06/12/2021 | Yazar: Yasemin Öz

LGBTİ+lar ülkede 30 yılı aşkın yürüttükleri insan hakları ve onuruna uygun biçimde, ayrımcılığa maruz kalmadan var olma mücadelesinde, geniş bir toplumsal ittifak kurarak ciddi bir yol kat etti.

Küresel Muhafazakârlaşmanın Yeni Aracı; LGBTİ+’lar Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

İllüstrasyon: Semih Özkarakaş

Bu yazı Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu Kadın Dergisi’nin son sayısında yayımlandı.

2013 yılında Gezi eylemleri sırasında gerçekleşen ve yaklaşık 100.000 kişinin katıldığı LGBTİ+ Onur Yürüyüşünün ardından 2014 yılından itibaren daha önce müdahale edilmeyen Onur Yürüyüşlerine kamu otoritelerinin engelleme ve yasaklama getirmeleri gündeme geldi. 2014 yılında Ramazan ayına denk geldiği için toplumdaki “hassas!” grupların tepki gösterebileceği ve eylemcilerin güvenliğinin sağlanamayabileceği gerekçe gösterilerek saatler süren engellemelerin ardından polis müdahalesi ile eylem alanından uzaklaştırılan eylemcilerden arta kalanlarla gerçekleştirilebilen Onur Yürüyüşü, 2015 yılından itibaren aynı Ramazan ayına denk gelme gerekçesi ile tamamen yasaklama ve fiilen engellemelere maruz kaldı. Tüm yasaklama ve engellemelere rağmen eylem yapmaya çalışan göstericilere karşı bu defa gözaltına alınma ve yargılanma süreçleri işletildi.

2017 yılına gelindiğinde ise yine aynı gerekçelerle Ankara’daki tüm LGBTİ+ temalı etkinliklere OHAL gerekçe gösterilerek süresiz yasak getirildi. Diğer şehirlerde ise süreli veya etkinlik bazlı yasaklamalar uygulandı.

Tüm bu yasaklamalara karşı yargı yoluna yapılan başvurularda idari işlemlerin iptali ve yargılama süreçleri beraat kararları ile sonuçlanmış olsa da, LGBTİ+ eylemlilikler idari ve yargısal bir gözdağı süreci ile pasifize edilmeye çalışıldı.

Buna karşın “Yasak Ne Ayol” diyerek yasak tanımayan LGBTİ+lar Onur Yürüyüşünde bir araya gelerek yürüyüş yapmalarını orantısız güç kullanarak engelleyen kamu otoritelerine karşı pes etmek yerine “Şehrin her yerine dağılıyoruz” şeklinde çok yaratıcı cevaplar vererek, grup haline gelebildikleri her yerde gerçekleştirmelerine izin verilmeyen basın açıklamalarını okuyarak videolarını sosyal medya üzerinden dağıtarak kendilerini görünür kıldılar.

1994-2013 yılları arasında görmezden gelinen ve müdahale edilmeyen LGBTİ+ hareketin kurdukları ittifaklar, insan hakları mücadeleleri ve oluşturdukları bilinç ile toplumsal güç haline gelmiş oldukları kamu otoritelerince görmezden gelinemeyecek hale geldiğinde ve hükümet karşıtı Gezi eylemlerde aktif rol aldıkları fark edildiğinde, hedef haline gelmeleri de artık kaçınılmazdı. 2015 darbe girişimi sonrası ise tüm muhalefet ve sivil toplum üzerine yönelen baskı elbette sivil alanda mücadele eden LGBTİ+lara da sıçradı.

LGBTİ+'lar, tüm kültürel ve sosyal politikasını muhafazakarlık ve heteroseksüel ailenin güçlendirilmesi üzerine kuran hükümet kanadının elbette bu anlamda da zaten doğal hedefiydi. Gerçekte muhafazakar heteroseksüel aile ve geleneksek ataerkil toplumsal cinsiyet rollerine karşıt eşitlikçi talepleri bulunan kadın hareketi ve LGBTİ+ hareketinin bileşkesinden oluşan özgürleştirici kesim; hükümetin yaratma tahayyülünde bulunduğu toplum modeli için,bu hareketlerin koalisyon kurmak ve meşruluk elde etme açısından sahip olduğu avantajların da etkisiyle, bertaraf edilmesi gereken en güçlü tehdidi oluşturuyordu.

Hedef hem kadın hakları hem de LGBTİ+ var oluşu iken, toplumda epey meşruiyet kazanmış kadın haklarına karşı toplumun belli kesimlerini harekete geçirecek elverişli araçların arayışına girildi bu defa. Nafaka, boşanma, erken evlilik gibi erkek ittifakını cezbedecek konularda kadın haklarını tartıştırma zeminleri yaratıldı. AİHM’inNahideOpuz kararının yarattığı sarsıntıya karşı küresel topluma mesaj vermek için sembolik olarak Türkiye’de imzalanan ve Türkiye’nin de ilk imzacısı ve isim sahibi olmakla övünerek uluslararası toplumdan kredi toplamaya çalıştığı İstanbul Sözleşmesi’nden,aile birliğinezarar verdiği ve toplum değerlerine uygun olmadığı gerekçesiyle çıkılması gündeme getirildi.

Ekonomik kriz, pandemi, yolsuzluk, hukukun tedavülden kalkması ve rantçılık ile gündemden düşmeyen hükümet, göbeğinden bağlı olduğu tarikatların da sıkıştırması ve engelleyemediği düşüşüne karşı muhafazakar kesimi harekete geçirmenin zorunluluğu ile, gerçekte toplumsal onay dahi alamadığı halde, kendi oy veren kemik kesimini elinde tutabilmek için İstanbul Sözleşmesi’nden yine usule ve hukuka uygun olmayarak çıkma kararı aldı.

İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması kararının temelinde bana göre yatan nedenlerden anlamladırabildiğim bir kaçı; sözleşmenin hükümetin toplum tahayyülüne uygun olmaması ve pandemide işsizliğin artmasıyla giderek kötüleşen ekonomide kadınların iş gücü piyasasından çekilerek geleneksel rol modellerine uygun bir şekilde evlerde kalmalarının ve hapsoldukları evlerde yaşayacakları muhakkak olan şiddete itiraz etmemelerinin yollarının aranmasının temel motivasyonu oluşturduğu.

Ancak kadınların eşitlik mücadelesinin de köklü bir tarihi olan ülkede, kadın hakları konusunda geriye gidiş anlamında hükümet tarafından haklara darbe vurucu nitelikli nafakanın sınırlandırılması, erken yaşta evliliklere af çıkarılması gibi girişimleri bile büyük oranda bertaraf eden kadın hareketinin mevcudiyeti karşısında, hükümet İstanbul Sözleşmesinden çıkılması gerekçesi olarak (niyeti içerisinde baltalamanın ağır yer teşkil ettiği kadın haklarını hedef göstermek yerine) toplumun geniş kesimlerince hala marjinalolarak görülen ve bu konuda toplumsal mutabakat sağlamanın elverişli olduğunu düşündüğü LGBTİ+ları gösterdi.

Bu sürece gelene kadar toplum gündeminde olmayan LGBTİ+lar adım adım kamu otoritelerince hedef haline getirilerek algı yönetimi gerçekleştirildi. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın eşcinsel ilişkilerden sapkın ilişki olarak bahseden Cuma Hutbesi okutması[1] ve Diyanet İşleri Başkanı’nın LGBTİ+lara yönelik “sapkın” ifadesini kullanması[2] ile; Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından kurumsal olarak üretilen ve LGBTİ+ları hedef gösteren ayrımcı ve dışlayıcı söylem, devletin LGBTİ+ dışlayıcı kamu politikalarının uzantısı olarak 2019 yılında ilk defa görüldü. 2020 yılında Diyanet İşleri Başkanı tekrar devreye girerek LGBTİ+ları pandeminin sebebi olarak göstermeye çalıştı ve LGBTİ+lara yönelik kamu otoritelerince geliştirilen ayrımcı söylemler sistematik bir devlet politikası haline getirildi[3].

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu 2021 yılında Boğaziçi Üniversitesi’ndeki sergi ve devamında başlayan eylemlerde LGBTİ+lar hakkında nefret söylemi üreterek hedef haline getirdi[4]. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın LGBTİ+lara yönelik söylemleri ile LGBTİ+lar en üst düzey kamu otoritelerince hedef haline getirilmiş oldu[5].

Nihayetinde Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılma gerekçesini “Türkiye’nin toplumsal ve ailevi değerleriyle bağdaşmayan eşcinselliği normalleştirmeye çalışan bir kesim tarafından maniple edildiği" şeklinde ifade etti.

LGBTİ+lar ülkede 30 yılı aşkın yürüttükleri insan hakları ve onuruna uygun biçimde, ayrımcılığa maruz kalmadan var olma mücadelesinde, başta insan hakları hareketi ve muhalif kesim olmak üzere, geniş bir toplumsal ittifak kurarak ciddi bir yol kat ettiler. Kendi var oluş bilinçlerini edinmiş ve uğradıkları şiddete karşı çıkma yollarını öğrenmiş LGBTİ+lar dijital iletişim ve bilgilenme çağında artık geri döndürülemez şekilde yasaklamalar veya karşı saldırılarla durdurulamaz haldeler. Fizik kuralları gereği her etkiye karşı bir tepki olacağından, kutsal kitaplarda lanetlendikleri dönemlerden beri var oldukları bilinen LGBTİ+ların var oluşlarının baskıyla engellenemeyeceği gibi, bugün geldiğimiz noktada karşıt politikaların da devreye girmesinin kaçınılmaz olduğu bir devreye girmiş bulunuyoruz.

Pandeminin de gösterdiği gibi küreselleşmesinin engellenmesi mümkün olmayan yeni dünya düzeninde hiçbir toplum küresel hareketlerden, bu anlamda küresel insan hakları hareketleri ve teknolojik gelişmelerden uzakta bir hayat geliştiremeyecektir. Kürenin hangi yöne akacağını tek başına belirleyebilecekülke veya hareket olamayacağından, bu toplumsal çarpışmaların nereye varacağını tayin etmek için, başka hiçbir nedenle bir araya gelmeyecek Vatikan (Katolik), Rusya, Müslüman ülkeler ve bir kısım Afrika ülkelerinin kurduğu yeni muhafazakarbloklara karşı, özgürleşme hareketini temsil eden başta Kuzey ve Batı Avrupa ve Kuzey ve Latin Amerika halklarının kuracağı ittifakın hangisinin gelecek dönemi belirleyeceğini hepimiz izleyip göreceğiz. Türkiye’deki hiçbir kesim için hiçbir gelişme de bundan azade kalamayacak. Nitekim, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması konusunu gündeme getiren Polonya, Macaristan gibi Doğu Avrupa ülkelerinin de LGBTİ+ları tıpkı Türkiye hükümeti gibi araçsallaştırması tesadüf değil, küreselleşene ve kutuplaşan küresel siyasetin bir göstergesi. Daha önce de siyasetini işçi/sermaye karşıtlığı üzerine dual bir şekilde çelişkilerin çarpışması üzerine kuran dünya siyaseti, bu defa da muhafazakarlık/özgürleşme karşıtlığı üzerine kurulu siyasette saflar tayin edecek.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


[3] https://kaosgl.org/haber/erdogan-dan-diyanet-aciklamasi

[4]https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/twitterdan-suleyman-soylunun-lgbtilari-hedef-alan-tweetine-engel-1810156

[5]https://www.bolgegundem.com/cumhurbaskani-erdogan-lgbt-gencligine-ates-puskurdu-1423510h.htm


Etiketler: insan hakları, kadın, siyaset
Dijital