23/03/2012 | Yazar: Rahmi Öğdül

Endonezya’nın farklı kentlerinden gelen iki arkadaşım vardı. Her ikisi de bedenlerini o kadar benzer şekilde kullanıyordu ki Marcel Mauss’un sözünü ettiği beden tekniklerini bu arkadaşların üzerinde okumak çok kolaydı.

Endonezya’nın farklı kentlerinden gelen iki arkadaşım vardı. Her ikisi de bedenlerini o kadar benzer şekilde kullanıyordu ki Marcel Mauss’un sözünü ettiği beden tekniklerini bu arkadaşların üzerinde okumak çok kolaydı. Edinburgh gibi bir kentte ve kampüsün içindeki fiziksel yapılarının yanı sıra yavaş hareketleri ve yürüyüş tarzlarıyla pürtelaş insanlar arasında hemen göze çarpıyorlardı. Aynı gözlemi onlar da Batılı insan üzerinde yapıyorlardı muhtemelen. Bedenlerimizi gündelik hayatta nasıl kullanacağımızı öğreten bir toplum içine doğuyoruz hepimiz. Sadece giysilerle değil, davranış kalıplarıyla da örtüyoruz bedenlerimizi. Her toplum bedende cisimleşen kendi davranış kurallarıyla kendi beden örtüsünü oluşturuyor.

Norbert Elias Uygarlık Süreci (İletişim Yayınları) adlı kitabında, Rotterdamlı Erasmus’un yazılarından yola çıkarak 16. yüzyıldaki açık bedenin davranış kurallarıyla nasıl örtülerek birden bire kapalı bedenler haline getirildiğinden söz ediyor. Feodal toplum düzeni dağılıp yeni toplumsal sınıfların oluştuğu 16. yüzyıl Avrupa’sında kamusal alanda onur, sofuluk, kibarlık ve toplumsal düzene artan bir vurgunun ortaya çıkmasıyla birlikte, duyguların, dolayısıyla bedenin denetlenmesi, dış görünüşe ve davranışlara çeki düzen verilmesi gündeme gelmişti. Tüm bunları civilité (uygarlık) kavramının ortaya çıkışıyla ilişkilendiriyor Elias.
 
BEDENLERİN SOYLULAŞTIRILMASINI UNUTMAYALIM
Ortaya çıkış anı tam olarak bilinmese de civilité kavramının daha sonra toplum tarafından kabul edilen anlamını, Rotterdamlı Erasmus’un 1530 yılında yayımlanan “De civilitate morum puerilium” (Çocukta Geleneklerin Nazikleşmesi) adlı kısa yazısına borçlu olduğunu belirtiyor Elias. Bu kitap o kadar rağbet görür ki baskı üzerine baskı yapar. Erasmus bu sözcükle, bilinçli ya da bilinçsiz, belli ki o günkü toplumun gereksinimlerine yanıt veren bir kavram yaratmıştı. O andan itibaren diğer dillerde uygarlık anlamına gelen moda sözcükler hızla yaygınlaşmaya başladı. Soylu bir çocuğun eğitimi için kaleme alınmış bu yapıtta Erasmus aslında son derece basit bir şeyden söz eder: “yalnızca bedenin dış görünüş biçimlerinden değil, insanların toplum içindeki davranış biçimlerinden de.”
 
Artık uygar ve uygar olan bedenleri ayırt etmek için sadece giysinin yeterli olmadığı, davranış biçimlerine de bakılması gerektiği ortaya çıkıyordu bu metinle birlikte. Yüz mimiklerinden tutunda sofrada, gündelik hayatta uygar bir bedenin nasıl davranması gerektiğine dair bedensel düzenlemeler tüm Batı toplumunda hızla yayıldı. Ortaçağların duygularını, tepkilerini çekinmeden dışa vuran açık bedenleri, uygarlaşma sürecinde soylulara özgü davranış kalıplarıyla donatılarak kapatılıyor. Batılaşma, dolayısıyla uygarlaşma sürecine giren toplumlarda da Erasmus’un kitabının modern versiyonları olan adabı muaşeret kitaplarının hızla yayılması boşuna değil. Günümüzdeki fiziksel mekânlarda gerçekleştirilen soylulaştırmadan çok önce bedenlerin soylulaştırıldığını unutmayalım.
 
ÖRTÜLERİN ALTINDAKİ BEDENE ULAŞMAK
Bir taraftan Mauss’un sözünü ettiği toplumca bize giydirilen beden teknikleri, öte yandan Norbert Elias’ın altını çizdiği uygarlaşma (Batılaşma) sürecinde bedeni yeniden biçimlendirip soylulaştıran görgü kuralları. Katmerli örtülerle örtülmüş bedenin neler yapabileceğini nasıl bilebiliriz peki? Deney yaparak, bedeni örtülerinden soyarak diye yanıtlayacaktır performans sanatçısı. Kültürel olarak inşa edilmiş bu örtülerin altındaki bedene ulaşmak ve bu bedenin neler yapabileceğini deneyerek öğrenmek. 1960’lardaki çoğu performans sanatçısı bu kültürel örtüleri parçalayarak kamuyu rahatsız edecek performanslar sergilemişlerdi. Bedenin üstü örtülmüş tüm dürtülerini, duygularını ve düşüncelerini açığa çıkarıp dile getirirken toplumsal örtülere bir başkaldırı niteliği taşıyordu performansları.
 
“Çırılçıplak soyunmak, kesin sonuca götüren eylemdir” diye yazar Georges Bataille. Çıplaklığı, örtüler altında kendini tutan, kendini kapatan bedenin karşıtı olarak görür. Bu örtüleri feshedip altta yatan daha temel bir hakikate, daha radikal bir saflığa, bir mutlaklık arayışına yönelir. Hatta daha da öteye taşır çabasını Bataille. Çıplaklıkta yeterli değildir, bedenin çıplak yüzeyleri de henüz bir örtüdür. Yaralayarak, teşhir ederek, aşağılayarak, bedenin aldatıcı sürekliliğini parçalayarak, çıplaklaştırma edimini en uç noktalarına taşır, bir uçurumun kıyısına dek sürükler bedeni. Tüm bedenlerin nihai bir orji halinde sınırsızca kaynaşmasında dinginlik bulacağını umar. Biçimin ötesindeki biçimsizliğe doğru yönelir.
 
Örtülerinden kurtulmuş bedenlerin böyle bir kaynaşma durumuna ulaşması mümkün mü? Katmerli örtülerle soylulaştırılmış, biçimlendirilmiş bedenlerin altında neyle karşılaşacağımız hâlâ meçhul olarak duruyor bizim için. Bedeni soydukça hep başka bir yüzeyle karşılaşıyoruz. Olsun, bedeni kısıtlayan örtülerle yaşamaktansa, örtüsüz nasıl yaşanacağı üzerinde deneyler yapan performans sanatçılarına dönüşebiliriz en azından.

Etiketler: kültür sanat