26/10/2020 | Yazar: Beren Azizi

Medeni hakların eşitsizliğini onaylayan hukukla eşcinsellere şiddet uygulamayı yasaklayan sözleşme çelişecektir. Hukuken değil, heteroseksist tahakkümün sosyoseksüel düzeni içinde İstanbul Sözleşmesi’ni destekleyen homofobikler açısından çelişecektir.

İstanbul Sözleşmesi ve eşcinsellik sorunu Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı
Beren Azizi | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Beren Azizi

Devletin Yahudi çiftlere evlenme ve evlat edinmeyi yasakladığı bir ülkede “Antisemitizm karşıtı bir yasa” düşünülebilir mi?

Sébastien Chauvin’ın Şiddet makalesinde sorduğu bu soru manidar. Ya da radikal homofobiklerin yaptığı gibi bu soruyu tersten soralım, “Devletin eşcinsellere karşı şiddeti yasakladığı bir ülkede eşcinsel çiftlere evlenmeyi ve evlat edinmeyi yasaklaması düşünülebilir mi?”

Ilımlı homofobikler tarafından “İstanbul Sözleşmesi eşcinsel evlilikten bahsetmiyor ki…” denilerek küçümsenen ya da dizginlenen radikal homofobikler “Düşünülemez. Eşcinseller yakında evlenecekler” diye bağırarak veriyorlar bu sorunun cevabını. Gerçekten de kaçılmaması gereken bir sorgulama bu, eşcinsellere karşı şiddeti yasaklayan bir devlet, eşcinsel çiftlere evlenmeyi ve evlat edinmeyi yasaklamayı sürdürmekte zorlanacaktır. Tıpkı şu an tam tersinde olduğu gibi, yani eşcinsel çiftlere evlenmeyi ve evlat edinmeyi yasaklayan bir ülkenin eşcinsellere şiddeti yasaklayan sözleşmeyi sürdürmekte zorlandığı gibi.  O halde, basitçe, İstanbul Sözleşmesi homofobik bir sürdürülebilirlik krizi geçirmektedir, diyebiliriz.

Daha açık konuşmak gerekirse de medeni hakların eşitsizliğini onaylayan hukukla eşcinsellere şiddet uygulamayı yasaklayan sözleşme çelişecektir. Hukuken değil, heteroseksist tahakkümün sosyoseksüel düzeni içinde İstanbul Sözleşmesi’ni destekleyen homofobikler açısından çelişecektir. Bu çelişmelerden ilki şurada belirir. İkili cinsiyetçi heteroseksist toplum projesi için homofobik suç faillerine aklanma bahşetme zorunluluğu vardır. Diğer türlü eşcinsellere atılan tekme, vurulan bir tokat, sallanan bir yumruk tek başına ancak fiziksel bir acı ve ancak fiziksel bir zarar verebilecek güçte olurdu. Oysa eşcinsellere karşı eşcinsel oldukları için atılan bu tekmeler ve savrulan bu yumruklar Chauvin’ın da dediği gibi “alıntıladıkları” ve güçlendirdikleri bir sembolik düzen üzerine kuruludurlar, hem de bu tekmeler o düzeni kurarlar. Yani eşcinsele eşcinsel olduğu için atılan bir tekme, “Sen anormalsin, kötüsün, pisliksin, sapkınsın, lanetlenmişsin” gibi alıntılar içeren ve eşitsiz toplumsal cinsiyet düzeninin muhtaç olduğu bir tekmedir. Düzeni hatırlatma uyarılarıdır bu şiddetler. Düzeni hatırlatmanız yasaklanırsa düzen nasıl devam edebilir? Basit darbelerin, basit bir tokadın, “sihirli” şiddete dönüşmesi için bu tokadı önceleyen sosyal bir çalışma ve düzen gerekir diyor Chauvin. Aynı şekilde bu düzen de o tokada muhtaçtır sabit kalmak istiyorsa. Yani radikal homofobiklerin İstanbul Sözleşmesi kavgasında ılımlı homofobikleri köşeye sıkıştırdıkları çok ciddi bir hakikat var: Medeni hukuk düzeninin, yani verili ve eşitsiz aile hukukunun, onlara göre sadece “ailenin”, tehlikede olduğu iddiası.

Bu çelişmelerden ikincisi ise şöyledir. Bir sözleşme, ibnelere karşı şiddeti yasaklıyorsa bu artık ibnelerin ibne olduğunu saklamasına gerek kalmaz anlamına gelir; çünkü eşcinsellik olgusu faili aklayan hafifletici neden olmaktan çıkar. Yani eşcinsellere karşı şiddeti yasaklayan bir sözleşme, eşcinsellere karşı şiddeti ortadan kaldıracağı ya da caydıracağı için ibnelerin güçlenmesini sağlamaz. Şu yüzden güçlenmelerini sağlar. Yukarıdaki gibi bir sembolik düzende, yani homoların homo olduğu için hadlerini bilmesi gereken sosyoseksüel düzende, homonun homo olduğu için maruz kaldığı şiddetle “ağır tahrik” kavramı arasında kitlesel ve kültürel bir illiyet bağı kurulması gerekir. Bu aslında yukarıdaki ilk çelişmenin bir diğer yüzü. Yani nasıl ki bu düzende homofobik suç faillerine aklanma zorunluluğu sunulmak zorundaysa homofobik suç mağdurlarına da karalama dayatılmak zorunda. Çünkü eşcinsellik varsa bile gizlenmesi, utanılması gereken bir olgudur. Hatta başka kimseye gerek kalmadan, “başka kimseyi şiddete sürüklemeden”, “mağdur etmeden” (mesela aile bireylerinden birini), “kimsenin onurunu kırmadan”, eşcinsel kişi kendi kendine şiddet uygulamayı bilmelidir: Eşcinselliğine savaş açmalıdır. Dolayısıyla, bu sembolik düzenin haysiyetler hiyerarşisinde heteroseksüelin üstte olmasının ve eşcinselin aşağıda olmasının “objektif” doğrulaması oluşur: “İbneler saklanıyorsa demek ki utanılacak şeyleri vardır.” Gene Chauvin’in de söylediği gibi…  Oysa, İstanbul Sözleşmesi “Eşcinsel dahi olsan sana kimse şiddet uygulayamaz ve devlet seni korurken eşcinsel dahi olsan sana ayrımcılık yapamaz.” dediğinde bu kurallar, düzenin haysiyetler hiyerarşisiyle taban tabana çelişir. Eşcinsellerin eşcinsel olmaktan utanmadığı bir toplumda medeni hukuktaki eşcinsellik aleyhine olan eşitsizlikler ne kadar sürdürülebilir? Dolayısıyla radikal homofobiklerin, İstanbul Sözleşmesi’ni destekleyen ılımlı homofobikleri hiç de paranoyak olmayan bir yerden köşeye şıkıştırdığı ikinci hakikat de bu: “Eşcinsellik yayılacak, eşcinselliği özendirecekler, eşcinsellerin sayıları artıyor, eşcinsellik propagandası yapılıyor.” Yani bu söylemi aşağılayıcı histerisinden sıyırıp tercüme edersek eşcinsel olmaktan utanmayacaklar, açılacaklar (özendirme & yayma/sayısının artması. Homosexual Recruitment) ve vatandaşlık hakları için mücadele etmeleri çok daha kolaylaşacak (eşcinsellik propagandası) deniliyor.

Bir üçüncü çelişki de pedagojinin şiddetten arındırılması ile ilgili. Örneğin bir babanın, doğumda erkek atanan kızı, bir kız çocuğu olduğunu söylediğinde veya lezbiyen olduğunu söylediğinde, İstanbul Sözleşmesi gereği bu babanın kızını dövemeyeceğini, ona hiçbir şey yapamayacağını ilk fark eden İstanbul Sözleşmesi karşıtı radikal transfobikler ve homofobikler oldu. Birçok kara propaganda videolarında bundan bahsettiklerini görebiliyoruz. Şaşırtıcı değil, açık şiddeti icra eden şiddete maruz kalanla birlikte şiddetin yasaklanmasını ilk fark eden gruplardan olur. Günümüzde eşcinsellik ve translık bilimsel olarak bir hastalık değil, tıpkı cis-heteroseksüellik gibi bilimsel olarak normal bir durum. Yani eşcinsellik ve translık patoloji kitaplarından çıkmıştır. Günümüzde eşcinsellik Türkiye’nin de parçası olduğu modern Batı hukukunda suç da değildir. Yani eşcinsellik ceza hukuku kitaplarından da çıkmıştır. Sonuç olarak patoloji ve ceza hukuku kitaplarından çıkan bu olgu yavaş yavaş medeni hukuk ve vatandaşlık hukuku kitaplarına girmeye başlamıştır. İstanbul Sözleşmesi bunun açık bir örneği. Sözleşme ayrıca yaşa göre kadınları statülendirmez ve gruplamaz, aşağıda daha detaylı izah edilecektir bu statülendirmeme meselesi. O halde eşcinsel ve trans kız çocukların şiddetten korunma meselesi ile düzenin pedagojisi çelişir.

Bu düzenin pedagojisi kesinlikle LGBTİ+ çocukların varlığını inkar üzerine kurulu değildir, onlara şiddet üzerine kuruludur. Bu çocuklara "top, karı kılıklı, ibne, nonoş, erkek fatma" vs. denilirken ve herkes bunlara şahit olurken bu çocukların susup "sağlıklı erkek" veya "sağlıklı kız" taklidi yapmasını bekler bu pedagoji. Bir taklit ve bastırma pedagojisidir bu. Bu çocukların en güvendiği insanlar olan annelerinin ve babalarının da bu taklit ve bastırma sürecine gerekirse psikolojik, ekonomik ve bazen de fiziksel şiddet uygulayarak dahil olmasını ister. Anne ve babasının ilk zorbasına dönüştüğü LGBTİ+ çocuklar düzenin devamlılığı için esastır. Oysa çocuklar artık eskisine göre ne kendilerine kolay kolay "top" dedirtiyorken ne de kendileri olmaktan vazgeçiyorlarken ve bu çocukların anne babaları da artık toplumun kendilerinden bekledikleri fobik zorba modelini reddetmeye başlamışken İstanbul Sözleşmesi’nin de bu çocuklara şiddeti yasakladığı bu yeni tabloda "istismar" görüyorlar. İstediği oyuncaklarla oynayacak ve ailesi destekleyecek, bunun adı "istismar" olacak; çocuk akranları gibi istediği kıyafetleri giyecek ve ailesi destekleyecek, bunun adı "istismar" olacak; istediği sanat ve spor dallarını seçecek ve öğretmenleri müdahale etmeyecek, gene bunun adı "istismar" olacak. Çocuk basitçe kendini bastırmayacak ve “sağlıklı cis-hetreroseksüel” taklidi yapmayacak, gene bunun adı “istismar” olacak. Bunların aynısını "normal" çocuklar yaptığında ise bunun adı "sağlıklı gelişim" olacak. Çünkü pedagoji böyle olmazsa eşcinsellik tamamen meşrulaştırılmış olur. Çocukluğu sağlıklı, şiddetsiz, tacizsiz, tecavüzsüz, travmasız geçen bir LGBTİ+ yetişkin insan fikri homofobikler için dehşete düşürücü. Eğer doğduğu andan itibaren dövülmemiş, sövülmemiş, evden atılıp sokaklarda istismar edilmemiş, sayılıp sevilmiş bir LGBTİ+ yetişkin görürlerse sahi o zaman "Eşcinselliğin nedeni nedir?" sorusunun altını "Çocuklukta yaşanan kötü travmalar…" diye nasıl doldurabilirler? Bu üçüncü çelişki, aslında ikinci çelişkinin yetişkinlere yönelik olmayan versiyonu. Sonuç olarak İstanbul Sözleşmesi’ninin kendisi de ve ona karşı olan fobikler de LGBTİ+ çocukların olduğunu biliyorlar. Farkları şu: Fobikler, yetişkin eşcinselliğini meşrulaştırmamak için LGBTİ+ çocuklara travmatik bir çocukluk geçirtmeye ve dahası LGBTİ+ çocuklara şiddet uygulamaya mecburlar, yoksa yetişkin eşcinselliği için "geçerli" bir neden sunan hikaye üretmeyecek olacaklar. İstanbul Sözleşmesi ise LGBTİ+ utancının kurucularından biri olan şiddete karşı olduğu için kaçınılmaz olarak onun meşrulaşmasıyla ilgilidir. Fobiklerin, ılımlı fobikleri köşeye şıkıştırdığı üçüncü çelişme de burada: “Çocuklarımızı eşcinsel yapacaklar.” Gene histerik kara propagandanın ajite dilinden sıyırıp tercüme edersek: “Top, ibne, karı kılıklı” diyerek veyahut döverek, veyahut “doğru düzgün erkek/kız olması için” çeşitli cezalar verilerek istismar ettiğimiz bu çocukları koruyacaklar. Onlara şiddet uygulayamadığımızda da bu çocukların, bildiğimiz ve şiddet uygulayarak büyüttüğümüz mevcut yetişkin eşcinsellerin “çocuklukta yaşanan travmalar” dilinin içinde kendilerini farz ettikleri “hoşnut boyun eğenler” olmaları zorlaşacak.

Devletin İstanbul Sözleşmesi’ni destekleyen homofobik kanadı kabaca yukarıdaki gibi bir açmaza düşmüştür.  Bir yandan eşcinselleri medeni haklar alanında ikinci sınıf vatandaşlar olarak tutmaya çalışırken ve bunun için İstanbul Sözleşmesi’nin yıkmayı hedeflediği toplumsal cinsiyet eşitsizliği düzenini “alıntılarken”, yani eşcinsellere sembolik şiddet uygulamaktan geri durmazken, diğer yandan ise eşcinsellere karşı şiddeti yasaklayan bir sözleşmenin imzacısı olmayı savunuyorlar. Bunu bir çelişki değil de çelişmelerin sonucu düşülmüş bir açmaz olarak görmek gerekiyor. Bu açmaza düşmelerinin birçok sebebi olabilir. Başta bunu hesap etmemiş olabilir, bu kadar reaksiyonu beklememiş olabilirler, beklemiş ve göze almış olabilirler, heterojen bir ılımlı homofobiler toplamında aralarında fikir ayrılıkları olabilir. Düşünemediğimiz başka birçok sebebi olabilir, bilemiyoruz; ama artık kendileri için geri dönüşü olmayan bir açmaz bu. Çünkü olası bir geri dönüş eşcinsel ve trans olmayan kadınları da tehdit edecek. Olası bir geri dönüş demek “tahrik indirimi” ve “hafifletici neden” için teorik alan açmak demek olacaktır. Namus vb. bahanelerin yerini “cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği” yani “sapkınlık” savunmaları alabilir. İstanbul Sözleşmesi’ndeki tek bir istisna, tek bir ama, tek bir kapsayıcılıktan geri adım tüm sözleşmenin çöküşü olabilir, en azından sözleşmesinin sac ayaklarından birini oluşturan felsefesi ortadan kalkacaktır: “’Ama’sızlık!”  

İstanbul Sözleşmesi’ni İstanbul Sözleşmesi yapan yegane olgulardan biri “…ama…” demiyor oluşudur. Yani kadına karşı şiddetin sebebini hiçbir şekilde ve istisnasız kadının “kusurlu hayat” sürmesinde görmüyor oluşudur. Sözleşme, felsefesi gereği zaman, mekan ve kadının kendisini; erkeğin şiddeti açısından “kusurlu” bulmaz. Genelde bu “amasızlık” tartışılırken eşcinsellik meselesi çok konuşulsa da başka bir “amasızlık” maddesi de sözleşmenin hem barış hem de silahlı çatışma durumlarında “dahi” geçerli olduğunu söyleyen maddesindedir. Oysa sözleşme kendisine daha gerçekçi bakıldığında ne savaşla ne eşcinsellikle ilgili, daha ziyade sözleşme istisnaların yasaklanmasıyla ilgili. Yani silahlı çatışma durumlarında dahi sözleşmeyi geçerli kılmanın amaçlarından biri aslında barış döneminde sözleşmenin meşruluğunu bu “amasızlık” felsefesiyle garanti altına almaktır. Çünkü, herhangi bir istisnanın sadece o istisnaya mensup belirli bir bir grup kadını, mekanı veya zamanı değil günün sonunda mekansız, zamansız ve kimlikler(ahlaklar)-ötesi olarak tüm kadınlara yönelik halihazırdaki süren şiddet için bir fırsat kapısına dönüştüğünün deneyimiyle yazılmış bir sözleşmedir. Unutulmamalıdır ki bu sözleşme kadınlar tarafından yapılan uzun saha araştırmaları sonucunda kadınlar tarafından yazılmıştır. Marry Wiesner, Kadınlara İlişkin Fikirler ve Kanunlar makalesinde erkeklere yani “insanlara” ilişkin yasalarda yasa yapıcıların erkeklerin gerçekte yapıp ettikleri üzerinden yasaları yazıp erkeklerin gerçekten yapıp ettiklerini düzenlediğini ve izlediğini söyler; çünkü yasaları yazanlar da erkeklerdir. Oysa kadınlar hakkındaki yasaların ise, erkekler tarafından yazıldıkları için, mevcut durumdaki kadınların yapıp ettiklerine ve yaşamlarına göre değil de erkeklerin kadınlar hakkındaki kaygılarına ve inançlarına göre yazıldığını belirtiyor. Nedeni çok basit, kadınlar hakkındaki yasaları da erkekler yazıyordu. Her ne kadar makaledeki bu tespit erken modern Avrupa hukuku için yapılmış olsa da günümüze kadar ciddi devamlılığı olan bir tespit bu. Halbuki, İstanbul Sözleşmesi ise, erkeklerin kadınlar hakkındaki kaygılarına ve inançlarına göre değil, çünkü büyük oranda kadınların kadınlar hakkındaki araştırmalarına dayanıyor ve büyük oranda kadınlar tarafından yazıldı, kadınların gerçekten yaşadıkları hayata göre yazılmıştır. Bu açıdan hukukun toplumsal cinsiyet tarihinde bir toplumsal cinsiyet istisnası veyahut azınlığı oluşturuyor. Yani sözleşme, bir istisna ve ötekidir, yapısı açısından azınlıktadır. Dolayısıyla İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik her türlü saldırı aslında kaçınılmaz olarak kadın erkek eşitliğine yönelik şiddet propagandasıdır; erkekler tarafından yazılmış eski kanunların iktidarını kadınlar tarafından yazılmış azınlıkta kalan istisna bir kanuna karşı savunurlar. Sözleşme eşittir kadındır bu bağlamda.

Yukarıdakinin tekrarı olarak bu sözleşmenin ortalama olarak bildiğimiz “kadın haklarına” ilişkin kanunlardan farkı ulusötesi kadın hareketlerinin ve kadınların ortak çalışması ile yazılmış olması. Tabii başka örnekleri de olabilecek olsa da en etkilisi ve bilineni İstanbul Sözleşmesi. Birçok eski yasada; kadının bekaret, medeni durum, yaş, iffet gibi statülerine göre failin ve şiddet suçunun gidişatı farklılaştırılmıştır. Bir seks işçisine tecavüzle bir evli kadına tecavüz çok yakın bir zamana kadar cezalandırma açısından farklı müeyyidelerle ele alınıyordu. Kadının değişim değerini sermaye olarak korumaya çalışan bu gibi yasalarda, korunan aslında erkeğin onuru olmuştur. Kadın, erkeğin onuru açısından taşıdığı riske ve potansiyele oranla korunmuştur. İşte İstanbul Sözleşmesi yasama, yürütme, yargı düzenine karşı epistemolojik bir mücadelenin, yani bu eski yasaları yerinden etmenin çıkış noktasıdır. Dolayısıyla Sözleşme kendinin farkında olan bir sözleşmedir, yani felsefi bir başlangıç noktası olduğunun farkındadır, o sebeple eylem, sivil toplum ve yasama, yürütme, yargı çağrısında daha doğrusu dayatmasında bulunur. Şöyle ki, herhangi bir “kusurlu hayat” veya “kusurlu karakter” savunmasını şiddetin hafifletici sebebi olarak görmez. Dolayısıyla cinsiyet ve cinsel ahlakındaki çifte standardı yaratan her türlü rabıtanın yerinden edilmesini, her kadına karşı her türlü şiddetin “tahrik indirimsiz” yok edilmesini, şiddeti asıl bitirecek yöntem olarak görür.  Somutlaştırırsak, “Tayt giydiği için öldürdüm.” diyenlerin olduğu bir toplumda bakışı ve hedefi mağdur kadının “aslında namuslu” oluşunda tutmaz. Yani o kadını tayt giymeyle özdeşleştirilmiş “ahlaksızlıklardan” sıyırıp erkeğe haksızdın demez. Aksine “namussuz” kadınlara da şiddetin kadına karşı her türlü şiddet olduğunu söyleyerek bu savunmanın kendisinin dahi cezada “azaltıcı” değil “arttırıcı” unsur olduğunu söyler.  Bu şiddet failleri için ciddi bir savunma kaybıdır.

Yukarıdaki izah ettiklerimizi homofobik şiddet bağlamında bir kere daha düşünelim. Bildiğimiz gibi homofobik şiddetin hedefinde sadece eşcinsel erkekler ve kadınlar yoktur, trans kadın düşmanı saldırının hedefinde de sadece trans kadınlar yoktur. Bu şiddetlerin hedefinde “erkeksi ve/veya kamusal” özellikler sergileyen kadınlar ve “kadınsı ve/veya antimilitarist – domestik” özellikler taşıyan erkekler de fazlasıyla vardır. Lezbiyene tecavüz etmek veyahut lezbiyeni tecavüzle birlikte anmak, bir kadının erkeğe tabi olduğu ve cinsel-bedensel biatın da bu tabiyetin temeli olduğu düşünce piramidinin en alt basamağında sessizce durur. (Üreme açısından yaralı değildir.) Trans kadına yönelik şiddetin temelinde de “bedeni” yani “soyu” korumaya yönelik ırkçı bir saplantı da yatar. Kısırlaştırmanın normalde “soyu koruma” bağlamında yasak olduğu bir ülkede, uzun yıllar trans kimlikleri düzenleyen maddenin zorunlu kısırlaştırma dayatmasında çelişki veyahut çeviri hatası değil tutarlılık vardır, ırka dayalı ya da soya bağlı öjenik hukukun devamlılığı vardır. Yasanın bu dayatması yakın zamanda her ne kadar değiştirilmiş olsa da bu sefer de ameliyattan sonra kısırlık şartı de facto olarak aranabiliyor. Trans veya lezbiyen olmayan cis kadın ise sperm bankasından alacağı bir spermle tam da bu yüzden hamile kalamaz, Bakanlık bu konuda Türk Ceza Kanunu’nun 231. maddesini işaret ediyor, ırkı değil “soybağını” koruduklarını söyleseler de burada hamileliğin veya üremenin cis-heteroseksüel erkekten özerk bir hal almasına karşı ciddi bir korku vardır. Çok daha geniş perspektiften bakarsak, kadının değişim değerini sermaye yani sıklıkla beden-üreme olarak korumaya ve yeniden üretmeye çalışan bu gibi yasalar cinsel ahlaktaki çifte standardın mihenk taşı olan “erkeğin ve erkekliğin onurunu” korumaya yöneliktir. Bu koruma tek başına yetmez, kadına karşı şiddetten, özellikle “namussuz” veya “sapkın” kadına karşı şiddetten destek almak zorundadır. Dolayısıyla lezbiyene ve trans kadına şiddeti yasaklamak için cis-heteroseksüel kadının cinsel ve bedensel özgürlüğünü göze almak gerekir.  

Homofobiklerin İstanbul Sözleşmesi’ni destekleyen kesimi, eşcinsel ve trans kadınları haysiyetler hiyerarşisinde aşağı konumda tutulmaya çalıştıkça bu açmaza düşmeye mecbur kalmışlardır. Çünkü eşcinselleri aşağılayarak, cinsel ahlaktaki çifte standartı yeniden üretenlerle ve kadının değişim değerini sermaye olarak koruyanlarla ve tüm bunlardaki amacın erkeklik onurunu zarardan korumak olduğunu düşünenlerle işbirliği yapmaktadır. O halde hetero-cis kadına karşı şiddeti bitirmek isteyen homofobikler, homofobik ve transfobik olma lüksüne sahip midir?

Neden radikal homofobikler, kadına karşı şiddetin önlenmesi girişimlerinde ısrarla “Legebetelilerin normalleşmesi”ni ve bu normalleşmenin de kaçınılmaz olarak “ailenin” yani kadının değişim değeriyle sermayeleştiği verili tahakküm kurumunun yıkılacağını görüyorlar? İstanbul Sözleşmesi’ni destekleyen ılımlı homofobikler, İstanbul Sözleşmesi karşıtı radikal homofobiklerin bu görüşlerini her ne kadar kabul etmeseler de ve ılımlı homofobiklere göre “şiddet karşıtı” olmakla “eşcinsel evliliği desteklemek” iki ayrı “şey” olsa da, sembolik düzen ve sosyoseksüel düzen açısından bunlar iki ayrı şey değildir, iki aynı şeydir.

Bir sonraki yazının konusu: Bu açmazla nasıl başedecekler? Homofobinin ve LGBTİ+ Haklarının Geleceği Üzerine Spekülasyonlar

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: insan hakları, kadın
Nefret