30/11/2010 | Yazar: Murat Köylü

Bu yazı, 26 Kasım 2010 tarihinde Milliyet ve Vatan gazetelerinde aynı başlıkla, yani “Konser Salonu Önünde Çevreci Ayıbı” adıyla yayımlanan haberlere ithafen yazıl

Murat Köylü | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Murat Köylü
Bu yazı, 26 Kasım 2010 tarihinde Milliyet ve Vatan gazetelerinde aynı başlıkla, yani “Konser Salonu Önünde Çevreci Ayıbı” adıyla yayımlanan haberlere ithafen yazılmıştır. Yazı; habere konu olan olaylar ile ilgili değil, haber ve anaakım medyanın içinde bulunduğu umut ve güven kırıcı durum ile ilgili yorumlar içermektedir.
 
Aynı başlığa sahip bu iki haber, “çevrecileri” damgalamaktadır. Bu başlık ile haber, aslında doğru, yerinde ya da yeterli bilgi de vermemektedir. Çünkü gerek Türkiye’de, gerek ise dünyada “çevreci” tanımı altına girebilecek tektip, homojen bir çoğunluk yoktur. Aynı “Ermeniler, Kürtler, İslamcılar, Müslümanlar, Yahudiler, eşcinseller, travestiler, vb.” gibi, bu grup da kendi içinde büyük çeşitlilik gösterir. Aslında bu haber ve başlığı, nefret söylemi çerçevesi içinde bile tartışmaya açılabilir. Çünkü gazeteler, olay ile ilgili protestolarda bulunan kişiler ve gruplar üzerinden tüm çevrecileri genellemektedir. Haberin semantiği; tek bir olaydan yola çıkarak çoğul ve heterojen çevreci kimliği ile ilgili genelleme, birörnekleştirme, önyargılar, küçültme, abartma ve çarpıtmalar üretmektedir ve/ya zaten bu kimlik ile bağlantılı mevcut kültürel kodlardan beslenmektedir. Bununla birlikte bu haberler, kültürel temsiliyet alanında çevre hareketinin içinde görülen çok sayıdaki farklı ve birbirine muhalif bileşenler ile ilgili olarak dezenformasyona ve önyargı oluşumuna kaynak da olmaktadır.
 
“Konser Salonu Önünde Çevreci Ayıbı” gibi bir başlık, kanımca, okuyucuya “haber” veren bir yazıdan öte, ahlaki yorum içerikli bir metine ait olmalıdır. Örneğin “Konser Salonu Önünde Çevreci Protestosu” denseydi, başlık yine çevrecileri genelleyecek ve o gruplar ya da kişiler ile ilgili bazı kodları genelleştirerek damgalayacaktı. Yine de olay ile ilgili direkt bilgi verecekti. Hem de “ayıp” gibi bir ahlaki kavram içermekten öte, habere kaynaklık eden olguyu daha apaçık biçimde duyuracaktı: Bir protestodur bu, ayıp olup olmadığı ise öznel yoruma kalmıştır. Ayrıca, neyin “ayıp” olup neyin olmadığının resminin “haber çerçevesi” içinde çizilmesi son derece riskli bir tutumdur.
 
Diğer bir sakıncalı taraf da şudur: Yürütme, Borusan, protestocular ve tarafsızlar dahil en az 4 aktörün rol oynadığı bir olguda gazeteler sadece “çevrecileri” başlığa taşımışlardır. Bu kendi başına taraflı olmaya son derece açık bir motivasyondur ve haber niteliğine çevreciler ile ilgili olarak olumlu ya da olumsuz (fark etmez) bir aşırı yorum yükleyeceği öngörülebilir.
Gelelim haber başlığında yer alan şu kan dondurucu “ayıp” sözcüğüne. Kan dondurucu, çünkü çevreciler ya da iktidar dışında tanımlanan diğer gruplar ile ilgili olarak “ayıp, şeref, haysiyet, utanmaz” gibi kavramlar ile heyecan ve ilgi çekicilik katılmış haberlerin, söz konusu grupların ve bireylerinin başına ne belalar, ihlaller açtığını biliyoruz. Genelde bu tarz ahlaki, ajitatif başlıklarla aşırı sağcı ya da solcu, ya da burada gördüğümüz üzere çoğunluk iktidarına ait yayın organlarının propaganda amaçlı sözde haberlerinde karşılaşıyoruz. Etnik ve dini azınlıklar, politik düşmanlar, LGBTT’ler ya da “ahlaksızlar, ötekiler, bizden olmayanlar” gibi herhangi bir kimlik için bu “sentimental” kavramlar kullanılabiliyor. Ancak “ayıp” gibi bir sözcük, hem anaakım gazetelerde, hem de haber başlığında kendisine yer bulabiliyorsa, bu durum Türkiye medyasının durumu için son derece karamsar olmamıza neden oluyor. Bir gazetenin yazarları tabii ki ifade özgürlüğü çerçevesinde bu kavramları kullanabilirler. Olaylar ile ilgili kendi öznel düşüncelerini paylaşabilirler. Aynen başka birilerinin de; Borusan’ın ekolojiye, yerel topluma ayıp ettiğini; ya da konser dinleyicilerinin de demokratik tepkilerini ortaya koyan protestoculara ve çevre-doğa mücadelesine ayıp ettiğini belirtebilecekleri gibi. Ancak “ayıp” kim tarafından nasıl kullanılırsa kullansın bir haber başlığına kolaylıkla oturabilecek bir sözcük değil. Belki kesinleşmiş suçlar, özellikle de insanlığa ya da ekolojiye karşı işlenen suçlar bu kapsam dışında kalabilir, ama o noktalarda bile çok dikkat etmek gerekir. Çünkü “ayıp” hiç de temiz, masum bir sözcük değil. Özellikle “ayıplayan” haberlerin yol açtıkları anımsandığında.
 
Tüm bunlar bizlere “4. kuvvet medya” fetişizminin ya da inancının hayli gecikmiş olan hazin sonunu da özetliyor. Medya sadece yapısal anlamda iktidar ve çoğunluk dilini yeniden üretmiyor; kendisi de iktidarın, çoğunluğun eli pek güçlü oyuncularından biri haline geliyor. “Dördüncü kuvvet”. Bu ifade, artık anaakım medyanın da eninde sonunda bir iktidar odağı olduğu anlamına gelmek dışında bir şey söylemiyor. Yasama, yürütme, yargı ne kadar temiz, demokratik, eşitlikçi ve adil ise, dördüncü kuvvet durumundaki medya da ancak o kadar olabilir. Ayrıca, hem sembolik alanda hem de reel alanda iktidar ortaklarının birbirleri ile belirli bir çekim alanı içinde bulunduklarını; küresel kapitalizm güdümündeki merkezi ve yerel yönetimler ile iş ve güç birliği içinde gayet statükocu ve iktidara hizmet eder, hatta onun organik bir parçası olma durumunda olduklarını söyleyebiliriz. Yaygın medya bugün bizzat bu kapitalist iktidarın, yani kapitalin atardamarı sektörlerden biri durumundadır. Diğer kapitalist sektörler ile de mali ya da politik çok ciddi bağları, ortaklıkları vardır. Bu bağlamda her tür muhalif yurttaş tepkisine “ayıp” olarak bakabilmeleri de son derece beklenilir bir durumdur. Çünkü iktidar olmak, iktidarda olmak her şeyden önce ahlaki bir durumdur.
“Dördüncü kuvvet olarak medya”ya duyulan karşılıksız inanç; birbirinin aynısı olan, hatta “Borusan’ın resmi basın açıklaması” gibi görünen bu sözde haberler ve başlıklarıyla bir kere daha ölmüştür. Belki çok da iyi olmuştur, ki insan toplulukları artık kendi başına bir kapitalist iktidar ortağı olan anaakım medyadan –en azından tarafsızlık bağlamında- pek fazla medet umamayacaklarını bir kere daha anımsasınlar. Bir de; “medya, iktidar, kapitalizm, devlet” derken tüm bu kavramların olgusal karşılıkları olan biz insanları görmezden gelmeyelim. Devleti, medyayı, Güç’ü, sanki insanlardan, tek tek bireylerden ve onların çıkarlarından bağımsızlarmışçasına şeyleştirmeyelim. Bu gazetelerin muhabirleri, editörleri, yazı işleri sorumluları, sahipleri ve son tahlilde okuyucuları bu yazıda anlatmaya çalıştığım düşünceleri, aradığımız ilkeleri ve yaklaşımı eminim ki mesleki ya da insani anlamlarda çoğumuzdan iyi biliyorlar. Ancak, şu hep kızdığımız ve topu hemen ayağına atıverdiğimiz “sistem, kapital ve iktidar” canavarları da, tek tek bu gerçek kişilerden ve onların anlık kararlarından oluşuyor. Bu gerçek ile de, tek tek hepimizin yüzleşmesi gerekiyor.


Etiketler: yaşam
Nefret