20/12/2021 | Yazar: Bahar Yalçın

#eşitlikiçin dosyasında Bahar Yalçın, belediyelerin 2016 yılının 8 Mart’ında, Lambdaistanbul LGBTİ Dayanışma Derneği tarafından hazırlanan görselleri billboardlarına taşımasını yazdı.

İstanbul’da üç billboard Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Figür 1. Billboard görseli

“Mahremiyetin karşıtı, doğrudan doğruya aleniyet veya yayın değildir; ifşadır, sırrı açığa vurmaktır.”

Jürgen Habermas

İstanbul’un 3 İlçesinde billboard kullanımı üzerine bir yazı yazmayı düşününce temadaki benzerlik sebebi ile aklıma “Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri” filmi geldi.  Film, bir kadının; tecavüze uğrayıp öldürülen kızının katilinin yakalanması ile ilgili bir ilerleme kaydedilemeyince, bulunduğu kentin çıkışında üç billboard kiralayarak polis şefine mesaj iletmesi etrafında dönüyor. Benim bahsedeceğim olay ise Kadıköy, Şişli ve Beşiktaş ilçelerinde belediyelerin 2016 yılının 8 Mart’ında, Lambdaistanbul LGBTİ Dayanışma Derneği tarafından hazırlanan görselleri billboardlarına taşıması ile başlıyor ve verilen tepkilere karşı geliştirilen tutuma odaklanıyor.

Her iki olayda da (filmde ve İstanbul’da) billboardların kamusal bir iletişim aracı olarak “açığa vurma” işindeki başarısı öne çıkıyor. Bu başarının altında kuşkusuz belirli bir kitle yerine “kafasını çevirip bakan” herkese hitap etmesi ve mesajın içeriğinin netliği yatıyor. Ben de bu sebeple İstanbul’un en fazla insan sirkülasyonunun bulunduğu ilçelerde, billboardlarda “Lezbiyenim, biseksüelim, interseksim, transım; okulda, işte, mecliste, her yerdeyim!” yazmasının (bkz. Figür 1.) etkileri üzerine, kendi deneyimlerimden yola çıkarak; (1) yerel yönetim LGBTİ+ ilişkilenmesine yönelik neden bu örneği ayrı bir yerde tuttuğumu, (2) belediyelerin tutumu arasındaki farkları, (3) bu farklardan da yola çıkarak yerel yönetimlerden olası beklentileri, sırasıyla ele almak istiyorum.

2014-2019 Yılları arası Kadıköy Belediye Meclis Üyeliği, başkan yardımcılığı görevlerinde bulundum. Kadıköy Belediyesi, Şişli ve Beşiktaş gibi 2014 yılında yerel seçimlerde, SPoD tarafından hazırlanan LGBTİ+ Dostu Belediyecilik Protokolü’nü de imzaladı. Sonrasında da özellikle, Meclis’te Toplumsal Eşitlik Komisyonu ve Strateji Geliştirme Müdürlüğü içerisinde Toplumsal Eşitlik Birimi’nin kurulmasının ardından hem personelin ayrımcılığa karşı kapasite ve tutum geliştirmesine yönelik eğitimler hem de LGBTİ+ örgütleri ile bir araya gelme, mekan tahsisi ve organizasyon desteği konularında çalışmalar yürütüldü. Koruyucu önleyici sağlık hizmetleri alanında da (HIV testleri gibi) çalışmalar başlatıldı ancak seçim dönemi bittiğinde ne yazık ki sonuçlanmamıştı. Tüm bu çalışmaların yürütülmesinde içeride eşitlik birimi gibi bir koordinasyon biriminin olması önemliydi ancak yapılan çalışmaların etkin bir hal almasındaki en önemli ayak bunun Belediye Meclisi’nde ve dolayısıyla yönetimde bir karşılığının olmasıydı.

Bugün belediyeler karşımıza; “hizmet” ile özdeşleştirilirken, “siyasetsizleştirilmiş” ve siyasetten arınma halini bir marifet olarak tanımlayan kurumlar olarak çıkıyor ya da çıkartılıyor. Burada “siyaset” algısının toplumdaki karşılığının kayırmacılıkla eşdeğer olduğunun farkında olmakla birlikte seçimle gelinen kurumlar için “tavırsızlığın” kendisinin siyasi bir tavır olduğunu kabul etmek gerekiyor. Bu sebeple toplumsal cinsiyete yönelik yapılacak çalışmaları, eşitlik birimlerine ya da farklı isim altında olsa da sadece idari yapılanmalara bırakmak şekli birtakım gereklilikleri yerine getirmeye ve çalışmanın gidişatını karar verme yetkisi olmayan kadroların becerisi ve etkisine bırakmaya sebep oluyor. Bu durum; bahsedilen birimlerde kimi zaman çalıştıkları yöneticileri karşısına alarak kimi zaman kendi ilişki ağları ve özverileri ile tüm topluma mal olan pek çok uygulamayı hayata geçiren kadroların çalışmalarını inkar etmiyor. Aksine bunun güçlenebilmesi ve kişisel inisiyatiflerden çıkabilmesi için siyasi kadroların buradaki rolünün ve beklentilerin iyi tarif edilmesi gerekiyor.

Billboard örneğini ele almamdaki sebep de tam olarak, yapılan çalışmanın etkileri üzerinden seçilmişlerin pozisyon alma biçimlerinin alandaki öneminin altını çizmesi. Yukarıda bahsedildiği üzere, billboard çalışması tam da ilk başta Habermas’tan yapılan alıntıda olduğu üzere, yapılan bir yayın, duyuru, etkinlik vb.den öte bir “açığa çıkarma”ya sebep oldu. Kapalı toplantılar, basın bildirileri, sosyal medya paylaşımları gibi sadece ilgili olanların takip ettiği kapalı devre iletişim hatları ötesinde bir yankı uyandırdı. Özellikle ulusal medyada ve basında görünürlüğün kısıtları düşünüldüğünde toplumun tamamına aynı düzeyde bir mesajı iletmenin aracı oldu. Nitekim bu durum özellikle homofobi ve transfobiyi kendi siyasi hatlarının bir parçası kılan kimselerin de galeyanı ile bu belediyelere yönelik bir saldırının örgütlenmesine yol açmıştı.

Bu saldırının hedefinde yoğun olarak Kadıköy oldu. Bunun sebebi hem Kadıköy’deki billboardların konumlarının görünürlüğü artırması ve uzun süre kalması hem de Belediye’nin yaptığı çalışmanın arkasında durduğunu belirten açıklamalar yapmasıdır. Beşiktaş ilçesinde zaten billboard kullanımı olacağına dair bir teyit bulunsa da uygulama olmamış ya da hiçbir şekilde gündeme yansımamıştır.[1] Ancak o dönemde Beşiktaş Belediye Başkanının bir sosyal medya paylaşımı ile ilgili tutumu yukarıda bahsettiğim idare ve karar vericiler arasındaki uçuruma bir örnektir. Belediye Başkanı tarafından yapılan açıklama;

“Sosyal medyada çalışan bir arkadaşımızın işgüzarlığı için bizi seven ve takip eden tüm yurttaşlarımdan özür dilerim. Biz sadece Hz. Muhammed Mustafa (Sav) ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün değerlerinin peşinde Devletimizin ve Milletimizin askeri oluruz… İnsanlarımızın değerlerine, kültürlerine, inançlarına ve tercihlerine saygı göstermek Beşiktaş’ımızın ve Beşiktaş Belediyesi’nin en önemli yaşam ve yönetim düsturudur. Bunu gösterirken özenli olmak, abartmamak, topluma doğru anlatmak da hassasiyetlerimizin başında gelir… Bu anlayışa uymayan hiçbir davranış, tutum, lisan, yaklaşım bizde karşılık bulmaz.”[2]

Bu açıklamayla Başkan Murat Hazinedar, hem kendi imzaladığı LGBTİ+ Dostu Belediye Protokolü’nü hem de o güne kadar kendi çalışma arkadaşlarının ve ekibinin çabalarını yok sayan, yürütülen mücadeleyi geriye götüren bir adım atmıştır. Bu anlamda seçilmiş kişilerin basitçe ağızlarından çıkan ifadelerin toplumdaki yankısının ilmek ilmek örülen süreçlerin tam karşısında duran bir algıyı kuvvetlendirdiğini görebiliyoruz. Elbette ki daha az şahit olsak da bunun tersi de mümkündür. Ancak genelde gözden kaçan; bu üç belediyenin ve hatta bu çalışmaya dahil olmayan pek çok belediyenin programında “sosyal demokrat” yazan bir partinin adayları olarak seçilmiş olmalarıdır.

Billboard tartışmasına geri dönecek olursak, Kadıköy’deki tartışmayı ilk başlatan isim dönemin AKP Kadıköy İlçe Başkanı İsa Mesih Şahin, Twitter hesabından yazılı olarak, "Kadıköy Belediyesi'nin aile ve toplum değerlerimizle örtüşmeyen Kadınlar Günü kutlamasını kınıyoruz"[3] açıklaması yaptı ve ardından Change Org.’da Kadıköy Belediyesi’nin bu billboardları kaldırması için imza kampanyası açıldı.[4] Bu kampanyayı da “kaldırılmasın” kampanyası takip etti.[5] Bu süreçte belediyenin hem basın danışmanlığından hem de Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu’ndan yerel yönetim olarak herkesi temsil etmek zorunda olduklarını ve bu sorumluluğu taşıdıklarını belirten bir açıklama yapıldı.[6]

Bu olayın içerideki yankılarına baktığımda o dönemle ilgili hatırladığım “dışarıdan kışkırtılan” tepkiden çok “içeriden gelen sinik” tepkidir. Buradaki “içeriden”deki kasıt hem bazı CHP yöneticileri hem de kendisini toplumla iletişim konusunda birikimli gören bazı profesyonellerdir. Bu sinik tepkinin özünü Hazinedar’ın açıklamasındaki “abartmayalım”da özetlemek mümkün. Bu “abartmayalım”ı biraz açarsak; tamam biz “destek verelim”, iletişimde olalım ama taraf olmayalım, kendi düşüncemizi beyan etmeyelim, toplumun genel yapısını gözetelim, şimdi bunun zamanı değil, savunur gibi olmayalım, çok da öne çıkarmayalım vb. olarak bu listeyi uzatabiliriz. O dönem bu abartmayalımcıların telkinleri; “billboardları uzatmadan değiştirelim, açıklama yapmayalım, polemiğe girmeyelim, uzamasın gündemde kalmasın” yönündeydi. Ancak Belediye Başkanı dolayısıyla da yönetimin iradesi hem belirtilen süre kadar görselleri korumak hem de konu ile ilgili açıklama yaparak bunun bir yönetim anlayışı meselesi olduğunu vurgulamak oldu.

Bugün kaybedilen pek çok mevzide bu “abartmayalım” sinikliğinin ve “totale oynayalım” popülizminin çok büyük bir payı olduğuna inanıyorum ve ne yazık ki belediyeler tam olarak bu tavrın birer sembolü olma yolunda ilerliyorlar. Buradan hareketle toplumsal muhalefetin ve mücadelenin her alanının yerel yönetimlerden beklentilerini ve bu yönetimler üzerindeki iddialarını daha cüretkar ortaya koymasının önemli olduğunu düşünüyorum. Buradaki cüretkarlıktan kastım; belediyelerin zaten vermesi gereken hizmetlerin ve desteklerin sağlanmasının ötesinde temsil ettikleri siyasi programların tutarlılığını hedef almaktır. Bu tutarlılık tam olarak hayatımızı derinden etkileyen siyasetin dili ile ilgilidir. Bu dili değiştirmenin de bir aracı yereli siyasileştirmekten geçiyor.

Bunun için öncelikle belediyelere seçilen ekiplerin siyasi programlarında nasıl bir kamusal yaşam olduğunu anlayabilmek için önce “mahremiyet”i nasıl tanımladığına bakmak gerekiyor. Kluge, “kendimi kamusal olarak ifade edememem mahremiyetin tiranlığıdır”[7] diyor. Bizde bu tiranlığın karşılığı olan “geleneksel Türk aile yapısına” bakışı politikleştirmek; bakım, ev içi hizmetler, şiddet, günlük yaşam döngüsü, ev içinde erişilebilen veya erişilemeyen alt yapı hizmetlerine kadar pek çok alanı kamusal bir mesele haline getirecektir. Dolayısıyla yerel yönetimlerin vaatlerini aktaran programların ve söylem dilinin, neyi “mahremiyet ve kutsallar” olarak tarif ettiğine bakarak nasıl bir toplumsal yaşam hayal ettiğini anlayabiliriz. Yerel yönetimlerin hizmetlerini, ortaya koyduğu toplum hayalinden ayırarak parça parça projeler olarak değerlendirmek, yerelde siyaseti dönüştürücü bir güç olmaktan uzaklaştıracaktır. Dolayısıyla tek tek kişilerin ya da projelerin önemini yadsımadan ancak bununla da yetinmeden bütüncül bir yaklaşım talep etmek ve tutarlılığı izlemek önemli olacaktır.

Siyasi programların tutarlılığının anlaşılmasında mercek altına alınacak olan ikinci konu temsil ya da meşruiyet krizi olarak da tanımlanabilecek “adına konuşma” alışkanlığıdır. Billboardları yarattığı etki açısından önemli kılan bir diğer unsur da “doğrudanlığıdır”. Doğrudan kişilerin kendi adına verdiği mesaj için alanı yaratmak ve bu mesaja eklemlenmeye çalışmamak da siyasi bir tutumun gerekliliğidir. Buradaki doğrudanlıktaki kasıt bir grup erkeğin her cümleye “kadınlarımız” diye başlama parodisini de kapsayan bir temsil krizini işaret etmekle birlikte aynı zamanda her türlü toplumsal hareketliliğin soğrulmasını da kapsamaktadır. Biraz daha açmak gerekirse; belediyelerin toplumla sadece hizmet alan-veren ilişkisi kurması gibi toplum adına mücadele alanlarını da kendine mal ederek, toplumsal muhalefetin kendisini hizmetleştirerek görünürlük devşirmesi üzerine gidilmesi gereken bir meseledir. Belediyeler elbette ki toplumsal mücadele alanlarına kulak vermeli, örgütlenmeyi desteklemeli bunun için yasal mücadele zeminini samimiyetle takip etmeli ve doğru zamanda doğru bilgilendirmeyi yapmalı, tavrını belirtmeli ve o tavrın gereğini yapmalıdır. Ancak mevcut örgütlenmelerin desteklenmesi ve güçlenmesini sağlamak yerine kendisini bir sözcü haline getirmek ya da sağladığı tüm desteği görünürlük çalışmaları adına göze sokmak mücadelelerin toplumsallaşmasını engellemektedir. Bu sebeple destekçi ya da sponsor konumundan politik bir özne olmaya ve bunun hakkını vermeye zorlanmalıdır. Buradaki politik özne olmanın gereği, seçilmiş ve kamu kaynaklarının yönetiminde olan insanların bireysel aktivizmleri değil, yönettiği kaynakları, bütçeyi, yatırımları kendi siyasi programları ile tutarlı kullandırma sorumluluğunu almalarıdır.

Özetle, kendimizi anlatmanın en yaratıcı yolu çoğu zaman iletişim ajanslarının cin fikirlilikleri yerine bir şeyi olduğu gibi ve elimizdeki en basit araçla söylemek olabilir. Burada verilen mesajın kendi gücü kadar, yarattığı eylemin kendisinin tavır almaya zorlaması da etkilidir. Bugün ise ülkede çok açık bir tavır alma sorunu vardır. Siyaseti tavır almaktan uzaklaştıran her ne ise onu kayırmacılıkla özdeşleştiren de aynı şeydir. Bu sebeple belediyelerden sunmaları gereken hizmetlerin yanında bu hizmetleri birlikte tanımlamayı, kendi adımıza uygulama zeminini ve siyasi programları ile tutarlılıklarını da talep etmeli, olmadığı durumları da ifşa etmeliyiz.

* Bu yazı, Avrupa Birliği'nin mali desteği ile hazırlanmıştır. İçeriğin sorumluluğu tamamıyla KAOS GL’ye aittir ve AB’nin görüşlerini yansıtmamaktadır.

lgbti-esitligi-icin-kat-edilecek-cok-mesafe-var-yayini-turkcede-1


[1]Kişisel notlarımda hiç asılmadığı yazıyor, bu konuda çıkan haberleri de taradığımda bulamadım ama teyit edebileceğim bir kaynağım bulunmamaktadır. Çıkan haberler Kadıköy ve Şişli’den bahsetmektedir. https://t24.com.tr/haber/chpli-belediyeler-billboardlarini-lgbt-orgutune-acti,330410

[7] Alexander Kluge’den akt. Meral Özbek, “Giriş; Kamusal-Özel Alan, Kültür ve Tecrübe”, Kamusal Alan, Hil Yayın, 2015, s. 601-659


Etiketler: insan hakları, kadın, medya, kent hakkı
nefret