24/08/2012 | Yazar: Rahmi Öğdül

Ramazan davulcusu farklı zamanlar ve farklı mekânlarda açan ve farklı ontolojileri olan çiçekleri davulun tokmağıyla tek bir vazonun içine sokuşturmayı görev biliyor

Davranış bilimci Jakob von Uexküll, 1934 tarihli ‘Hayvanların ve İnsanların Dünyalarında Gezinti’ başlığını taşıyan kitabının başında çok basit bir şey önerir bize: Güneşli bir gün böceklerin, kelebeklerin yaşadığı çiçekli bir çayırlıkta gezintiye çıkmak. Basit gibi görünse de bizden kendi dünyalarımızın dışına çıkmamızı talep etmesi bakımından çok acayip bir deneyimdir. Her şeyi bir natürmorta çeviren bakışımızın bütünlediği çayırlıkta daha önce hiç görmediğimiz, farkına bile varmadığımız yeni dünyalar belirir. Burada her hayvan kendi algı ve eylem yetisiyle kendi mikro-dünyasını (umwelt) yaratmıştır.  Sadece o hayvana özgü algılarla dolu olan bu mikro-dünyaların içine adım atar atmaz, bakışımızla bir natürmorta çevirdiğimiz çayırlık tamamen değişir. Artık çayırlık tek zaman ve mekândan oluşan tek bir bütün değil, farklı zamanlar ve mekânlara sahip bir sürü mikro-dünyadan oluşan dinamik bir çokluk olarak kendini gösterir; arılarla çiçekler arasında olduğu gibi, bu mikro-dünyalar arasında kurulan kontrpuansal kesişmelerle, ilişkilerle çayırlığın bir senfoniye dönüştüğünü söyleyecektir Uexküll bize. Ve kitap boyunca bu mikro dünyaları ve aralarındaki kontrpuansal kesişmeleri eşek arısı ile orkide, kene ile memeli gibi örneklerle göstererek bizi çayırın çoklu dünyasının, daha doğrusu yeni dünyaların içine yavaş yavaş çeker.

İKTİDARIN DONATTIĞI ZİHİNLER
Hayvanlara ruhsuz makineler, duygusuz canavarlar olarak bakan geleneksel bakışımızı terk ettiğimiz an, artık onları kendi algı ve eyleme geçme yetileriyle birlikte birer özneye dönüştüğüne tanıklık ederiz ve bu mikro-dünyalar arasında kurulan ilişkilerle müthiş bir çokluk serilir gözlerimizin önünde. Yeni dünyalara kapı aralayan ve bakışımızı tamamen değiştiren bu gezintiyi toplumsal düzleme taşımanın çok zor olduğu görülüyor, hele iktidarın donatılarıyla donanmış zihinler için. Baktığı her şeyi bütünsel natürmortlara çeviren ve bu natürmortlarda yerinden oynamaz hiyerarşiler tesis eden bir bakışın, yan yana duran çoklu dünyaları görebilmesi, bu yeni dünyalara adım atabilmesi neredeyse imkânsız.

YENİ BİR DÜNYA DÜZENİ
İlk kez on yedinci yüzyılda, kapitalist ilişkilerin yükselişe geçtiği bir dönemde ortaya çıkan natürmort tam da iktidarın doğaya ve topluma bakışını yansıtması açısından güzel bir örnek. İlk başlarda dinsel, mitolojik anlatılardan yoksun olduğu için akademik çevreler tarafından küçümsenmişti natürmort resim türü; aslında nesnelerin birer özneye dönüşmesini ve kimliklerin bu nesnelerin satın alınmasıyla oluşturulduğu yeni bir dünya düzenini, yani kapitalist ilişkileri simgeliyordu. Kendi anlatılarını merkeze yerleştiren nesnelerin dünyasını temsil ediyordu natürmort. Roland Barthes’ın belirttiği gibi, natürmortların metalar dünyasını bir muhasebecinin kayıt tutmasına benzer şekilde okumalıyız.

İKTİDARIN VAZOSUNA SIKIŞMAK
On yedinci yüzyıl natürmortunun ustalarından biri olan Flaman Jan Brueghel’in çiçek natürmortları, doğal dünyanın nasıl da modern dünyanın tek zamanına ve tek mekânına sıkıştırılarak nesneleştirildiğini gösterir bize. Çok farklı açma zamanları olan ve dünyanın farklı yerlerinden toplanmış çiçekler modernitenin tek mekân-zamanına, yani iktidarın vazosuna sıkıştırılmıştır Brueghel’in resimlerinde. Lale çılgınlığının yaşandığı ve çiçeklerin çok büyük paralarla alınıp satıldığı bir dönemde, tablolarında hiyerarşik piramitler inşa etmiş ve tıpkı toplumda olduğu gibi en değerli olanı en tepeye yerleştirmiştir.

Sadece çiçekler sıkıştırılmıyor vazonun içine. Tüm farklılıklarıyla toplumsal öğelerin de aynı vazonun içine sıkıştırıldığını, nesneleştirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Alevilerin zaman ve mekân anlayışları Sünnilerin vazosuna sıkıştırmak için elinden geleni yapıyor iktidar. Artık açık açık söylüyorlar iktidarın temsilcileri, camileri birer sosyalleşme merkezi olarak kullanacaklarını. Her köşe başına cami yapılması modern mekân örgütlenmesinin Sünni versiyonu olarak karşımıza çıkıyor. Kamusal mekân olarak Osmanlıdan devşirdiği camileri ve avlularını dayatıyor bize. Bu tek mekân-zaman anlayışının Brueghel’in vazolarından hiçbir farkı yok.

Ramazan davulcusu farklı zamanlar ve farklı mekânlarda açan ve farklı ontolojileri olan çiçekleri davulun tokmağıyla tek bir vazonun içine sokuşturmayı görev biliyor örneğin. Ucube sözcüğünü diline pelesenk eden iktidar önce bir sanatçının yapıtını, şimdi de Alevilerin cem evini aynı kategorinin içine sokabiliyor. Başka yaşam tarzlarını, Uexküll’ün çayırında birden gözlerimizin önünde beliriveren mikro-dünyaları ucubelikle yaftalıyor. Kendi algı ve eylem dünyasının dışında kalan her şey çok acayip gözüküyor gözüne. Bu acayipliklerin kendi aralarında kuracakları kontrpuansal ilişkilerle natürmortu parçalamaları ve yeryüzünü müthiş bir senfoniye dönüştürmeleri, işte iktidarın en büyük korkusu. 

Etiketler: kültür sanat