08/12/2013 | Yazar: Rahmi Öğdül

İçimizdeki tanıdık yabancıları çemberin dışına ittik, dolapların içine tıktık. Ve bu biçimsiz lekeler saklandıkları dolaplardan firar edince çok korkutuyorlar bizleri.

İçimizdeki tanıdık yabancıları çemberin dışına ittik, dolapların içine tıktık. Ve bu biçimsiz lekeler saklandıkları dolaplardan firar edince çok korkutuyorlar bizleri. 
 
İçimizdeki Yabancılar: Kusura Bakmayın Çok Değiştim!
 
Piyasanın dışı var mı? Dolayısıyla piyasa dışı sanat mümkün mü? Bu soruyu soran bir panel düzenlendi geçen hafta Kadıköy Taksav’da. Katılımcıları arasında ben de vardım. Önce piyasanın ne olduğunu tanımlamak gerekiyor galiba. Günümüzün mevcut kapitalist ilişkilerine bir bütün olarak piyasa diyebiliriz; pazar ilişkilerinden tutun da ev içlerine, insan ilişkilerine dek sızmış her türlü kapitalize olmuş ilişkiyi tanımlamak için kullanabiliriz piyasayı. Şirketleşen bireylerin her biraya gelişleri, ister evlilik olsun ister başka türlü birliktelikler olsun piyasanın yeniden üretildiği bir ortam yaratıyor. Foucault tanımı genişletip dispozitif olarak adlandıracaktı tüm bu ortamı, yani özneleri üreten makine.  İktidarın davranışlarımızı, beden dilimizi, düşüncelerimizi yararlı olduğunu düşündüğü bir doğrultuda yönetmek, denetlemek ve yönlendirmek için pratikler, bilgiler, önlemler bütünü. Bu ilişkilerin dışında bir başka yaşam mümkün mü? diye de sorabilirdik soruyu. Ertuğrul Akgün’ün moderatörlüğünde düzenlenen panel ister istemez bir bütün olarak piyasanın nerelere sızdığı, sadece sanatı değil, tüm yaşamı nesneleştiren ve metaya dönüştüren bir ortamın sorgulanmasını gerekli kılıyor. Panele katılan Kamusal Sanat Labaratuarı’ndan Niyazi Selçuk, sanatın parlak yüzeyinin altında yatan kirli kapitalist ilişkileri açık eden eylemlerinden söz etti. İpek Çankaya içinde yer aldığı, hiç bir kuruma dayanmayan, kâr amacı gütmeyen bağımsız bir sanat girişimi olan halka sanat projesi’nin nasıl ortaya çıktığını ve bağımsız sergiler, atölyeler, sanatçı rezidans programlarıyla bir “dışarısı” yaratmanın mümkün olabileceğini anlattı.

Mevcut ilişkilerle örülmüş bir şimdinin içerisinde dışarısını hayal etmek giderek güçleşiyor. Çemberin içi ya da dışı tartışmalarını İ.Ö. 5. yüzyıla, Parmenides’e kadar uzatmak mümkün. Parmenides sadece akıl yoluyla ulaşabileceğimiz bir hakikat çemberi tasarlamış ve bu çemberi bölünmez, hareket etmez bir varlık olarak düşünmüş ve “Bir” adını vermişti bu ontolojik hakikat çemberine. İktidarın tekçi anlayışıyla karşılaşıyoruz burada. Varlığı tekleştiren anlayışla. Tüm çokluk, değişim, dönüşüm çemberin, yani varlığın dışına sürülmüştü, yani sanıların dünyasına. Tekçi anlayışa göre tasarlanmış çemberin dışındaki her türlü olası yaşamı bir sanı olarak düşünen iktidarın uygulamalarıyla örtüşüyor bu. Kendi ilişkilerini çemberin içinde sonsuza kadar dondurduğu sanısına kapılan iktidardır oysa.

Çemberin dışına sürdüğümüz çokluk, değişim, dönüşüm içimizde olmasın sakın! Kendimizi de hakikat çemberine göre yeniden üretirken, barındırdığımız her türlü çokluğu bastırdık ve tekçi bir anlayışla kurduk kendimizi ya da iktidarın çemberini geçiriverdik sırtımıza. Julia Kristeva, ‘Strangers to Ourselves’ (Kendimize Yabancılar) kitabında tam da bu noktaya değiniyor; içimizdeki yabancıyı ya da çokluğu dışsallaştırarak dışarıdaki bir yabancıya dönüştürdüğümüz bir bilinçdışı süreçten söz ediyor Kristeva. Tekçi bir anlayışla kurarken kendimizi, içimizdeki tüm yabancıları çemberin dışına öteledik (bkz R. Kearney, Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar, Metis).

İçimizdeki tanıdık yabancıları çemberin dışına ittik, dolapların içine tıktık. Ve bu biçimsiz lekeler saklandıkları dolaplardan firar edince çok korkutuyorlar bizleri. Soyut dışavurumcu ressam Mark Rothko’nun ölümünden önceki son tuvallerinde özgürce süzülen, bulutumsu, biçimsiz figürler görünmeye başlamıştı. “Sanatçı artık kapitalist sistemi yüceltme isteği duymaz ve bilinmeyene gizemli bir yolculuktan başka bir dileği yoktur” diye yazıyordu Vernon H. Minor Sanat Tarihinin Tarihi kitabında (Koç Üniversitesi Yayınları). Ve içindeki tanıdık yabancılara doğru çıktığı bu tehlikeli yolculuğu sanatçı, bileklerini keserek sona erdirdi. Tehlikeli doğumlarda doktor doğum yapanın yakınlarına şu soruyu sorar: Anneyi mi yoksa bebeği mi kurtaralım? Rothko’nun durumunda anne ölmüş, bebek kurtarılmış oldu.

Bazen de içimizdeki tanıdık yabancılardan kendimizi doğururuz, eski kimliğimizi deri değiştirmiş bir yılan gibi geride bırakırız ve Oscar Wilde’ın durumuna düşebiliriz: “Kusura bakmayın çok değiştiğim için sizi tanıyamadım.” Wilde’ın bu deyişini halka sanat projesi, Orhan Cem Çetin’in editörlüğünde hazırladıkları bir serginin başlığına taşımış. Sergide, Sezgi Abalı Attal’ın “M.G.’nin Unuttuğu Hayatı” adlı yerleştirmesiyle, Yaşar K. Canpolat’ın sekiz parçadan oluşan “İsimsiz” adlı fotoğraf serisi ve Gözde Güngör’ün “Mono No Aware” üst başlığını taşıyan üç fotoğraf çalışması yer alıyor. Sergi bellek teması etrafında dönse de hangi bellek sorusunu soruyoruz ve içimizdeki tanıdık yabancılarla temasa geçmenin yaratıcı yolculuğunu hissediyoruz. “Huzursuzluk verici yabancılık aklın huzurlu topraklarına ayak basar… Bu andan itibaren kendimize yabancı olduğumuzu fark ederiz; başkalarıyla birlikte var olmayı deneyebileceğimiz zemin tam da budur” diyordu Kristeva. Dışarısının içeri sızarak hakikat çemberinin parçalandığı âna dikkat çekiyor.

Not: Orhan Cem Çetin editörlüğünde düzenlenen “Kusura Bakmayın Çok Değiştiğim İçin Sizi Tanıyamadım” adlı fotoğraf ve yerleştirme sergisi Kadıköy halka sanat/ galeri’de Aralık ayına kadar açık kalacak.

Etiketler: kültür sanat