18/11/2010 | Yazar: Sarphan Uzunoğlu

Kaybolan hikayelerimiz: Şehrimiz, başörtümüz, özgürlüğümüz, gençliğimiz…

Sarphan Uzunoğlu | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Sarphan Uzunoğlu

Kaybolan hikayelerimiz: Şehrimiz, başörtümüz, özgürlüğümüz, gençliğimiz… 

Evvela nerelisin dersiniz yeni tanıştığınız birine. Kentler, köyler, kasabalar, kazalar bizim başımıza gelmiş şeyler olmakla birlikte genlerimiz denli işlemişlerdir içimize. İçimizin odalarında her camiinin, her okulun, her tekkenin, her sokağın, gençliğin kafelerinin, meydanların, karnavalların ve parkların adları, anıları gizlidir. Çoğu kez gitmediğimiz bu yerlerle tanımlarız şehirlerimizi. Şehirlerimiz, memleketimiz…
 
Her memleket bir aynadır bize; ama her aynada kendimizi farklı görmemizin nedeni zamandır, ayna değil çoğu zaman. Her dakika yaşlanan bedenlerimiz, her an yeniden biçimlenen ruhumuzdur bu evrenin değişim motoru. Bizse sokaklara, betonlara bakarak anlamaya çalışırız değişimi. Değişim bizim çoktan kabullendiğimiz bir dış meseledir gözümüzde.Gençliğimizi bile o kafelerde, o sokaklarda 120 küsür yıllık bir okulun sıralarında ararız böyle zamanlarda. Kendimizde bulamadığımız her şeyi eşyanın tabiatında ararız. Biz garibiz, garabetin kanıtıdır soyumuz. Girizgâhı uzatmamakta fayda var elbette. Anlaşıldığı üzere kentlerden ve insanlardan bahsedeceğim.
 
Genç bir insan en çok da yaşadığı yerlerden alacaklıdır. Bir gün elbet istenecektir ondan bu yaşadığı yerlerin “hesabını vermek” adına silah tutması, istemediği işlerde çalışması, istemediği bir evlilik yapması; ama onun borcu da alacağı da başka hesaptır aslında.
Ben en çok lise sıralarımdan alacaklıyım örneğin. Bana öğrettiklerinden ötürü hem de, öğretmedikleri bir şey kalmadığından. Farklı bir okuldu bizimkisi. Bursa Sultanisi, şimdiki adıyla Bursa Erkek Lisesi şimdi ile dünün büyük çatışmasıydı aslında. Bizim solcu bellediğimiz öğretmenlerimiz vardı, bir de sağcı bellediklerimiz. Bugün haklarını yemek istememekle birlikte her iki tarafın da öğrettiği çok şeyi öğrendim.
 
Şimdi alacaklıyım diyorsam, birileri şikayetçiyim sanabilir; hayır ben şikayetçi değildim ilk gençliğimden, gençliğe geçişimden, lisemden. Klasik bir inancı reddeden bir öğrenci olarak tahtaya çıkıp elli dakika tasavvufu konuşurduk beraber. İşte bu yüzdendir benim alacaklı halim. Çünkü hiçbir tahtada bulamadım o özgüveni. Sağa dair olduğu besbelli olan o kocaman suratlı, bıyıklı ama bana kibarlığı öğreten edebiyat hocama duyduğum hayranlığı hiç gizlemedim bunca sene. Farklı düşündüğü besbelli olan o öğrenciye duyduğu sevgiyi, onla beraber işi şeyler yapabileceğine dair çabasını hep sevdim, hep bir başka geldi o çaba bana.
 
Ben serttim, ben reddederdim oysa lisede yan yana yürümeyi bile başkalarıyla. Benim kurallarım vardı onlarınsa vicdanı. O küçücük kafamla her şey bana karşıydı işte. Din bana karşıydı, öğretmenlerim bana karşıydı… Kötüydü din. Can yakardı. Kızların başını kapardı örneğin.
 
Yıllar geçtikten sonra bir baş örtüsüne özgürlük eyleminde en önlerde yumruğumu havaya kaldırırken buldum kendimi. Hayatın beni getirdiği noktayı düşünürken bir vicdan eylemi yaptığımın farkına vardım. Bir borç ödemiyordum özümde. Konuşturulmuşluğumun keyfini yaşıyordum ve genç bir kadının da bir gün herkesçe bir şey anlamadığı iddia edilen bir konuda kürsüye çıkıp konuşabilmesinden yanaydım.
 
Yıllar geçti. Lisede baş örtüsü takan sınıf arkadaşımın ne denli büyük bir dost olduğunun farkına vardım. O zaman alırdı ben başka başka gazeteler. Oysa hep aynı yönden bakardık hayata. Hayattaki kimi “izm”lerin izini sürmenin insana zarar verdiğini o zamanlar anladım.
Şimdi o arkadaşım mezun oldu. Bir iş bulabildi mi bilmem, hele ki “devletlilerin” dairelerinde, sokaklarında. Ama eminim halk muhtemelen açmıştır ona bir yer. Bu halkı küçümsememenin gerekliğini öğrenmiştim ben o lisenin sıralarında. Sonra haktan, emekten bahseden hocalarımız vardı bir de bizim. Eşitsizliklerden, grevlerden bahsederlerdi. Onlar bilmezlerdi küçük bedenlerimizin ve gençliğin verdiği koca yürekliliğimizin ateşini, ta o zamanlar kaptırmıştık kendimizi ömrümüzün ilk izm’i sosyalizme.
 
Bizim iklimimiz başkaydı. Arada kalanlardık. Araftaydık. Ne tam doğulu olabildik ne tam batılı. Beyaz Türk deseniz değildim, sevemedim adetlerini, sevemedim o kibirli hallerini bir türlü. İşçi bir ailenin çocuğu da değildim, biz aradakilerdik, hani şu orta sınıf.
 
Zaman geçti ve bugün lisemin kapısından geçerken değişen çok şey görüyorum. Daha başka öğrenciler, daha başka hocalar. O eski binanın merdivenlerinde kayıp kıç üstü düştüğümüz kış günleri bile eskisi gibi gelmiyor artık. Ama biliyorum, bu olması gereken bir şey.
 
Yine de şu an yaşamakta olduğum şehirde, İzmir’de yaşadığım hiçbir şey ileri değildi Bursa’da yaşadıklarımdan. Belki daha rahat sarıldık sevgililerimize, belki kadınlar daha özgürdü; ama yoktu gözlerin gözlere değişinde bir samimiyet. Yoktu bakışların bakışlara verdiği bir asalet. Hep, bir öteki vardı defterlerimizde. Kadınlar vardı gene, erkekler vardı; ama pek azı bizi olduğumuz gibi kabullendi. Değişmemizi dilediler. Sonra değişmedik inadına, söküp götürdüler sevdiklerimizi etrafımızdan. Bizden öç aldılar. Biz de bilirdik intikamın ne demek oldğunu elbette; ama beceremedik.
 
Tekke kapısından geçmişliğimizden değil elbet; ama eğitimliydik. Üstelik sadece bilim değildi eğitimimiz, hem nefsimizi öğrenmiştik biz, hem değerini düşündüklerimizin.
 
Şimdi 20′lerimin ortasına yürüyorum hızla. Necisin, kimsin diye sorsalar evvela insanım derim. Oysa beni sorsanız başkalarına, milyon laf sayarlar.
 
Yazı yazmaya başladığım günden beri çok şey ilan edildim. PKK’li, sosyalist, vatan düşmanı, komünist, sorosçu, liberal, dönek, allahsız, allahçı…
 
Tüm bunların hepsi olduğumu ben Bursa’da değil İzmir’de öğrendim.
 
Bana ne olduğumu öğretmenin, haddimi bildirmenin yeriydi İzmir.
 
Birkaç hocam ve birkaç dostum hariç ben İzmir’den öğrene öğrene bu ülkenin çocuklarını nasıl pes ettirmeye çalıştığını öğrendim.
 
Üzgünüm. Bursa’nın o size “kapalı” gelen insanlarının yüreğinin bir odasını bu dünyanın tüm o “sözde” ilerici şehirlerinin ruh haline tercih ederim.
 
Çünkü hem Tevfik Fikret’i, hem Ziya Osman Saba’yı, hem İsmet Özel’i, hem Pir Sultan Abdal’ı sevebildiğim bir topraktır burası. Burası sizin oralara benzemez.
 
Bilirim buranın da kötüsü çoktur, bilirim buranın da yanlışı çoktur şu son dönemlerde duyduğumuz üzere; ama bilirim işte, başını kapatan kadınlara otobüslerde teyzelerin rejim düşmanı diye çemkirdiği o yer burası değildir.
 
İşte bu yüzden alacaklıyım senden memleketim.
 
Bana güvenerek yaşamayı öğretmeyecektin.
 

Etiketler: yaşam, gezi/mekan
Nefret