüm. Birkaç arkadaşıma birlikte gitmeyi teklif ettim. Kabul etmediler. Ben yalnız da olsa gitmek istedim. Orada beni bağrına basacak bir-iki feminist grup bulurum herhalde diye düşünmüştüm. Yanılmışım…

Alana girdiğimde hiç kimseyi tanımadığını fark ettim. Yıllar önce (sanırım 2013’tü) Çukurova Eşcinsel İnsiyatifi olarak katıldığımızda ne çok eğlendiğimizi, çevreden ne denli olumlu tepkiler aldığımızı, ne kadar güçlü hissettiğimizi hatırladıkça heyecanlanıyor, o anların bir benzerini yaşamak için arzu ve güç duyuyordum.

Alandaki yalnızlığımı henüz tam anlamıyla idrak edememiştim. Birazdan olacaklardan habersizdim yani. Evdeki eski bir uçurtmadan kotardığım gökkuşağı renkli bezimi çantamda tutuyordum. Şöyle biraz yürürsem, tanıdık birilerine rastlayacağım umuduyla harekete geçtim.

Bir süre sonra Öğretmenler Sendikası altında toplanmış bir grup gördüm. Bu gruptan biri diğer arkadaşlarına döviz dağıtıyordu. Dövizlerden birinde “Homofobik Cinsiyetçi Eğitime Hayır” gibi bir şeyler yazıyordu. Bunu görünce heyecanlandım tabii. Dövizi tutan kişinin yanına gittim. Kendim de akademisyen olduğumdan böyle bir sendika ile yürümemin çok da abes olmayacağını varsaymıştım. Dövizi tutan hanımefendiyi tebrik ettikten sonra, onlarla yürüyüp yürüyemeyeceğimi sordum. O dövizi ben taşırsam yürüyebileceğimi söyledi. “Seve seve” dedim. Ben de size biraz renk katayım diyerek çantamdaki gökkuşağı renkli kumaşı çıkarıyordum ki “Yo, yo, bu olmaz” gibi bir sesle irkildim. “Nasıl yani? Sizin taşıdığınız dövizle aynı anlama geliyor bu” dedim ama o kişi bana “Yok, bunu yönetime sormam gerekir. Öyle bir bayrağı burada taşıyamayız” deyince birden bir zaman makinesine atlamış ve ergenlik çağıma, “topluk” dönemlerime ışınlanmış gibi hissettim. Üzülmüştüm, kızamamıştım bile. Ben oradan ayrılırken, arkadan, biraz önce dövizleri dağıtan arkadaşın “Gel Gel” dediğini duydum. “Yok, bu tavırdan sonra artık sizinle yürümem” diyerek uzaklaştım.

Kalbim kırılmıştı. Boğazım düğümlenmişti. Düpedüz cehaletle yüzleşmiştim. Tokat yemiş gibiydim.

Sonra kampüs cadılarını gördüm. Erkek beyanlı bir cinsiyet kimliğim olduğundan belki kabul görmem diye düşündüm. O yüzden yaklaşamadım.

Bundan yaklaşık 8-9 yıl önce birlikte yürüdüğümüz feminist kolektifi bulduğumda önlerinde Kadın Meclisleri ve LGBTİQ Meclisleri’nden oluşan karma bir grup olduğunu fark ettim. Nihayet birazcık gökkuşağı rengi görmüştüm. Gökkuşağı bayraklarını taşıyanların yanlarına gittim, sohbete başladık. Bu meclisler hakkında hiçbir fikrim yoktu. İyi ya da kötü; varlıklarını dahi yeni öğreniyordum. Ama bu benim için çok önemli değildi. Benzerlerimle bir arada olursam, birkaç da slogan patlatırsak her şey yoluna girecek diye düşünüyordum.

Öyle olmadı.

Homofobi, transfobi ya da cinsiyetçilik karşıtı hiçbir slogan atılmıyordu. Aniden aramıza üç kişi daha katıldı. Bu yeni gelenlerden biri “Alandaki tek lubunya kortejinin bu olup olmadığını” sordu. Ben de “Sanırım sadece burası” diyerek gülümsedim. Moralimi yüksek tutuyor, biraz önce yaşadıklarımı şahsi deneyimler olarak karanlık tarihime gömmeye çalışıyordum.

Yeni katılanlar da gruba pek bir enerji sağlayamadılar. Ben yerimde duramıyor “Kadın Cinayetleri Politiktir”den sonra, tek başıma dahi olsa “Trans Cinayetleri Politiktir” demekten kendimi alamıyordum.

Bir noktada, gruptaki lezbiyenlerden birinin “Lezbiyen Mezbiyen Var Öyle Bir Şey” şeklinde bir sloganı mırıldandığını duydum. Hemen ona eşlik edip yüksek sesle tekrarladım. Çevremizdeki feministlerin bundan pek hoşlandığını söyleyemem.

Sonrasında “Susma Haykır! Eşcinseller Vardır!”ı denedim. Kendimiz dışında kimseden destek almadık.

Biraz önce bize katılan gizemli üç kişi sıkılıp ayrıldılar. Ben yine de iyi bir şeyler olacağına inanmak istiyordum. “Dünya yerinden oynar, kadınlar özgür olsa” sloganını takiben “Dünya yerinden oynar İBNEler özgür olsa!” diye bağırdığımda, sanki isteğim dışında soyundurulmuş ve acımasız bir şekilde ortalığa bırakılmış gibi savunmasız hissettim kendimi. Çevremde kahkaha sesleri yükselmişti. 90’ların yükselen akımı “Eşcinseller ancak komik olabilirler” geri gelmişti. Utanmıştım. Çok utanmıştım. Bu sırada, yürüyüş alanındaki polislerden birinin “İyi ki oruçluyum, yoksa ben yapacağımı bilirdim” gibi bir cümlesi kulağıma çalındı. Ne yapmak istediğini merak ettim.

Ama kopan o kahkaha tufanından sonra benim için sesli mücadele bitmişti. Artık sadece orada bulunarak var olacaktım. Elimdeki gökkuşağı bayrağını sallayarak, nefret için, destek için, yargılama, utandırma yahut sevindirme, gücendirme için; o sırada kim bir LGBTİQ+ bireye ne yapmak isterse onu yapabilsin diye açık ve görünür bir hedef olarak orada bulunacaktım.

Orada da kaldım. Alan büyük oranda boşalıncaya kadar.

Bir noktada, heyecanla gelen orta yaş üstü bir beyefendinin gökkuşağı bayrağımı tutup indirirken “Ne bu?!” diye soruşuna tanıklık edinceye kadar. Kötü bir niyeti olmayan, sadece hassasiyetlerimizden, yaşadığımız korku ve endişelerden haberi olmayan biriydi. Onu sonradan anlayacaktım. Neyse ki, o bayrağa müdahale ederken korkudan yüreğim ağzıma gelse de, serinkanlı davranmış, sorduğu sorulara ağırbaşlılıkla cevap vermiştim.

Sonrasında eve geldiğimde ağlamak istediğimi fark ettim. Gözlerimin çevresinde bir ağırlık birikmişti. Ama ben filmler dışında ağlayabilen biri değildim.  Ağlayamadım.  

Kalbimin kırıklığı ertesi gün de devam etti.

Geçirdiğim saatler boyunca aklımı şu sorular meşgul etti: Adana böyle bir yer miydi? Yani evet 20 yıl önce böyleydi, ama hâlâ böyle bir yer miydi? Biz Gezi ile bir sıçrama yaşamamış mıydık? İnsanlar artık LGBTİ hareketine artık daha sıcak bakmıyorlar mıydı?

Sorular akın akın geliyor, cevaplarsa acı bir gerçeği fısıldıyordu: Durmak, gerilemektir! 2013 yılında o güzelim yürüyüşü yaptıktan sonra her yıl 1 Mayıs’ta bulunmak için biraz daha özverili davranmalıydım. Etrafımdaki insanları organize etmeliydim. O günkü özgürlüğümüzün böyle çabucak elimizden alınmasına izin vermemeliydim…

Sürekli hiç bitmeyen bir mücadele idi bizim varlığımız. En azından kendi zavallı ömrüm boyunca da böyle olmaya devam edecek gibiydi.

O halde, her muhalifin ağzına sakız olmuş, ama ancak LGBTİ+’lar gibi, her devrin ötekisi olmuş olanların yürekten söyleyebileceği gibi (şunu unutmamalıydım): “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!”dı.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: insan hakları, çalışma hayatı
Dijital