01/04/2013 | Yazar: Rahmi Öğdül

Ben ve öteki; biz ve onlar; erkekler ve kadınlar; Türkler ve Kürtler, heteroseksüeller ve eşcinseller, insanlar ve hayvanlar; bu listeyi sonsuza kadar uzatmak mümkün.

Yaşamı bir sanata dönüştürmek yerine ikili karşıtlıklar üzerinden konumlandırıyoruz kendimizi: Ben ve öteki; biz ve onlar; erkekler ve kadınlar; Türkler ve Kürtler, heteroseksüeller ve eşcinseller, insanlar ve hayvanlar; bu listeyi sonsuza kadar uzatmak mümkün. Farklı olandan hazzetmediğimiz için bir sürü olumsuz duygu eşlik ediyor bu ikili karşıtlıklara: Hınç, nefret, kin, haset, husumet, ilk anda aklıma gelenler. Sabit kimliklerle donattığımız ben/biz ile öteki/onların arasında farkları sıralıyoruz durmadan; farklı olanı kimlikler üzerinden kurmaya, farkı hep dış yüzeylerde korumaya çalışıyoruz. Oysa kabuk-kimliklerimizin altında, her zaman başka bir şeye dönüşme gizil gücü taşıyoruz; fark dediğimiz, tam da içimizde bir yerlerde bir pundunu kollayan bir değişme/dönüşme potansiyelinden başka bir şey değil. Başka bir şeye dönüşebileceğimizi hissettiğimizde nedense korkuya kapılıp, bir ölü kabuk gibi bizi kuşatan kimliğimize sıkıca sarılıyor, tutarlı kimliğimizi parçalayacağını düşündüğümüz tüm farkları, tüm olumsuzlukları yükleyeceğimiz bir düşman ya da bir öteki yaratıyoruz. Olumsuz saydığımız tüm özelikleri, farkı bunlara yüklüyoruz. Farkları sabit kimlikler, gruplar, kümeler arasında dağıtıyoruz durmadan. Asıl farkın, mevcut kimliğimizi tehdit eden farkın içimizde yattığının da farkındayız aslında. Totaliter, despot bir aklın baskıcı rejimi altında bedenimizde taşıdığımız farkları silmeye, kendi bedenimizde bir ulus-devlet inşa etmeye çalışıyoruz.

İki ayaklı ulus-devletler gibi dolaşıyoruz toplumda. Ötekilere karşı geçici ittifaklar kuruyoruz kimi zaman; ittifaklar bozulduğunda karşıt ikilikler kendi aramızda açığa çıkıyor. Arter’de sergilenen Şener Özmen’in “Bayrağından Kaçan Direk” başlıklı işi ulus-devletleşen bireylerin birer bayrak direği gibi de dolaştıklarını hatırlatıyor bize (Facebook profillerindeki bayraklar bunu kanıtlıyor zaten). Bu arada ulus-devletleşen bireylerin hısım ve/veya hasımları olan şirketleşen bireylerin de şirket logolarını taşıyan ilan panoları gibi dolaştıkları da gözümüzden kaçmıyor tabii. Özmen’in Arter’in iki katında da devam eden işi parlak çelikten yapılmış iki bayrak direğinden oluşuyor. Şirketleşen ya da ulus-devletleşen bireyler simgelerle kendi kimliklerini dondururken, bayrağından ya da logosundan kaçan direklerin kesişmeseler de, en azından birbirleri etrafında eğilip büküldüklerini, zarif sarmallar çizdiklerini görüyoruz giriş katında; ama direk formunda ısrar ettikleri için birinci katta yine birbirine paralel uzanıyorlar sonsuza doğru. Lawrence Beesley, Öklidçi geometrinin “paralel çizgiler sonsuza kadar kesişmezler” yasasının, Titanik gemisi battığında nasıl ihlal edildiğini anlatıyor kitabında. Bir kurtarma filikasından, gecenin karanlığında geminin ne kadar güzel olduğunu betimler; bu güzelliği deniz yüzeyiyle lomboz ışıkları şeridinin oluşturduğu “korkunç açı” bozmaktadır. Bu basit geometrik yasasının açıkça ihlali dışında geminin yara aldığını gösteren başka hiçbir şey yoktur (aktaran Stephen Kern, Zaman ve Uzam Kültürü, İletişim). Alt ve üst katlarındaki birbirine paralel uzanan farklı toplumsal sınıflarıyla Titanik sınıflı bir toplumun simgesiydi; demek ki Öklid’in yasasını ihlal ettiğimizde, paralel çizgiler kesiştiğinde mevcut ikili karşıtlıklarıyla tüm sınıflı toplum çökecektir.

Hera Büyüktaşçıyan da Arter’deki “Kayıp Guguk Kuşu” başlıklı işinde bir kaçış öneriyor bize. Guguklu saatin kapısından sarkan birbirine bağlı mendiller dışarıya sarkıyor; bize dayatılan kabuğumuzdan kaçabileceğimizi, mevcut sistemin hemen yanı başında bir dışarısının olduğunu düşündürtüyor. David Graber, Bir Anarşist Antropoloji’den Parçalar (Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi) adlı kitabında son yirmi yıldan beri İtalyan otonomcu düşünürlerinin geliştirdikleri bir devrimci “kaçış” kuramından söz ediyordu. Kapitalizme ve liberal devlete karşı çıkmanın en verimli yolunun doğrudan meydan okuma yolu olmadığını, aksine yeni toplumsal biçimler yaratmak için mevcut sistemden iltica etmeyi öneriyor kaçış kuramı. Paralel çizgiler oyununa katılmayanlar dışarıya kaçıyorlar. Mevcut sistemden, birbiriyle kesişmeyen paralel çizgiler yasasından kaçanların kurdukları dışarısı küreselleşerek başka bir dünyaya evrilebilir.
 
Sonsuza kadar birbirine paralel uzanan ikili karşıtlıkları bozabilir, ulus-devlet bedenleri iptal edebiliriz ve içimizdeki farkı gerçekleştirebileceğimiz bir kurucu dışarısı yarattığımızda, yaşamak da bir sanat haline gelecektir.

Etiketler: kültür sanat