30/10/2012 | Yazar: Rahmi Öğdül

İstiklal Caddesi’ndeki Arter’de yer alan Hamle adlı sergide, saklandıkları dolaptan firar eden canavarların yine ait oldukları yere, dolaplara nasıl yerleştirildiğini gösteren bir iş var.

Keçiler arasında ilk göze çarpanlar Kürtler, Aleviler, trans bireyler ve tüm zamanların günah keçileri olan yoksullar.
 
Günahları üzerine yüklediğimiz ne de çok günah keçimiz var, hiç düşündünüz mü? Bir listesini çıkarmaya kalkışsak sonu gelmeyecektir sanırım. Dönemsel olarak bu günah keçileri değişse de altında yatan mantık hep aynı:  Sorunlarından arınmış, mutlak uyumu, aynıyı ve hep aynı kalacak olanı temsil eden “bizler” ve bizi yozlaştırmaya çalışan “ötekiler, yabancılar”. Günah keçileri, topluluk kimliğini inşa ederken vazgeçilmez bir unsur olarak duruyor hep karşımızda. Topluluğa dâhil edileceklerle topluluk dışında tutulacak olanlara dair bir farkındalık yaratıyor günah keçisi bulma ritüelleri (bkz Richard Kearney, Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar, Metis). 

Zihnimizde kuzular ve bu kuzuları ayartmaya, baştan çıkarmaya çalışan keçiler dolaşıyor.  Mutlak saflığı temsil edenlerle toplumun saflığını, masumiyetini bozan kirli unsurları ayırıyoruz birbirinden. Keçiler arasında ilk göze çarpanlar Kürtler, Aleviler, trans bireyler ve tüm zamanların günah keçileri olan yoksullar. Yani kenetlenmiş bir bütün olarak saf bizi her an parçalayacak ve yozlaştıracak, kutsal topluluğun kutsallığını kirletecek unsurlar. Kutsal metinlerde çıkıyor günah keçisi karşımıza. Tevrat’ın Levililer metnindeki “Günahları Bağışlatma Günü” başlıklı bölümde günahlarımızı üzerine yüklediğimiz keçilerimizi çöle sürüyoruz. “Sonra Harun ellerini keçinin başına koyar ve İsrailoğullarının tüm suçlarını, isyanlarını ve günahlarını itiraf eder. Böylece tüm günahları keçinin başına yükledikten sonra hayvanı çöle yollar… Keçi, İsrailoğullarının tüm suçlarını ıssız bir yere taşıyacaktır (Levililer 16:20-2).” İçimizdeki şeytanları çöle taşıyacaktır keçi. Kent merkezindeki emlak fiyatlarını düşüren ve dolayısıyla kalkınmayı geciktiren yoksulları, kimliklerimizi bulanıklaştıran transları, bizim dışımızdaki etnik grupları durmadan ıssızlığın belirsizlik mıntıkasına sürüyoruz. Böylelikle tüm günahlardan, marazlardan arınmış olarak hep aynı kalacağız, tertemiz bizler.

Batı’nın ortaçağ resimlerinde ötekileri temsil eden koskoca bir kötücül yaratıklar külliyatı (corpus maleficorum) var. Ve bu tasvirlerde neredeyse istisnasız olarak kötücül yaratıkların hepsi keçi özellikleri taşıyor: boynuzları, sakalları, sert kılları ve toynakları vardır bu yaratıkların. Yine Batı’nın şeytan figürü de keçileşmiş bir melez yaratık olarak boy gösterir. Bu melez yaratıklarla, canavarlaşmış ötekilerle karşılaşmamızın tekinsizliğinden söz eden Freud, benliğin içinde bastırılmış olan ötekinin yüzeye çıkışına vurgu yapar: “Tekinsizin ete kemiğe bürünmüş hali olan canavar, uzun süredir saklandığı ve neredeyse içinde unutulduğu bodrumdan yahut dolaptan firar eden varlıktır.” İçimizde taşıdığımız çokluk canavar olarak yüzeye çıkıyor ve hemen otoriter ve tutarlı bir kimliğin sunağında kurban ediyoruz onları.

İstiklal Caddesi’ndeki Arter’de yer alan Hamle adlı sergide, saklandıkları dolaptan firar eden canavarların yine ait oldukları yere, dolaplara nasıl yerleştirildiğini gösteren bir iş var. Iraklı sanatçı Adel Abidin’in ‘Senfoni 2012’ başlıklı yerleştirmesinde 2012 yılının Mart ayında  Irak’ta, “emo” olarak tabir edilen yaşam ve giyim tarzları nedeniyle hükümet tarafından günah keçisi ilan edilmiş ve radikal dinciler tarafından taşlanarak öldürülmüş doksan genci temsil eden doksan heykel, duvardaki çekmecelerin içine yerleştirilmiş. Morgun çekmecelerini andırıyor bu düzenleme. Tek kanallı video işinde ise Iraklı gençlerin katliamı canlandırılmış. Videodaki her cesedin ağzı bir iplikle beyaz bir güvercinin ayağına bağlı. Ölümün ağırlığı güvercinlerin havalanmasına, gökyüzündeki neşeli kanat çırpışlarına engel oluyor. Çokluğun, tutarlı ve kutsal kimliğin sunağında kurban edilmesiyle toplum saflığını korumuş oluyor böylece. Arı olanı kirli olandan, kuzuları keçilerden ayıran ritüellerle sürdürüyoruz yaşamlarımızı. Zorla kuzu postuna büründürülmüş keçiler olduğumuzu unutuyoruz. Dolaplara, çekmecelere tıkmaya çalıştığımız, çöllerin ıssızlığına sürmeye kalkıştığımız çokluğun ya da corpus maleficorum’un geri dönüşünden korkuyoruz.
 
 
Sanatçılar Adel Abidin, Rosa Barba ve Runa İslam’ın katıldığı Beyoğlu Arter’deki Hamle adlı sergi 18 Kasım’a kadar izlenebilir.

Etiketler: kültür sanat