12/01/2022 | Yazar: Alp Kemaloğlu

Benim insanlarım hep benimle. Yüzyıllar önceki ilk aşkım da artık yüzümü görmek istemeyen eski manitam da benimle olmaya devam ediyor. Kalabalık bir topluluğuz ve zaman geçtikçe büyüyoruz. Dostlar genelde sabitler, pek giden gelen olmuyor. Mekân kısıtlılığımız yok, her birimizin varlığı yeni alanlar açıyor. Seviyoruz, sevişiyoruz. Fakat sürekli beraber olmanın bir handikabı olduğunu fark ediyorum: Onları özleyecek alanım olmuyor.

Özlem, arzu ve son anda dahil olan sürpriz üçüncü: Suçluluk Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

“Özledim.”

Birisi “Özledim.” dediğinde ne anlamalıyım?

Teşekkür mü etmem gerekiyor? Sevinmem mi? Eli boş dönmesin diye benim de özlemem mi?

Sanırım benim için sıkıntı bunun dile gelmesine yönelik oluşuyor. Yoksa özlemekle bir alıp veremediğim olmuyor. Özlem neden dile geliyor?

Birisi bana özlediğini söylediğinde bende “Seni seviyorum.” hissi yaratıyor. Bir talep duyuyorum orada. “E hadi bir şey yap, özledim!”, “Sen de özlemedin mi?”.

Bazı “özledim”ler bir yudum sıcak çay gibi. İçimi ısıtan özlemler genelde mücbir sebeplerden kavuşamadığım, çokça seviştiğim kişilerden duyduklarım oluyor. Biz elimizden geleni yapmışız, hayat müsaade etmemiş bize. O zaman adeta bir yatıştırıcı gibi, “Bak bende de aynısı var.” demek gibi, “Artık daha fazla içimde tutamayacağım, dile gelmesi lazım.” gibi oluyor. İşte o zaman diyorum ki “Ben de çok özledim”. Özlem isteyip de kavuşamayanların karşılaşma potansiyellerini anlatıyor bana, tek taraflı arzuları değil.

* * *

Benim insanlarım hep benimle. Yüzyıllar önceki ilk aşkım da artık yüzümü görmek istemeyen eski manitam da benimle olmaya devam ediyor. Kalabalık bir topluluğuz ve zaman geçtikçe büyüyoruz. Dostlar genelde sabitler, pek giden gelen olmuyor. Mekân kısıtlılığımız yok, her birimizin varlığı yeni alanlar açıyor. Seviyoruz, sevişiyoruz. Fakat sürekli beraber olmanın bir handikabı olduğunu fark ediyorum: Onları özleyecek alanım olmuyor.

Hakikaten ben çok nadir özlüyorum ve bunun yanlış anlaşıldığına dair bir endişem oluşuyor. Mesafeler, fiziksel olarak bir arada olmamak, sesini duymamak, beraber dans etmemek özlemeye yetmiyor benim için. Ben elimi o telefona attığımda orada olmayacağından şüphe ettiğimde özlüyorum, aylar sonra buluştuğumda arada görünmeyen bir alan bizi ayırdığında özlüyorum. Birlikte sen ve ben olamadığımızda, ben çok özlüyorum.

* * *

Çoğu kişi için (ben de dahil) özlem ve arzunun karıştığını düşünüyorum. Özlem ilişkinin orada değilmiş gibi hissettirmesine dairken, arzu bende olmayana ait bir şey diye canlanıyor zihnimde. Özlemde hiçbirimizin tek başına olamayacağı bir bütünlük, her seferinde sıfırdan peydahlanan bir form varken arzuda o form çoktan benim zihnimde. Ben o formun karşılığını tarafımdan sınırlandırılmış dünyamın içinde arıyorum. Arzu benim siparişim, dünya da tedarikçim. Öte yandan özlem ötekiyle dünyalarımızı ortaklaştırmaya dair. “Benim dünyamda sen tüm bilinmezliğinle çok şahane yer kaplıyorsun ve özlüyorum.” demekle “İçimde bir boşluk var ve seni arzuluyorum.” demek arasında dağlar kadar fark var. En azından benim için öyle. Boşluğun sınırları belli ama bilinmezliğin tarifi yok.

Özlemle arzu arasındaki farkı nasıl anlayabilirim? Bilemiyorum. Muhtemelen çoğu zaman yanlış anlıyorum. Affedin beni.

Arzularla bir alıp veremediğim yok dürüst olmak gerekirse. Arzuları çok severim. Arzular şahanedir, hayatta ve canlı tutar. Arzuları alenen göstermekteki sıkıntı nedir peki? Düşünüyorum ve aklıma en makul şu geliyor: Arzular bizde neyin olmadığını ifşa etmeleri yönünden bizi savunmasız bırakma potansiyeli taşıyor olabilir. Hakikaten bir arkadaşa “Seninle çılgınlar gibi sohbet etmek istiyorum, anlatacak o kadar çok şeyim var ki!” demek yerine bazen “Seninle sohbetlerimizi özledim.” gibi duygusal şiddeti ortalama ve manipülatif cümleler kurabiliyoruz. Fakat bu aslında arkadaşımıza hayatımızda olup bitenleri anlatma arzumuzu gizlediğimiz gerçeğini değiştirmiyor (ve bir dinleyici aradığımız gerçeğini). Gerçekten karşıdakini de dinlemek istediğimiz bir sohbeti mi özlüyoruz yoksa monologlardan monologlara koştuğumuz “Ya bir de ne oldu biliyor musun?” ara sıcaklarıyla uzattığımız tam tekmil “ben ve benim hayatım” sofraları mı arzuluyoruz? Böyle bir sofrada karşıdaki ya kibarca yemeğini yiyip “Eline sağlık, çok güzeldi.” der ya da salatalar gelmeden tepkisini koymaya başlar herhalde. Birinin arzusunu karşılamanın sakıncası zamanda ve mekânda sabitlenmek ve bunu ne sıklıkla yaptığımızın önemli bir soru olduğunu düşünüyorum.

Yukarıda sevildiğimin söylenmesi gibi geliyor derken de bunu kastediyordum aslında. “Seni seviyorum” dendiğinde bendeki rahatsızlık hiçbir zaman bağlanmakla alakalı olmadı. Ben duvarda biten çiçeğe bile bağlanabiliyorum, yanımda yürüyen insana mı bağlanamayacağım? Benim endişem daha ziyade “Ya ben değişirsem ve şu anki sevilen halimden uzaklaşırsam?” sorusuyla alevlenen bir soru oluyor. Değişim kaçınılmaz, bunu biliyoruz. Bazılarımız minimal değişiklerle toprağa gidiyor bazılarımızsa radikal kelimesinin hakkını vererek. En nihayetinde değişiyoruz. Dolayısıyla arzuladığım birisi bana “seni seviyorum” dediğinde değişip o kişinin arzusunu karşılayamamaktan endişe duyuyorum. Gizil arzu beyanı olan özlem dile gelişleri bu nedenle beni geriyor. Neyse ki emojiler var da yuvarlayıp geçiyoruz.

* * *

Özlem ne zaman arzu, arzu ne zaman özlem?

Arzuladıklarımızla özlediklerimiz aynı şey olduğunda arzuyla özlemin arasındaki ilişki bir sevicilik midir?

Lubunya özgürlüğü özler mi? Yoksa arzular mı?

Elimizden alınanlar için belki de gelecekteki bizin kulağına fısıldıyoruzdur özlediğimizi. Birbirimize baktığımızda gördüğümüz potansiyel, gözlerimizi belki de öyle bir kamaştırıyordur ki onu arzulamaktan başka bir şey elimizden gelmiyordur. Belki de anlar arasında dans ederken duygudan duyguya koşup tekil açıklamaları topyekûn reddediyoruzdur.

* * *

Suçluluk ise bazen düzene uymamanın suçluluğu. “Özledim” sözü bir işaret ve neye işaret ettiğini çoğunlukla anlıyoruz. Fakat ya ben bu varsayımlar içerisinde hareket etmek istemiyorsam? Ya da bir özne olarak sabit anlam parçaları arasında ve üzerine bir hayat inşa etmeyi reddediyorsam? Hele ki bu anlamlar seninle kişisel ilişkimizde birlikte oluşturduğumuz şeyler değilse? İşte bu çoğunluğun sesine uymamak, bazen suçlu hissettiriyor. Ama bu çabuk geçen hali.

Uzun süre geçmeyen hali ise “Ben özlemedim.” diyememenin suçluluğu. Kendi duygularıma sahip çıkamayışım, artık bu ilişkinin içinde olmak istemeyişimi dile getiremeyişim içimi kemiriyor. İnsanları kırmamak adına susmak ya da geçiştirmek kendimi yok saymak aslında ama işte tekrar ediyorum, insan alışkanlıklarının kölesi. Bir yandan bazı ilişkilerin de kurtulabileceğine inanıyorum. O nedenle yutuyorum bu sahte özlem bildirilerini: “Bilmukabele” diyorum “En kısa zamanda görüşelim canım.”.  Sonra o görüşme esnasında içim sıkılıyor, nefesim sıkışıyor, anlık temaslara tutunup idare etmeye çalışıyorum ve ayrıldığım anda derince bir nefes alıyorum. Özlemediğimi dile getiremedikçe başkasının elinde bir oyuncak olmaya mahkûm oluyorum ve bunu her yaptığımda kendimi suçlu hissediyorum.

Kendimize ihanet etmenin çeşitli yolları olabilir ama bu özlem meselesi günlük hayatımızda çaktırmadan bizi sınayan bir olgu kanımca. Hele özlemenin toplumca yüceltilen bir hal oluşu bu sınavı ekstra kazık kılıyor. Çoğunlukla “olumlu” bellediğimiz her duygu gibi özlem de bize yöneltildiğinde sorgulamadan kabul etmemiz gerekirmiş varsayımıyla işleyen bir sistemin içinde kendimize sahip çıkmaya çalışıyoruz. Aynı birinin “Seni gördüğüme çok sevindim.” demesinde olduğu gibi olumsuz bir şekilde cevap vermek çok güç oluyor “Seni özledim.”lere. Kırmamak, ayıplanmamak, nezaketi elden bırakmamak… Kendimizden vazgeçmenin dolaşımda olan ne de çok yüzü var, değil mi?

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.

 


Etiketler: yaşam, cinsellik
Telegram