17/08/2010 | Yazar: Rahmi Öğdül

Geleneksel İstanbul sokaklarında yürürken Avrupa kentlerinin ya da İstanbul’un Avrupai semtlerinin tek biçimli, homojen kamusal mekânından farklı olarak, sürekl

Geleneksel İstanbul sokaklarında yürürken Avrupa kentlerinin ya da İstanbul’un Avrupai semtlerinin tek biçimli, homojen kamusal mekânından farklı olarak, sürekli bir eşikten diğerine atladığınızı hissediyorsunuz: genelden daha özele doğru, ya da kamusaldan daha mahrem olana doğru ilerlerken buluyor insan kendini. Yaşadığım Haseki ve Cerrahpaşa yöresinde çok sık rastlanan bir durum bu. Modern kentlerin tek biçimli kamusal mekânında dolaşmaya pek benzemiyor buralarda dolaşmak. Ana caddelerin herkese açık yapısının aksine, ara sokaklara doğru kıvrıldıkça giderek özel ve mahrem bir mekânın içine doğru çekiliyorsunuz. Dar sokaklarda evlerin girişlerindeki basamaklara oturan, örgü ören kadınlar ya da sokak köşelerinde, kahvehane önlerinde dikilen delikanlılar, dükkânlarının önünde oturan esnaf, bakışlarıyla kendi özel mekânlarında olduğunuzu, yabancılığınızı duyumsatıyorlar size.  Kapı önleri hala evin ya da dükkânın bir uzantısıymış gibi algılanıyor. Modern Türkiye’de her ne kadar Batılı anlamda kamusal mekân anlayışı yerleştirilmeye çalışılsa da yazılı olmayan, zımni bir anlayışın geçerli olduğunu, modern kamusal mekân kavramından farklı olan bu anlayışın, kentin kıvrımlarında hâlâ kendini koruduğunu gösteriyor tüm bunlar.

KENTTE YÜRÜYÜŞE ÇIKMAK
Roma hukukuna dayalı modern bir kent ile İslam hukukuna dayalı Osmanlı kenti arasında fark kamusal mekân kavramında düğümleniyor gerçekten. Modern kent normları, özel ile kamusalı tek bir çizgiyle net olarak ayırt ediyor ve bu iki alanı birbirleriyle karşıtlığı içinde tanımlıyor. Modern kentte özel hayatın korunduğu evi, kamusal yaşam mekânı sokaktan tek bir çizgi, evin eşik çizgisi ayırıyor. Bu eşik çizgisini aştığınızda kendinizi derhal tek biçimli bir kamusal mekân içinde buluyorsunuz; böyle bir kentte yürüyüşe çıkan birisi homojen bir mekân içinde hareket ediyor durmadan; kamusal mekânı oluşturan sokakların, meydanların her noktası, birbirine çoğu kez yabancı olan kent sakinlerinin kullanımına eşit ölçüde açık olarak duruyor.

Osmanlı geçmişi olan İstanbul gibi bir kentin kıvrımlarına girdiğimizde böyle bir soyut çizginin artık pek işe yaramadığını, kamusal olandan özele doğru aşamalı geçişlerin olduğunu görüyoruz. Ana yoldan ara sokaklardaki mahallelere doğru saptıkça özel bir alana, bir yakınlık bölgesine doğru yaklaşılıyor. Osmanlı kentinde yürüyüşe çıkmış bireyin her adımı onu farklı bir konuma sürüklüyor. ‘Tanzimat’ın Kent Reformları Üzerine’ adlı makalesinde Stefanos Yerasimos’un belirttiği gibi bu aşamalı geçiş ‘finâ’ kavramıyla karşılanıyordu Osmanlıcada (Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri, Tarih Vakfı Yayınları). Sokak sakinlerinin kendi sokakları üzerindeki kullanım hakkını gösteriyor. Örneğin bir şahsın evi önündeki sokak parçası o şahsın ‘finâ’sını oluştur ve bu sokak parçasını geçici olarak kullanma hakkına sahiptir: kapısının önünde oturmak, hayvanlarını bağlamak, malzeme boşaltmak gibi. Sokak sakinleri arasında birbirlerinin haklarını ve mahremiyetini gözeten zımni bir anlaşma vardı.

ÇIKMAZ SOKAKLAR
Kentin ara sokakları bu finâ kavramı çerçevesinde giderek özel bir alana dönüşüyordu. Ana yollardan ara sokaklara, mahalle içlerine girdikçe mahalle sakinlerinin yakınlık bölgesine giriyordunuz giderek ve bu yakınlık bölgeleri çıkmaz sokaklarda son buluyordu genellikle. Osmanlı mahallelerinde çıkmaz sokaklar çoğunluğu oluşturuyordu ve bu sokaklara özel sokak (tarik-i has) denmesi boşuna değildi. Bu sokakların kullanım hakkı, sadece buraya kapısı açılan hane halkına aitti. Eski Osmanlı mahallelerini bünyesinde barındıran Cerrahpaşa yöresinde de çoğu sokak, çıkmaz sokaktı. Modernleşmeyle birlikte tıpkı bir kör bağırsak gibi akışı engellediği için bu çıkmazların kapalı uçları yıkılarak çıkar hale getirildiler; sokak adlarını gösteren ayrıntılı bir haritaya baktığınızda bu adı taşıyan bir sürü sokakla karşılaşıyorsunuz hala. Çıkmaz sokaklar, kamuya açık sokaklar ile evlerin mahremiyeti arasında bir geçiş oluşturuyordu. Dolayısıyla mahremiyetin, yakın ilişkilerin nüvesini oluşturan evden başlayarak aşama aşama (ev?çıkmaz sokak?sokak?ana yol) mahremiyetin giderek seyreldiği dış mekânlara doğru bir açılım söz konusuydu Osmanlı kentinde.
TOKİ’nin kent dışında dar gelirliler için yaptırdığı modern sitelerde de kadınların kapı önlerinde oturduğunu öğrendik basından. Bu sitelere yerleştirilenler, geldikleri mahallelerdeki geleneksel davranışlarını sürdürmüş, kapıların önlerinde, merdivenlerde oturarak bir kabuk gibi kendilerine giydirilmeye çalışılan modern siteleri mahalleye dönüştürmeye çalışmışlar. Modern bir konut formunun otomatikman modern bir hayatı, kamusal mekân anlayışını kuracağına inanan yetkilileri şaşırtan bu finâ anlayışı, yazılı yasaklamalarla aşılmaya çalışılmış; site yönetimi kamusal mekânın bu şekilde ihlal edilmesini yasaklayan maddeler koymuşlar site yönetmeliğine.

İstanbul modernleşmeye rağmen geleneksel mahalle anlayışını hâlâ kıvrımlarında barındıran, insana Batı kentlerinden çok farklı mekân duygusu yaşatan bir kent; farklı toplumsal katmanlardan geçişlere eşlik eden duygusal dalgalanmalar yaşatıyor size. Osmanlının yazılı olmayan finâ anlayışının izlerine günümüzde de tanıklık ediyoruz. Aşamalı geçişlerden oluşan bu mekânın ‘baskı’sından kaçanlar, soluğu modern kamusal mekân anlayışının geçerli olduğu kesimlerde ya da kapalı sitelerde alıyorlar. Soyut bir çizgiyle kesin şekilde ayrılmış özel ile kamusal olanı yönetmeliklerle, güvenlik elemanlarıyla korumaya çalışan kapalı siteler, adeta geleneksel mahallelerden kurtarılmış bölgeleri andırıyor; TOKİ örneğinde görüldüğü gibi geleneksel mahalle yaşantısının buralara sızma harekâtı derhal püskürtülüyor. Soyut çizgilerle birbirinden ayrılan ve adeta birbirlerine görünmez olan site sakinleri ile kuvvetli toplumsal bağlar içinde birbirlerine fazlasıyla görünür oldukları için mahremiyet kavramıyla sokaklarını ören mahalle sakinlerini birlikte ve yeniden düşünmek gerek galiba.



Etiketler: kültür sanat