06/07/2017 | Yazar: Kerem Altıparmak

Artık adalet talebinin ne olduğunu dillendirme zamanı geldi. Adalet ama nasıl bir adalet?

“Artık adalet talebinin ne olduğunu dillendirme zamanı geldi. Adalet ama nasıl bir adalet?”

Genel cerrahlar, inşaat mühendisleri, pazarlamacılar toplantı yapacakları zaman nasıl planlama yapıyorsa, kısıtlı bütçemiz ve küçük camiamızla biz de yapıyoruz. Biz de diğerleri gibi insan olduğumuz için taleplerimiz var.

Bu talepleri en çok dile getirenlerden biri de ben oluyorum, onun için gönül rahatlığı içinde söyleyebilirim. “Yine mi ışıksız, havasız otel bodrumlarına tıkacaksınız bizi, düzgün bir yer ayarlayın, belki denize de gireriz” diyorum mesela. Arkadaşlar da muhtemelen Taksim’de bir otele tıkılmak yerine Ada’nın keyfini çıkarmak istemişler; doktorlar, mühendisler, pazarlamacılar gibi, o kadar.

Kerem Altıparmak, insan hakları savunucularına yapılan gözaltılar için kaleme aldı:

90larda yaygın bir davranış vardı. Ne zaman birinin başı polisle derde girse kendinin devlete sadakati nedeniyle dokunulmaz olduğunu düşünenler “bizim neden başımıza gelmiyor, demek ki bi şeyi var” derlerdi.

Dün İstanbul Büyükada’da çoğu benim çok yakından tanıdığım 12 insan hakları savunucusu gözaltına alındı. Ben “benim başıma neden gelmiyor” sorusunun cevabını çok net biliyorum. Hasbelkader ben o toplantıda değildim, o kadar. Bizim sektörümüz başka sektörlere benzemez. Bu ülkede insan hakları savunucusu azdır. O yüzden herkes bir diğerini tanır. Gözaltına alınan insanlarla, o kadar çok kez o kadar çok farklı yerde bulundum ki bu kez bulunmamış olmam sadece bir şans, buna şans denirse tabii.

Özgür kalmanın bir tesadüfe dönüşmesini son günlerde yükselen adalet talebi penceresinden tartışma imkânı veriyor dostlarımın esir alınması.

Gözaltı kararının duyulmasından yarım saat geçmeden troller hemen devreye girdi. Hemen bir sis bombası attılar olaya. Hiç tanımadıkları insanlar hakkında 15 dakikada bir senaryo ürettiler. Uluslararası Af Örgütü hem de 15 Temmuz öncesinde neden Büyükada’da toplantı yapmaktaydı ki? Bunun arkasında bir şey olması gerekmez miydi? Sabah her renkten yandaş medyası da atladı bu senaryoya. Operasyon yapılmıştı, bu operasyon da akla CIA’nin geçen sene darbe öncesi aynı adada yaptığı toplantıları mı hatırlatmaktaydı?

Eskiden Zaman gazetesi ve Samanyolu TVnin, şimdilerde Sabah, Aydınlık, Yeni Akit ve diğerlerinin uzmanı olduğu bulandırma taktiği ile toplananın kim olduğunu bilmeyenler için “acaba” sorusu oluşmuş oldu.

Ben cevabını vereyim “acaba”nın. Genel cerrahlar, inşaat mühendisleri, pazarlamacılar toplantı yapacakları zaman nasıl planlama yapıyorsa, kısıtlı bütçemiz ve küçük camiamızla biz de yapıyoruz. Biz de diğerleri gibi insan olduğumuz için taleplerimiz var. Bu talepleri en çok dile getirenlerden biri de ben oluyorum, onun için gönül rahatlığı içinde söyleyebilirim. “Yine mi ışıksız, havasız otel bodrumlarına tıkacaksınız bizi, düzgün bir yer ayarlayın, belki denize de gireriz” diyorum mesela. Arkadaşlar da muhtemelen Taksim’de bir otele tıkılmak yerine Ada’nın keyfini çıkarmak istemişler; doktorlar, mühendisler, pazarlamacılar gibi, o kadar.

Çok uzatmadan bu söylenenin adaletle ilişkisine getireyim konuyu. Adalet talebinde bulunmayan siyasi bir hareket yoktur. Irkçılar bile adalet talebiyle çıkarlar karşımıza. Üstün ırka ayrıcalıklı muamele etmemek adaletsizdir onlara göre. O yüzden hangi adalet sorusu hem devam eden yürüyüş için hem de bulunduğumuz siyasi pozisyon açısından çok önemli. Artık adalet talebinin ne olduğunu dillendirme zamanı geldi. Adalet ama nasıl bir adalet?

Doğu Perinçek, yukarıda bahsettiğim trol adaletinin neden meşru olduğunu geçen gün açıkladı. Ona göre, büyük resme baktığımız zaman aradaki mağduriyetler gözardı edilebilir. Büyük resimdeki adaletsizliği çözmeye araç olacaksa küçük adaletsizlik tolere edilebilir. Doğu Perinçek’in ne kadar ciddiye alınabilir bir kişi olduğunu sorgulayabilirsiniz ama bu görüşünün Türkiye’de genel adalet anlayışı olduğu söylenebilir.

Büyük resim için insanların feda edilebildiği yerde kimse güvende değil!

Oysa modern adalet anlayışı, adaletin herkes için kişiselleştirilmesi gerektiği düşüncesi üzerine kurulu. Son 50 yılın insan hakları ve adalet mücadelesinde “kişiselleştirme” hayati bir anlam içeriyor. Her bir olayda “o kişi kusurlu mu” diye bakıyoruz biz. Kusuru kanıtlanana kadar, masumiyet karinesinden yararlandırıyoruz. Hiç tanımadığımız insanlar için önümüze sunulan senaryolara değil, adil bir yargılama sonrası tarafsız ve bağımsız bir mahkeme tarafından “o kişiyle” ilgili karar verilmiş mi ona bakıyoruz. Ve bunu istisnasız herkes için istiyoruz, “terörist” olarak damgalananlar dahil.

Bu yöntem, sadece her bir kişiyi tek tek güvenceye almıyor. Aynı zamanda, bu büyük resim senaryosunun kaçınılmaz olarak adaleti toptan ortadan kaldırıp, siyasi iktidarı despotlaştırmasına engel oluyor. Bu usul güvencelerinin olmadığı, büyük resim için insanların feda edilebildiği yerde kimse güvende değil çünkü. Sabah’ın, Aydınlık’ın, Yeni Şafak’ın ve diğerlerinin toplama haberlerini okuyup “bizim neden başımıza gelmiyor, demek ki bi şeyi var” diyenlerin de. Unutmayın Zaman okuyanlar da öyle diyordu.

Dün gözaltına alınan yoldaşlarım Nalan Erkem, İlknur Üstün, İdil Eser, Veli Acu, Günal Kurşun, Nejat Taştan, Şeyhmuz Özbekli, Özlem Dalkıran, Ali Garawi işte insanlığın adalete ilişkin bu ortak mirasını bu coğrafyada nasıl hayata geçirebileceklerini konuşuyorlardı. Eminim, benzer koşullarda kendilerini önlerine sunulan senaryo uyarınca çarmıha geren yandaş medyanın kalemşörleri için de “kişiselleştirilmiş” adaleti savunurlar. Çünkü onlar insan hakları savunucusu!

Herkesin adaleti için #İnsanHaklarıSavunucularınaDokunma!


Etiketler: insan hakları
nefret