18/09/2012 | Yazar: Rahmi Öğdül

Her şey aklın süzgecinden geçirilerek tasarlandığını sanıyoruz, insan aklının ve gücünün yetmediği yerde yaratılışçıların akıllı tasarımı giriyor devreye. Oysa doğa irrasyonel olarak göz ardı ettiğimiz müdahalelerle toplumsal olayları tetikliyor, hızlandırıp yavaşlatabiliyor, yönünü değiştirebiliyor.

Doğanın bir aktör olarak toplumsal olaylara muadil olduğu nedense aklımızın ucundan geçmez. Tarihi insanların kendi iradeleriyle yaptığına dair oldukça belirlenimci bir anlayışa sahibiz. Her şey aklın süzgecinden geçirilerek tasarlandığını sanıyoruz, insan aklının ve gücünün yetmediği yerde yaratılışçıların akıllı tasarımı giriyor devreye. Oysa doğa irrasyonel olarak göz ardı ettiğimiz müdahalelerle toplumsal olayları tetikliyor, hızlandırıp yavaşlatabiliyor, yönünü değiştirebiliyor. Fransız volkan bilimciler 1789 Fransız Devrimi’nin üstelik çok uzaklardaki bir doğa olayından etkilendiğini, doğanın bir aktör olarak bu büyük toplumsal olayı tetiklediğinden söz ediyorlar. Feodal düzenin yıkılmasında doğanın payını unutmayalım.

İklim değişir, devrim olur gibi basit bir sonuca varmak istemiyorum ama toplumsal olayların biçimlenmesi sırasındaki önemli faktörden biridir doğa. Kemal Burkay’ın şiirindeki gibi “İklim değişir Akdeniz olur”, kim bilir? Doğanın bir aktör olarak Fransız Devrimi’ne büyük katkısı olduğu söylüyor volkan bilimciler. Kaos kuramının meşhur kelebek etkisiyle örneklediğine benzer bir olay gerçekleşiyor devrimin çok öncesinde. Bu kez yine dünyanın öteki ucunda bir kelebek kanat çırpıyor, bayağı gümbürtülü bir kanat çırpışı, yanardağlar patlıyor. 1783 yılında Japonya’nın merkezindeki Asama Dağı ve İzlanda’nın güneyindeki Laki Dağı faaliyete geçiyor ve bu iki volkan, binlerce kilometrelik uzaklığa ve altı yıllık bir araya rağmen 1789’daki Fransız Devrimini tetikliyor. Volkanik patlamalar atmosfere çok büyük miktarda kükürtlü kül karışmasına ve böylece kısmen de olsa güneş ışınlarının Dünya’ya ulaşmasını engelleyerek iklimin geçici olarak soğumasına yol açıyor.

Jean Starobinski Özgürlüğün İcadı adlı kitabının ‘Don’ başlıklı bölümünde 1788-89 kışının çok soğuk geçtiğinden söz ediyor (Çev. Haydun Bayrı, Metis): “Venedik’teki lagün donmuştu: karşıdan karşıya yürüyerek geçiliyordu. Paris’te ise buzlar Seine Nehrini tıkamıştı” Fransa’da bir önceki yaz ürün kıt olmuştu. 1789 kışı halk acı çekmekte, endişe içinde kıvranmaktadır. Taşrada çıkan isyanlar yağmalamalara sahne olmuştur.

1789 yılında doğanın altüst oluşu ile toplumsal tarihin alt üst oluşu arasında bir çakışma yaşanıyor. Dolu, fırtına ve don doğal bir afetten çok daha fazla şey ifade ediyordu. Kurumların çöküşü, halkın sefaleti doğa düzleminde kendini dışa vuruyor, doğa salt bir dekor olmaktan çıkıyordu, toplumsal olayları tetikleyen bir aktör olarak tarihte yerini alıyordu. İlkbaharla birlikte evrensel bir yenilenme umudu yeşeriyordu zihinlerde. 

Resimlerinde insani anlatıların merkeze yerleştirildiğini, doğanın ise bu merkezi konunun bir dekoru, eklentisi, aksesuarı olarak kıyıda yer aldığından söz etmiştim eski yazıların birinde. İnsani anlatılar ana metni (ergon) oluştururken, doğa bir dip not (parergon) olarak görünmez kılınıyor. Oysa 1789 devriminde, tasvirlerde dip-notlaştırılarak görünmez kılınan doğanın tüm toplumsal sahneyi kapladığını görüyoruz. Sadece fiziki doğanın değil, bastırılmış insan doğasının da ana metni işgal ettiğini ve toplumsal bir dönüşüme yol açtığına tanıklık ediyoruz. Bir dip not olarak görünmezleştirilen yoksul halk kitleleri devrim sırasında ana metne dönüşüveriyorlar.  

1789 ile 1794 tarihleri arasında yoksul halk kitlelerinin şenlikli ayaklanmaları zirveye ulaşıyor. Bastırılmış olan, bir volkan gibi patlıyor. 1789’da Versailles Sarayı’na yürüyen, davul çalan bir kız çocuğunun başını çektiği ve çoğunluğu kadınlardan oluşan kalabalık geri dönerken, sokakları bir şenliğe dönüştürmüştü örneğin. Sokaklarda dans eden, devrim şarkıları söyleyen, yiyip içen halk devrimi bir karnavala dönüştürürken, açığa çıkan enerji toplumu ayrıştıran kalın duvarları yerle bir ediyordu. Paris’in geçirdiği dönüşümlerin ressamı Hubert Robert, 1789 Salon’unda sergilenen ‘Bastille’in Yıkılışı’ tablosunda dip notların nasıl da bir yüzey dalgasına dönüşebildiği tasvir eder.

Arazi sanatçısı Walter De Maria 1960’da “Ben doğal afetleri seviyorum” diye yazıyordu, “bence doğal afetlere yönelik bakış açımız yanlıştır. Gazeteler bunların hep kötü olduğunu yazar. Yazık!” Doğa, yabani bir at gibi, üzerinde tahakküm kurmaya çalışan sürücüsünü atmaya çalışıyor üzerinden. Bastırılmış olan dip akıntıları yüzey dalgasına dönüştüğünde hep birlikte yeniden icat edeceğiz özgürlüğü.
 

Etiketler: kültür sanat