21/01/2011 | Yazar: Murat Köylü

Matem, politik de bir süreç. Yasın kim için, neden, nasıl ve kiminle tutulacağını iktidar ilişkileri belirler.

Murat Köylü | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Murat Köylü

Matem, politik de bir süreç. Yasın kim için, neden, nasıl ve kiminle tutulacağını iktidar ilişkileri belirler. Ulus devlet, din, aile, bilim, sektör ya da herhangi bir ideoloji bunu yapabilir. Yas, öyle çok bilinçli bir duygudurumu değilmiş gibi gözükür. Oysa son derece kontrollü ve önden hazırlıklıdır. Sadece duygusal değil, bir o kadar da rasyonel ve mantıklıdır. Genellikle “bizden” saydıklarımızın matemini, hem de samimiyetten ödün verircesine bir tutku ile tutarız. Yas, kimliğimizin bir parçası olur. Bazense, aslında neyin yasını tuttuğumuzu bile bilmiyoruz, bununla gerçekten ilgilenmiyor ve bunu düşünmüyoruzdur. Kısacası yas; kimin “makul” olup, kimin olmadığının belirlendiği, böylece kimliklerin ve önem derecelerinin sahnelendiği bir kurgusal zaman/mekanda geliştirilir. Bazı matemler ise iktidar tarafından yönetilen özenli bir şiddet ile tutulmaz, görmezden gelinir.

Türkiye Cumhuriyeti Hrant Dink’i öldüreli 4 seneyi geçiyor. Başarı ile sonuçlanan son Ermeni katliamı, ülke tarihindeki kapkaradeliklerden biri olarak kalmaya devam ediyor. Bu delikten hiçliğe adalet, umut ve vicdanlar sürükleniyor. Cinayeti işleyen ve ona göz yuman devlet şaşırtmıyor. Tüm patalojik bencilliğine ve benmerkezciliğine rağmen, işlediği bu cinayeti sahiplenmiyor. Bir yurttaşını öldür(t)en, sonra da katil ile fotoğraf çektir(t)en, utanmayıp bir de bu resmi yayımlayan bir yapı bu. Pek sevilen “bayrakları bayrak yapan üzerlerindeki kandır” sözü, o resimle kanıtlaşarak yaşamlara bulaşmaya devam ediyor.
 
Böylesine bir devlet, tabii ki yok ettiği canlının matemini tutmaz. Tam tersine, yıllar süren etkisiz mahkeme süreçleriyle, beklentilerimizi zaman aşımına uğratmaya çalışıyor. Devlet bu manipülasyonu sadece ordusu, polisi, yargısıyla değil, tabii ki yürütmesi ile de yapıyor. Ne sekiz senedir tek başına iktidarda olup bir taş atımı yol alamayan “delikanlı” reformist parti; ne de kronik başarısız liderini politika ahlakı ile değil apışarası ahlakı ile devirebilmiş anamuhalefet partisi bu meseleyi sahiplenmiyorlar. Bunu yapmaları için, öncelikle geride kalanların yasına ortak olmaları gerek. Yas tutmak, bir açıdan –bazen de acımasızca- kendini sorgulamak demek. İktidar odaklarının, medyanın ve toplumun genelinin bu cinayeti sahiplenebilmesi, kendileriyle hesaplaşmaları ve yüzleşmeleri anlamına da gelecek. Evet, matemin zorlu yol arkadaşıdır sorgulamak ve özeleştiri. Ne yazık ki bu coğrafyada eleştirinin esamesine az rastlanır. Ancak değişimin, dönüşümün ve paylaşımın şifresi, kendimize tuttuğumuz aynada gizlidir şüphesiz ki.
 
Hrant Dink’in öldürülüş yıldönümü ile ilgili gittiğim söyleşide, Dink’in arkadaşlarının umut ve sabır ile “hâlâ” yas tutmaya devam ettiklerini görüyorum. Rengarenk bir yas bu. Onunla ya da birbirleriyle tanışmamış olanlar bile, sahip çıkıyorlar. İktidara rağmen ve ona inat; unut(tur)muyorlar. Bu inadı paylaşmak, güzel günler görmeyi beklemek; herhalde en doğrusu. Biliyoruz ki matemin üzerini örtmek ve içe kapanık karamsarlık iktidarın işine gelir. Devlet ve karamsarlık, düşlerimizi köreltir, onları unutmamıza neden olur. Bu yüzden hesaplaşıp yüzleşmedikçe yasları tüketmemek, birbirimizin yasını tutmayı öğrenmek gerekir.
Söyleşi boyunca, düşüncelere daldım: İktidarın işlediği cinayetler sadece Hrant Dink’in, Uğur Mumcu’nun veya diğer “önemli” kişilerin, politik figürlerin meselesi değil; hepimizin meselesi. Devlet tarafından yok edilen, en temel hakları görmezden gelinen varlık herhangi bir kimlikteki insan, sokaktaki kedi, bir dere ya da başka birşeyler de olabilir. Burada yitirilen sadece bir can değil, onunla birlikte eşitlik ve demokrasi kültürü, kolektif varlığa olan güven, özgürce bir arada yaşamaya olan inançtır. Belki de asla ulaşamayacağımız, işin en verimli kısmının da bu ulaşılamazlık olduğu, ortak bir ufuk idealidir kaybedilen. Toplumda mevcut olan hiyerarşik, militer ve eşitsizlik üreten yapı değişmedikçe, en “bana bir şey olmaz” diyenlerimiz bile her an kendisini namlunun diğer ucunda bulabilir. Gözleri tamamen kapalı, sorgulanamaz, yargılanamaz bir bürokrasi ve toplum, herhangi birimizi  savunageldiğimiz o güvenilir kalenin dışına, görmezden geldiğimiz “ötekilerin” arasına ufacık bir darbe ile savurabilir. Sevgilimiz, dostumuz, çocuğumuz, köpeğimiz, sağlığımız, ideallerimiz, kişiliğimiz denetimsiz iktidarlar tarafından her an bir angaryaya, anlamsız takıntıya, bir teferruata dönüştürülebilir. Bu mevcut yapı ile yüzleşmek ve onu iyileştirmekte ortaklaşmak gerekir. Birbirimizin yaslarında buluşmamız gerektiği gibi.
 
Bitti ve dışarı çıktım. Her zamanki gündelik rüzgarlara kapılmış İstanbul, birkaç dakika içinde içerinin yalın, ağır ve hiç gitmeyecekmişçesine gururlu ifadesini dağıttı. Herhalde toplantıdan alışmış olacağım, dışarıdaki yüzlerde de o ifadeyi aradım. Sanki artık hedeflenmesi gereken tek bir şey vardı: Dink’in katillerini –Genelkurmay Başkanlığı’ndan ve nefret söylemi yayan medyadan başlayarak- teker teker yargılamak. Oysa dışarıda bunun dışında her ama her şey yapılıyor gibiydi. Yas? Ondan eser kalmamıştı. Dışarıda yas, sadece tüketilen geçici hazlara duyulan yamyamca bir saygı ve bağımlılık olabilirdi. Sanki toplantıdaki boyut, sokakta, herkes ile birlikte bizden de çalınmıştı. Bu yoksa iyi bir şey mi, diye düşünürken, her attığım adımda kulağıma yeniden çalınan bir söz dikkatimi çekti: Ali Sami Yen (betonarme olan) yıkılıyor ve insanlar her yerde, bunun yasını tutuyor. Sonrasında ise bu yas; başbakanı yuhalamak, oradan ayrılmasına neden olmak ve özür dileme(me)/siz/biz klişeleri çerçevesinde politize oluyor. Bu da hiç yoktan iyidir, diyelim.
 

Etiketler: yaşam, siyaset
Nefret