10/01/2023 | Yazar: ChinaBird

“Acaba bu yarım kız ben miyim?” diye heyecanla sormuş, soruyu kâğıttan bir top yapmış ama topu atacak kimseyi bulamayınca da cebine koymuştur.

Mevsim şeridi sınıf mevcut grafiği post terapötik kuir müzikal Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

İllüstrasyon: Jinhee Lee, Room, 2022

Bir seans odası… Haki yeşil renk tekli koltuğunda kendinden emin bir şekilde oturan, “Korktuğunu belli etmemek için çok çabalıyorsun ama şimdi korkmanın sırası değil.” diyen bakışları ;“Olan olmuş bir kere, bakalım şimdi biz ne yapabiliriz?” gülümsemesiyle kıvrılan dudaklarının arasından çıkan sesi, küçük bir çocuğun saçlarının arasında gezen parmaklar gibi şefkatle kayarak bir soruya dönüşüyor:

-Bu alana dair hatırladığınız ilk anınız nedir?

Soru buruşup kağıttan bir top oluyor, yuvarlana yuvarlana ayaklarımın dibine kadar geliyor. Hiç beklemeden kağıt topu alıp misafirliğe götürüldüğü evde sıkıntıdan patlayan bir çocuğun hevesi ve merakıyla dizlerimin üzerine çöküyorum. Kağıttan topu özenle açıp yere bir güzel seriyorum, ellerime pürüzsüz olana kadar düzeltiyorum. Yüzüstü yere uzanıp kalemi elime alıyorum. O hep beni izliyor, onun da kafasında kağıttan toplar yuvarlanıyor.

Ben bu kağıda önce bir okul çizerim. Gövdesi kutu gibi bir dikdörtgen, çatısı üçgen, bacasından bulut gibi dumanı tüten, yanan lambası dışarıdan görünen, dersin ortasında sobasına kömür takviyesi yapılan bir okul. Bu okulun öğretmenleri de vardır. Bıyık bırakan öğretmenleri Ümit Besen’e ya da  Sinan Bengier’e, bıyık bırakmayan öğretmenleri Kenan Evren ya da Kemal Sunal’a; bıyıkları ,bıyık bıraktığı –genellikle- belli olacak kadar sert ve gür olmayan öğretmenleri de Hüner Coşkuner’e ya da Asuman Arsan’a, müdürü Turgut Özal’a ya da Ferdi Özbeğen’e benzer.(bkz: Bıyık Kullanımı Esnasında İzlenecek Yol ve Yöntemler Yönetmeliği)

Bu okulun öğrencileri de vardır. Kiminin burnundan dudağına uzanan fosforlu duble yolları ya da Hindistan cevizi büyüklüğündeki bir kiviyi andıran başları, kiminin on ikinin katlarıyla çoğalan pastel boya setleri ya da kendi isimlerini büze uzata söylemekten zevk alır gibi ağızları vardır. O çocukların hepsi başka başkadır ama bir tanesi daha da başkadır… Kendisi de başka olduğunun farkındadır. Bu çocuğun adı “Başka” olsun.

Başka başkalığını; yürümeyi, şarkı söylemeyi, kuru üzümle sarı leblebi sevdiğini, annesinin öfkesini, babasının ceketini bilirken bilmiş; hemen sonra da başka olduğunu bilmemesi, bunu unutması ve gizlemesi, bundan utanması gerektiğini bilmiştir. Bu sayılanların hepsini çok iyi bilmiş ama bilmemeyi bilememiştir. Nelerin bilinmesi, nelerin bilinmemesi gerektiğini öğrenmek için gittiğini bilmediği okulunun içeri bakan duvarında, mevsimlerin kutu kutu birbirinden kesin çizgilerle ayrıldığı mevsim şeridi, bu resimli şeridin altında da kaç çocuğun bu resimlere bakarak mevsimleri öğrenmesi gerektiğinin sayısını gösteren sınıf mevcut grafiği vardır. Grafiğin tabiatı gereği(bkz ya da bakmayınız: Eşyanın Tabiatına Aykırılıkların Tanzimi İş ve İşlemleri Yönetmeliği) kız ve oğlan öğrenciler tek tek değil, önce kız ve oğlan olarak iki gruba ayrılarak ardından da birçok kız daha az sayıda kız resmileriyle, birçok oğlan daha az sayıda oğlan resimleriyle temsil edilmiştir. Grafiğin tabiatının isteklerinin sayısıyla, tabiatın tabiatının isteklerinin sayısı çoğu zaman olduğu gibi birbirini tutmadığından en sondaki yalnız bir kız resmi, ona yeter sayıda kız öğrenci bulunmadığından tam ortadan ikiye ayrılmış yarım bir kız çocuğu bir şeklinde gösterilmiştir. Başka, başkalığının bir izini her yerde arayıp bulamazken bu yarım kız (bkz ve duvarlara yazınız: Yarım mıdır Tam mıdır, Kadın mıdır Kız mıdır?) resmini hemen fark etmiş ve sevmiş, içinden “Acaba bu yarım kız ben miyim?” diye heyecanla sormuş, soruyu kâğıttan bir top yapmış ama topu atacak kimseyi bulamayınca da cebine koymuştur.

Kağıttan top cebinden eline, elinden yüzüne, yüzünden gözüne, gözünden yaşına, güneşe ve aya, gündüz ve gece düşlerine, yaptığı işerine, sıktığı dişlerine, sivilcelerinin içlerine, şişelere ve tütünlere, bütünlere ve parçalara, susamlara ve sokaklara, kasıklara ve kalçalara, davullara ve baslara, Rollinglere ve Stonelara, Virginialara ve Kurtlara, Orlandolara ve In Bloomlara, Sigmundlara ve Freudlara, aralara ve derelere, tepelere, rüzgarlara, seslere, suslara, yeşillere, allara, nice nice yıllara sürte bulaşa taşlaşmış, büyümüş, büyümüş, Başka’nın önünde itile itile dağlar tepeler aşmış yedi kat çıkmış ve haki yeşil koltuğun önüne kadar gelmiştir.  (bkz: ÖzSisifos Kardeşler Nakliyat Ltd.şti)

-          Bu kaya ile ne yapmak istersiniz?

-          Bilmem, içinde bir soru var. Büyüdükçe büyüdü, taşımaktan artık çok yoruldum. Sorunun cevabını bulursak sanki bu kayayı koyacak bir evim olacak, o zaman her yere itmek zorunda kalmam. O yarım kız ben miyim?

-          Siz yarım değilsiniz. Biz tamız, başka başkayız ve her yerde varız.

-          O zaman artık benim de bir evim var.

-          Bu ev nasıl bir ev?

-          Bu ev, bir mekandan öte bir zaman sanki cuma günü mesai bitiş anı ya da okul çıkış zilinin çaldığı anlardaki bir zaman gibi daha çok. Yapmak zorunda olduğum ve canımın yapmayı hiç istemediği bütün sıkıcı, boğucu ve kupkuru işler bitmiş de gelmek istediğim ana çok yaklaşmış olmanın, gelmek istediğim anın kendisinden de güzel olduğu umutlu anlar gibi. Bu ev biraz da sıvı gibi sanki. Soğuk duvarlarla ayrılmış odaları, kesin çizgilerle belirlenmiş bölümleri olmayan; kendi doğasının ritminde akıp giderken beni içine alıp koruyan ve besleyen, yatağı içimde olan bir nehir bu ev. Bu ev benim kimliğim.

-          …

-          …

Sessizliklerin de melodiye dahil olduğu bir şarkı çalıp söyleyelim şimdi. (bkz: Jazz Müzisyenlerinin Sözlerini Araklama Sanatı Üzerine Mülahazalar) Önce şu taşlaşmış, birbirine dolaşmış paslı dikenli zincirleri andıran topumuzu bir kara deliğe dönüşüp bizi içine çekmeden evimizin bir odasına koyalım. Kapısını bir güzel kilitleyelim ama anahtarın nerede olduğunu unutmayalım. Çünkü onun içinde, esas muhtevasını oluşturan suçluluk, utanç, değersizlik gibi kütlesi çok ağır duygular lazım olacak. Bize değil… Onun da zamanı gelecek. Neyse şimdi canımızı bunlarla çok sıkmadan şarkımıza geçelim. Şarkımız tabii ki: Paşamızın şarkısı.

-Merhaba Paşam, hoş geldiniz.

- Hoş bulduk efendim; istirham ederim, lütfen bırakalım artık böyle ayrım ihtiva eden hitapları. Efendim, biz kıvançların ve de gönençlerin en yücesi theyyyy olalım, themmm olalım, bir demmm olalım, demlenelim! Demlenizizzz!

Siz istersiniz de biz demlenmez miyiz? Zaten biz hep demleniriz. Güneşi hemen hiç yormadan baş köşeye ya da tam merkeze alalım ki bizi aydınlatsın, ısıtsın ve tam dağılacak gibi olduğumuzda bizi yörüngesinde bir arada tutsun. Sonra Hande’yi çağıralım ve onu tanıdığım fotoğrafta yer alan, adını bile bilemenin verdiği utancın bana ağır geldiği güzel arkadaşını. Dünyanın en kebir/kabir şehrinin en kebir/kabir/ muhacir caddesinin ortasında, herkesin gördüğü ama görmezden geldiği acıyı çekmekten usanmış,  küçücük çaresiz bir çocuk gibi ağlatılan Hande’yi çağıralım. Bir ayağından ayakkabısı çıkmış, sanki Külkedisi… Biz o ayakkabıyı tuzluk gibi eline alıp hıyardan hıyara koşan başka bir hıyarın vücut bulmuş hali prens misali ayakkabıya göre insan aramayalım. Biz o ayakları, Hande’nin küçük bir kızken eskimiş kumaş parçalarından ve partallardan kendine yaptığı kırmızı ayakkabılar gibi saralım.  Giysin ayakkabılarını özgürce dans etsin, istediği zaman da çıkarıp dinlensin. Nasıl istiyorsa…

-Öyle yapabilir miyiz?

-Siz nasıl isterseniz…

Bence Patti Smith ve Kurt Cobain’i de çağırmalıyız. Madem benim evim benim kararım, neden çağırmayayım ki? Hem şarkımıza evrensel bir sound katarlar, gürül gürül gürler şarkımız. Çıkan gürültüden evin sakinleri de rahatsız olsun istiyorum çünkü. Kendine ait bir odası vardır Virginia’nın benim evimde. Gürültüden rahatsız olur da belki cebine doldurduğu taşları kafamıza fırlatır, nehre doğru yürümekten vazgeçer. Belki de Başka çocuğu görüp yanına oturur, taşlarla bir oyun kurarlar, ev içinde ev yaparlar, Kurbağacık de gelir, parmaklarıyla vıjjt vıjjt diye bir gökkuşağı çizerler. Daha bir sürü kişi var çağırılacak ama hepsini de ben düşünemem. Kim kimi istiyorsa çağırsın, aramızda yabancı yok. Şimdi herkes hazırsa şarkımız başlıyor:

Öhömm …

Hiçbir yerde kuir yok (koro: sanma sa-kın)

Alışın heeeer yerdeyiiiiz.

Cishetero düzene (koro: dibidibidip)

Takılan bir çelmeyiiz.

(koro: diriririririri rip rip ribo ribo zom)

NAKARAT :

Gender tak eder cana!

Don’t care penis or vagina!

Nonbinary kollarıma,

Usulca sokul yeter!(nakarat X2)

Toksik masküleniiiiiti (koro: biriririm)

Aman iyi kiiii var penisiiiii

Yaşamaya direnir (koro: dibidibidip)

Hayatı ve kendini…

(koro: diriririririri rip rip ribo ribo zom)

Şarkı burada çoğalarak bitiyor fakat şenlik dağılmıyor. Terapistin kafasının içindeki mesai klasöründe kayıtlı, sayısız dertlinin gelip geçerken kumaşını eprittiği, mutsuz ve yorgun götlerinden bir hatıra bıraktığı, mutsuz ve yorgun danışan koltuğundan kalkıyorum. O; da tekli, mutlu olup olmadığını asla belli etmek istemeyen fakat yorgunluğunu gizleyemeyen koltuğundan kalkarken boğazına kadar birikip eteklerine dolmuş kâğıttan soru toplarını etrafa saçıyor, toplar bir süre –sıradaki dertliye kadar- odanın içince yuvarlanıyor. (bkz and googlea yazınız: bob dylan like a Rolling Stone. “Bunu mu demek istediniz”e tıklayınız.) İkimiz de ayaktayız. (bkz: bob marley get up stand up) Kapıya doğru yürüyüp kapıyı açıyorum. Çıkarken:

-          Kapı açık kalsın mı yoksa kapatayım mı?

-          Açık kalabilir.

Şakaya komikliğe doyamayan beynim“Peki ya algının kapıları?” diye soruyor içimden.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: kültür sanat
nefret