25/01/2022 | Yazar: Umut Şah

Heteronormativiteye ve cinselliğin normatif kalıplarına yönelik felsefi/teorik bir karşı çıkış olarak şekillenmiş olan Queer Teori son 20 yılda sosyal bilimler alanında ciddi bir yayılma göstermesine rağmen, psikoloji alanında bunun oldukça sınırlı kaldığı söylenebilir.

Psikolojide queer çalışmaları Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

1980’lerin sonu 1990’ların başında, dönemin queer aktivizminin akademiye yansıması ile heteronormativiteye ve cinselliğin normatif kalıplarına yönelik felsefi/teorik bir karşı çıkış olarak şekillenmiş olan Queer Teori (bkz; Butler, 2008; Jagose, 2015), son 20 yılda sosyal bilimler alanında ciddi bir yayılma göstermesine rağmen, psikoloji alanında bunun oldukça sınırlı kaldığı söylenebilir. Her ne kadar LGBTİ+ hareketinin gelişmesine paralel olarak psikoloji içerisinde bir “LGBT Psikolojisi” alt alanı oluşmuş olsa da bu alan daha çok LGBT kimlik politikasına ve geleneksel cinsiyet/toplumsal cinsiyet teorilerine göre şekillenmiştir [2]. Özellikle ABD menşeili LGBT psikolojisi; gey ve lezbiyen kimliği, kişilik özellikleri, trans geçiş süreci, açılma, görünürlük, ayrımcılık, ötekileştirme ve bunların psikolojik etkileri, vb. konular üzerine çok sayıda çalışmanın ve projenin gerçekleştirildiği bir alan teşkil ediyor [3]. Bununla birlikte, queer teorinin sorduğu soruların bu alanda henüz bir karşılık bulduğu pek söylenemez (Hegarty, 2011a, 2011b). Yine de LGBT psikolojisi ve queer teori arasında ne tür gerilimlerin var olduğuna, nasıl ilişkilenebileceklerine ve ayrıca queer teorinin psikolojiye neler katabileceğine dair yapılmış ve yapılmakta olan çeşitli tartışmalar/çalışmalar söz konusudur (Minton, 1997; Seidman, 2006; Hegarty & Massey, 2006; Riggs & Walker, 2006; Riggs, 2007, 2011; Hammack, Mayers & Windell, 2013; Hegarty, 2011a, 2011b; Downing & Gillett, 2011; Joel, Tarrasch, Berman, Mukamel & Ziv, 2014; Nic Giolla Easpaig, Fryer, Linn & Humprey, 2014). Psikoloji ile queer teori arasındaki ilişkilenme imkanlarını anlamak adına bu çalışmaların belli başlı olanlarına göz atmak faydalı olacaktır. 

İlk olarak Hammack, Mayers & Windell’in (2013) “Narrative, Psychology and the Politics of Sexual Identity in the United States: From ‘Sickness’ to ‘Species’ to ‘Subject’” başlıklı makalelerine bakalım. Bu makalede, yazarlar, ABD’deki psikoloji tarihinde eşcinselliğin (daha doğrusu heteroseksüellik-dışı yönelimlerin) ele alınışında üç büyük “anlatı” (narrative) olduğundan söz ediyorlar; “hastalık” (sickness) anlatısı, “özel grup” (species) anlatısı, “özne” (subject) anlatısı. 1800’lerin sonundan 1970’lere kadar hâkim olan hastalık anlatısı; eşcinselliği hastalık, anormallik, psikopatoloji çerçevesinde ele almıştır. Özel grup anlatısı ise eşcinsel hareketin yükselmesini takiben eşcinselliğin bir psikopatoloji olmadığının ilan edilmesi ve 1973’te DSM’den (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Desorders) [4] çıkartılması ile popülerleşti. Buna göre eşcinsellik artık bir karakter ya da psikopatoloji olarak değil bir “azınlık kimliği” olarak görülmeye başlandı. Özne anlatısı ise 1990’lardaki postmodern ve queer karşı çıkışlarla şekillendi. Bu çerçevede, cinselliğe ve cinsiyete yönelik bütün kategorileştirme ve sınıflandırmalara bir karşı çıkış sergilenmeye ve cinsellik akışkan/geçişken bir çeşitlilik olarak kavramlaştırılmaya başlandı. “Özne” anlatısı her ne kadar giderek yaygınlaşmakta olan bir anlatı olsa da yazarlar ABD’de 2010’lara kadar halen “özel grup” anlatısının alana hâkim olduğunu ifade ediyorlar. Bu da özellikle LGBTİ’lerin “mağduriyetine” vurgu yapan “liberal hak söylemiyle” ilişkilidir. Yine de son 10 yılda yaygınlaşmaya başlayan bu özne anlatısıyla birlikte, psikolojinin queer teoriyle ilişkilenmeye başladığı belirtilmektedir. Yazarlar, bu ilişkilenmenin psikolojideki diğer dönüşümlerle (eleştirel ve niteliksel yöntemlere vurgu, yorumsamacı anlayış, anlatı psikolojisi gibi) birlikte ele alındığında, psikolojide yeni ve alternatif kanallar açmak veya bunları geliştirmek açısından önemli olduğunu ifade ediyorlar. Bu makale, queer teori ile psikoloji arasında nasıl bir ilişki kurulabileceğine dair doğrudan teorik bir çerçeve sunmamakla birlikte, psikolojinin queer teoriyle yeni yeni gelişmekte olan ilişkisini tarif etmesi bakımından önemlidir. Zira son 10-20 yıldaki süreç psikolojiyi de belirli ölçülerde etkilemiş durumdadır.

Queer teorinin psikolojiyle ilişkisini kuran ilk metinlerden biri Minton’ın (1997) “Queer Theory: Historical Roots and Implications for Psychology” başlıklı makalesidir. Bu metinde Minton, öncelikle queer teorinin geliştiği tarihsel süreçten ve öncüllerinden söz etmektedir. Her ne kadar queer kuramının başlangıcı 1970’lerdeki eşcinsel kurtuluş hareketi ve peşi sıra gelen Queer Nation gibi aktivist gruplarla bağlantılı olarak görülse de Minton buna vesile olan olaylar zincirini 1940’lara kadar götürüyor. 1940’larda -yavaş yavaş gelişmeye başlayan eşcinsel harekette yer alan bazı aktivistlerin de yardımıyla- öncekine oranla daha çok (ve klinik ortamlar dışından) eşcinsel bireyin katılımıyla yapılan ampirik çalışmalar, 1930’lara kadar hâkim olan ve eşcinselliği “cinsiyet rollerinin tersine dönmesi (inversion)” olarak ele alan bakış açısının değişmesinde etkili olmuştur. Bu noktada George W. Henry’nin ve onun ardından Alfred Kinsey ve Evelyn Hooker’ın araştırmalarının psikoloji ve psikiyatrinin eşcinselliği ele alış biçimlerinde değişikliklere yol açtığını ve bunun da eşcinsel kurtuluş hareketi ve queer teorinin gelişimiyle ilişkili olduğunu anlatmaktadır. (Buna benzer bir tarihsel açıklama Harris [2012] tarafından da yapılmıştır.) 1970’lerdeki eşcinsel hareketin kazandığı ivmeye paralel olarak psikolojide gey ve lezbiyen kimliğine dair bir araştırma alanı (LGBT Psikolojisi) şekillenmiş; eşcinsel kimliğin gelişimine ve “açılma” süreçlerine dair çok sayıda model ortaya çıkmıştır. Bazı yazarlar (örn. Kitzinger, 1987; Rust, 1992; akt. Minton, 1997) bu modellerin dayandığı “liberal hümanist” kimlik anlayışını eleştirmiş ve bunun yerine meseleyi depolitize etmeyen daha sosyopolitik bir perspektif önermişlerdir. Sonrasında ise kimliğin performans olarak ele alındığı modeller şekillenmeye başlamıştır. Minton’a göre, queer teori 1970’lerden itibaren genelde sosyal bilimlerde, özelde psikolojide etki gösteren 4 farklı post-pozitivist akımla ilişkilidir; bu bakımdan esasen psikoloji ile queer arasında halihazırda kurulmuş bağlantılar var, ama bunları geliştirmek gerekiyor. Minton’ın sözünü ettiği 4 akım şu şekilde ifade edilebilir: (1) Habermas’ın özgürleştirici sosyal bilim anlayışı (bunun psikolojideki yansıması ise “eleştirel psikoloji” olarak çıkıyor karşımıza), (2) marjinal/azınlık kimliklere temsiliyet kazandırmayı amaçlayan kimlik politikası, (3) sosyal bilimlerin ve psikolojinin değer-yüklü oluşundan kaynaklanan bir sosyal etik gerekliliği, (4) katılımcı araştırma modeli. İşte bu dört akımdan hareketle, Minton, queer teorinin -özellikle de öznellik üzerinden- psikoloji teori ve pratiği için sunduğu/sunabileceği önemli imkânlar olduğunu belirtmektedir.

Queer teorinin psikolojiyle olası ilişkilerini ortaya koyan bir diğer örnek ise Journal of Homosexuality dergisinin 2006 tarihli “LGBT Studies and Queer Theory: New Conflicts, Collaborations, and Contested Terrain” konulu özel sayısıdır [5]. Derginin bu sayısı, queer teorinin LGBT çalışmalarıyla olan ilişkisini ve gerilimlerini inceleyen makalelerden oluşmaktadır. Bu makaleler queer teorinin sosyal psikoloji, film çalışmaları, kadın çalışmaları ve din çalışmaları gibi alanlarla nasıl ilişkilenebileceğine, bu ilişkilenmenin ne tür olanaklar sunabileceğine dair tartışmalar içeriyor. Steven Seidman (2006) bu özel sayıya yazdığı önsözde, 1960’larla birlikte eşcinselliğe yönelik soruların ve çalışmaların değişmesiyle “LGBT Çalışmaları” adı verilen alanın nasıl geliştiğini ve 1980’lerle birlikte de (Kuzey Amerika ve Avrupa’da) oldukça yaygınlaşarak neredeyse anaakım bir çalışma alanı haline geldiğini; 1990’larla birlikte ise LGBT çalışmalarının temelindeki “evrensel bir eşcinsel kimliği” fikrine karşı ciddi eleştirilerin yükselmeye başladığını anlatmaktadır. Nihayetinde bugün “queer teori” diye adlandırılan alan, bir bakıma bu eleştirilerle şekillenmiştir ve şekillenmeye devam etmektedir. Seidman, 1990’lar boyunca queer teori ile LGBT çalışmaları arasında (disiplinler temelinde) bir bölünmenin var olduğunu, ancak bu durumun değişmeye başladığını, son yıllarda bu iki alan arasındaki ilişkilenmelerin izini süren çeşitli girişimlerin olduğunu söylemektedir. Derginin bu sayısı da esasen bu tür bir ilişkilenmenin imkânlarını tartışmayı amaçlamıştır.

Bu sayıdaki makalelerden psikoloji açısından en önemli olanı, Hegarty & Massey’in (2006) sosyal psikolojinin eşcinsellik-karşıtı önyargılara yönelik çalışmalarını queer perspektifle ele aldıkları “Anti-homosexual Prejudice… as Opposed to What? Queer Theory and the Social Psychology of Anti-homosexual Attitudes” başlıklı metindir. Yazarlar, eşcinsellik-karşıtı önyargıların sosyal psikolojide “tutumlar” üzerinden ele alınageldiğini; ilk dönemlerde (1970’lerin sonuna kadar) bunun “evrensel bir homoerotizm korkusu” (evrenselleştirici modeller) ile açıklandığını, 1970’lerden sonra ise “belirli bir dış-gruba yönelik önyargı” (azınlıklaştırıcı [minoritizing] modeller) olarak görülmeye başlandığını belirtmektedirler (bu azınlıklaştırıcı modellerin yaygınlaşması, Hammack, Mayers & Windell’in [2013] “özel grup anlatısı” olarak ifade ettikleri döneme tekâbül etmektedir). Hegarty & Massey (2006), her iki durumda da çalışmaların “tutumlar” üzerinden ve deneysel/niceliksel yöntemlerle yapıldığını, bunun da meseleyi ele almada çeşitli sınırlılıklar yarattığını ifade ediyorlar. Metodolojik sınırlılıkların yanı sıra 1990’larda yaygınlaşmaya başlayan queer kuramının psikoloji içinde pek karşılık bulmamasının da bu sınırlılıkla ilişkili olduğunu dile getiriyorlar. 1980’ler boyunca Amerikan psikolojisine egemen olan bilişsel yaklaşımın niteliksel metodolojiye uzak duruşu (ve hatta reddedişi), büyük ölçüde söylemsel analize dayanan queer teoriden de uzak durulmasına ve/veya ilgi duyulmamasına yol açmıştır. Bu anlamda, queer teori ile psikanaliz arasında görülebilen bir ilişkilenme hali, psikoloji için pek geçerli ol(a)mamıştır. 

Diğer yandan 1970’lerdeki eşcinsel hareketle birlikte gelişen LGBT çalışmaları, psikoloji içinde geniş bir karşılık bulmuş ve bir “LGBT Psikolojisi” ortaya çıkmıştır. Yazarlara göre bunun nedeni, LGBT psikolojisinin araştırma nesnesinin niceliksel olarak ölçülebilir ve ampirik çalışma yapılabilir olan “eşcinsel kimlik” olmasıdır. Böylece, LGBT psikolojisi, mevcut anaakım psikolojinin ilgilerine ve araçlarına uygun bir alt alan olarak yerini almıştır. Oysa queer teori, cinsel kimlik yerine cinsellik üzerine odaklanır ve kendisini “ampirik” olanla sınırlamaz. Bu da hem psikolojinin hakim paradigmasıyla ciddi biçimde çelişmekte hem de psikologların alışılageldik yollarla kolayca (ampirik) çalışma yapmalarına imkân vermemektedir. Dahası queer teori, psikolojide (ve diğer bilim alanlarında) bilgi üretme ve araştırma yapma politikasının kendisini de tartışmaya açmakta; bilgi üretme biçimlerimizin sorduğumuz soruları ve ortaya koyduğumuz bulguları doğrudan etkilediğini, bu anlamda niceliksel metodolojinin belirli soruları sormamıza vesile olurken bazı soruları da sor(a)mamamıza sebep olduğunu, ampirik araştırma dayatmasının belirli akademik ve politik sonuçları olduğunu göstermektedir. Her ne kadar yazarlara göre, queer perspektif, pozitivist epistemolojinin tümüyle yok edilmesini gerektirmiyor olsa da mevcut psikoloji teori ve pratiğinin kendi tarihsel, söylemsel ve politik niteliğini tekrar değerlendirmesini ve alternatif anlayışlara kapı aralamasını gerektirmektedir. Böylece, queer teorinin, gerek genel olarak psikolojik araştırmanın kapsamını zenginleştirmesi gerekse sosyal psikolojinin bir çalışma konusu olan eşcinsellik-karşıtı önyargıların kapsamlı bir şekilde anlaşılabilmesi için önemli imkânlar sunduğu/sunabileceği ifade edilmektedir.

Queer teorinin doğrudan psikolojiyle ilişkisinin kurulması yönündeki önemli çağrılardan bir diğeri de Psychology & Sexuality dergisinin “Queer Theory and Psychology” konulu özel sayısı için Hegarty (2011a) tarafından yapılmıştır [6]. Bu özel sayıda, psikoloji ile queer teori arasında nasıl bir ilişki kurulabileceğine ve bunun sağlayabileceği imkânlar üzerine çeşitli metinler yayımlanmıştır. Bu metinlerde klinik psikoloji ve danışmanlık pratiğinden eleştirel psikolojiye kadar birçok konuda queer teoriyle olan bağlantılar ele alınmış ve tartışılmıştır.

Bu özel sayıdaki “Viewing Critical Psychology Through the Lens of Queer” başlıklı yazılarında Downing & Gillett (2011), daha önce Minton’un (1997) da sözünü ettiği gibi, psikoloji ile queer teorinin birbiriyle çakışan/üst üste binen bir tarihleri olduğunu, dahası eleştirel psikolojinin bu ortaklığı daha da fazla taşıdığını, özellikle son 20 yıldaki dönüşümün geleneksel psikoloji etiğine ve epistemolojisine yönelik eleştirilerle nasıl bağlantı içinde olduğunu anlatıyorlar. Downing & Gillett (2011), söz ettikleri bu dönüşümle birlikte, Batı merkezli evrensel ‘özne’nin yapısökümünün yapılarak özne/birey odaklı geleneksel psikoloji etiğinin ve epistemolojisinin temellerinin sarsıldığını; buna alternatif olarak ideolojiye ve söyleme odaklanan, normatif pratikler/davranışlar üzerine kurulu normallik/anormallik, sağlık/hastalık ikiliklerini sorgulayan ve farklılıkların koşulsuz kabulünü savunan yeni (“queerleştirilmiş”) bir etik anlayışın şekillenmeye başladığını ifade ediyorlar.

Bu özel sayıda yayımlanan diğer makalelere baktığımızda, Riggs’in (2011) queer teori çerçevesinde terapistin nasıl konumlanabileceğini; Semp’in (2011) ise queer teorinin kamusal ruh sağlığı servislerinde yürütülen uygulamalara ve araştırmalara nasıl katkıda bulunabileceğini tartıştığını görüyoruz. Semp (2011), örneğin, mevcut durumda danışmanlık hizmetinin çoğunlukla cinsel yönelim eşleşmesine göre (yani eşcinsel/biseksüel danışanları eşcinsel/biseksüel terapistlere yönlendirmek) yapıldığını, oysa bunun homo/hetero ikiliğini sürdürmeye hizmet ettiğini, queer bir perspektifle buna alternatif olarak nasıl bir uygulama önerilebileceğini tartışmıştır. Bunlara ek olarak, Hegarty (2011b) zeka testlerinin kullanımını ve bunun muhafazakar retorikle ilişkisini queer teori perspektifinden hareketle analiz etmiş; Hodges (2011) queer teorinin psikanaliz teori ve pratiği için ne tür imkanlar sunabileceğini tartışmış ve psikanalizin kaynaklarının heteronormativiteyle mücadelede queer bir perspektifle ele alınabileceğinden söz etmiştir. Roen (2011) ise normatif-olmayan cinsiyetlilik biçimlerine sahip ergenlere yönelik terapötik müdahalelerin ikili cinsiyet normlarını pekiştirmeye/yeniden üretmeye dönük söylemler ve yöntemler barındırdığını; oysa tam aksine söz konusu ergenlerin tüm çeşitlilikleriyle birlikte var olmalarının ve güçlenmelerinin önünü açan söylem ve pratiklerin geliştirilmesi gerektiğini -ve bu noktada queer perspektifin nasıl kullanılabileceğini- tartışmıştır.

Queer teori, cinsiyet/cinsellik kategorilerinin başka sosyal kategorilerle (ırk, sınıf, vs.) kesişimselliğini anlamak için de önemli imkanlar sunmaktadır. Bu bağlamda, Riggs (2007) “Queer Theory and Its Future in Psychology: Exploring Issues of Race Privilege” başlıklı makalesinde, özellikle sömürgecilik geçmişine sahip çok-ırklı toplumlarda ırksal ayrıcalık ile cinsel ayrıcalık arasındaki benzerlikten söz etmekte; ırksal normların “beyazlık” üzerine temellenmesine benzer olarak cinsel normların da “heteroseksüellik” üzerine kurulduğunu ve bunu hayatın her alanında gördüğümüz gibi psikoloji alanında da gördüğümüzü dile getirmektedir. Riggs (2007) ve ayrıca Riggs & Walker (2006), ırksal ve cinsel ayrıcalıklar arasındaki kesişimsellikleri görme ve analiz edebilme noktasında queer bakış açısının psikolojiye önemli katkılar sunacağını ifade etmektedirler. Buna benzer şekilde, De Vries (2012) trans bireylerin deneyimlerinin anlaşılmasında ırk, sınıf ve cinsiyet kimliklerinin kesişimselliğine vurgu yapmaktadır. Bu minvalde, Riggs (2007) farklı kategorilerin kesişimselliğinde işleyen çeşitli hiyerarşilere ve ayrıcalıklara -özellikle de toplumsal hayatın her alanında işleyen “beyaz” normativiteye- daha duyarlı olunması ve bunların sorgulanabilir olması bakımından queer teorinin -kendi içindeki çeşitli tartışmaların ışığında- psikolojiye sunabileceği imkanlardan söz etmektedir.

Queer kuramındaki “performativite” anlayışının psikoloji alanında nasıl kullanılabileceğine dair bir örnek sunması bakımından Nic Giolla Easpaig, Fryer, Linn & Humprey’in (2014) “A Queer-theoretical Approach to Community Health Psychology” başlıklı çalışmaları oldukça değerlidir. Yazarlar, bu çalışmada toplum sağlığı psikolojisini queer bir perspektifle yeniden değerlendirmekte ve Semp’in (2011) açtığı kanaldan ilerleyerek klinik uygulamanın insanların kimliklerinden ziyade pratiklerine ve arzularına odaklanması gerektiğini anlatmaktadırlar. Bu noktada, psikolojide hakim olan “bireyi etkileyen sosyal faktörler” anlayışından gündelik “performativite” edimleriyle (Butler, 1990/2008) sosyal etkileşimi bizzat üreten ve onun içinde üretilen/inşa edilen “öznellik” anlayışına geçilmesini öneriyorlar. Performativite, bireyin/öznenin bizzat inşa edildiği/kurulduğu süreçtir. Birey/özne, tam da gündelik hayatın mikro süreçleri içerisinde ve aracılığıyla üretilir. O yüzden de yazarlara göre, özneyi inşa eden performativite edimlerinin nasıl işlediğine bakılması gerekmektedir. Böylece psikoloji ve ruh sağlığı alanında genellikle bireyin içselliğine ve kimliğine sıkıştırılarak sabitlenmiş, doğallaştırılmış ve normatifleştirilmiş olan cinsel arzu ve pratiklerin inşa edilmiş, çoklu ve kolektif niteliği görülebilir hale gelecek ve buradan hareketle normatif olmayan (patolojikleştirmeyen) biçimlerde ele alınabilir olacaktır. 

Yukarıda sözü edilen tartışmayla bağlantılı olarak; Joel, Tarrasch, Berman, Mukamel & Ziv (2014) “Queering Gender: Studying Gender Identity in ‘Normative’ Individuals” başlıklı çalışmalarında, mevcut iki-kutuplu cinsiyet (ya kadınsın ya erkek) anlayışının çoğu bireyin deneyimini kapsayacak nitelikte olmadığından söz etmektedirler. Yazarlara göre, ikili cinsiyet rejimi, trans ve interseks (ve diğer “normatif olmayan”) bireylerin deneyimlerini kapsamıyor oluşuna yönelik olarak giderek artan şekilde eleştirilmekle birlikte, “normatif” bireylerin çoğunlukla bu ikili yapıya uygun oldukları varsayılmaktadır. Yazarlar, cinsiyet değişkenliğinin/geçişkenliğinin sadece cinsiyet-normatif olmayan bireylere özgü olduğu, normatif bireylerde cinsiyetin ikili modele uygun bir şekilde deneyimlendiği varsayımının, psikolojide yaygın olduğunu ancak aslında hiç soruşturulmadığını belirtmekte ve işte tam da bu kabulün doğruluğunu sorgulamaktadırlar. Yaptıkları çalışma sonucunda ise bu varsayımın doğru olmadığını, ikili modelin çoğu normatif bireyin deneyimine de uygun olmadığını, dahası cinsiyet deneyiminin kompleks ve çoklu niteliğini yeterli biçimde yansıtamadığını göstermişlerdir. Çalışmanın sonuçları, normatif bireylerde “kadın” ya da “erkek” olma hissinin varsayıldığı kadar güçlü olmadığını, heteroseksüellerin diğerlerinden daha güçlü ve sabit bir “çekirdek cinsiyet kimliği” geliştirdikleri varsayımının doğru olmadığını, mevcut cinsiyet kalıplarına uymakta birçok “normatif” bireyin de sıkıntı çektiğini ve bir anlamda “cinsiyetinden hoşnutsuzluğun” (gender dysphoria) herkes için belirli ölçülerde söz konusu olduğunu ortaya koymaktadır. Yazarlar, 2013’te yayımlanan DSM-5’in “Cinsiyetinden Hoşnutsuzluk” tanısının (ve bundan önceki benzer tanıların) bu ikili modele dayanarak cinsiyet-tipik hisler ve tepkiler olduğunu varsaydığını ve buradan hareketle cinsiyet değişkenliğinin “patolojik” olarak tanımlandığını söylüyorlar. Oysa sözü edilen cinsiyet değişkenliği “normatif” popülasyonda da neredeyse “normatif-olmayan” gruplarda olduğu kadar sık görülebilmektedir; buna dayanarak da bunun patolojik bir şey olmadığını ve daha da önemlisi tüm bireylerin deneyimlerini daha çok kapsayacak ve yansıtacak yeni (ikili-olmayan, daha akışkan ve daha geçişken) cinsiyet kavramlaştırmalarına ihtiyaç olduğunu belirtmektedirler.

Toparlayacak olursak, buraya kadar sözünü ettiğimiz çalışmalara baktığımızda, psikoloji alanında (daha doğrusu Batı psikolojisinde) queer teoriye yönelik ilginin yeni yeni şekillenmeye başladığını ama giderek de arttığını görüyoruz. Bu bağlamda, her tür normativiteyi sorgulamaya açan, öznelliğin ve -bireyin içselliğine atfedilen- kimlik, arzulama ve davranış biçimlerinin esasen inşa edilmiş ve performatif olduğunu ortaya koyan ve çeşitli sosyal kategorilerin kesişimselliğini vurgulayan queer teorinin psikolojiyle olası ilişkilenmeleri ve bunun psikolojiye sağlayabileceği imkânlar giderek artan şekilde ele alınmaktadır. 

Diğer yandan, Türkiye’deki psikoloji alanına baktığımızda, yukarıdakine benzer bir tablodan söz etmenin pek mümkün olmadığını görüyoruz. Türkiye psikolojisinin (özellikle de akademik psikolojinin) queer teoriyle ilişkilenme biçiminin oldukça sınırlı olduğunu söylemek mümkün. Örneğin, psikoloji alanında yapılmış yüksek lisans ve doktora tezlerine baktığımızda, queer teorinin herhangi bir şekilde sözünün edildiği neredeyse tek bir tez bile göremiyoruz; oysa  “LGBT psikolojisi” çerçevesinde cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, açılma, ayrımcılık, şiddet, homofobi gibi meseleleri ele alan tezlerin sayısı hiç de az değildir [7]. Queer teoriye yönelik bu ilgisizliğin/uzaklığın, Türkiye’deki kurumsal/akademik psikolojinin geleneksel olarak diğer disiplinlerle, eleştirel perspektiflerle, niteliksel metodolojilerle ve bilim-dışı bilgi üretici topluluklarla (aktivistler, dernekler, vb.) kurduğu sınırlı ilişkisellikle bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada, Türkiye’de psikanalistlerin queer teoriye yönelik ilgisinin psikologlardan daha fazla olduğu söylenebilir. Bu kapsamda sayılabilecek yazılı/akademik üretim de oldukça sınırlı olmakla birlikte, Kaos GL Dergisi’nin 2014 tarihli “Queer ve Psikanaliz” başlıklı özel sayısındaki yazılar buna örnek olarak gösterilebilir [8]. 

Sonuç olarak, Batı psikolojisinin (ve beraberinde Türkiye’deki psikolojinin) queer teoriyle ilişkisinin gelişmesi oranında, liberal-hümanist birey kavramına odaklı olan ve depolitize edilmiş mevcut psikoloji etiği yerine; insanı ve eylemlerini özcü ikilikler içinde ele almayan, varoluş çeşitliliğini normatif sınırlara sıkıştırmayan ve farklılıkların koşulsuz kabulünü savunan “queerleştirilmiş bir etik” (ve hatta “queer bir psikoloji”) geliştirmek de olanaklı hale gelebilecektir (Downing & Gillett, 2011). Böyle bir etik-politik duruşun geliştirilebilmesiyle, psikolojinin hem bilimsel/akademik hem de ideolojik/politik kabullerini ve varsayımlarını tartışmaya açmak mümkün olabilecektir. Böylece, alanda hakim olan çeşitli kabul ve varsayımların, sadece “normatif olmayan” kişi ve gruplarda değil esasen tüm insanlarda (çeşitli düzeylerde) yarattığı tahribatı ve daha da önemlisi bunları icra eden ve bizzat yeniden üreten özneler (psikologlar) olarak kendi rolümüzü sorunsallaştırabilmek de çok daha mümkün hale gelecektir.


DİPNOTLAR:

  1. Bu yazı, “Psikolojinin Çeşitli Alanlarında Çalışan Psikologların Cinsiyete, Toplumsal Cinsiyete ve Queer Kuramına İlişkin Söylemleri” (2016) başlıklı doktora tezimin “Psikolojide Queer Çalışmaları” başlıklı kısmının genişletilmiş halidir.

  2. Her ne kadar aktivistler bugün “LGBTİ+” kısaltmasını kullanıyor olsa da bu kullanım psikoloji alanına henüz pek yansımış değil. Psikolojide halen daha önceki “LGBT” kısaltması yaygın biçimde kullanılmaktadır.

  3. Bakınız; Amerikan Psikoloji Birliği’nin “Society for the Psychological Study of Lesbian, Gay, Bisexual, and Transgender Issues” isimli alt birimi. http://www.apa.org/about/division/div44.aspx 

  4. Türkçe’ye “Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı” olarak çevrilen DSM, Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) tarafından ilk defa 1952’de yayımlanmıştır.  Çeşitli aralıklarla gözden geçirilerek revize edilen DSM’nin son sürümü olan DSM-5 2013’te yayımlanmıştır. Daha fazla bilgi için bakınız; https://www.psychiatry.org/psychiatrists/practice/dsm 

  5. Derginin bu sayısı için bkz; http://www.tandfonline.com/toc/wjhm20/52/1-2

  6. Derginin bu sayısı için bkz; http://www.tandfonline.com/toc/rpse20/2/1 

  7. Türkiye’deki psikoloji tezlerinde cinsiyetin/cinselliğin ele alınma biçimi ve psikologların queer teoriyle ilgili söylemleri üzerine kapsamlı bir değerlendirme için bkz; Şah (2016).

  8. Derginin bu sayısı için bkz; http://www.kaosgldergi.com/sayi.php?id=136 



KAYNAKÇA

Butler, J. (2008). Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi (Çev. Başak Ertür). İstanbul: Metis. [Orijinal çalışma basım tarihi 1990]

De Vries, K.M. (2012). Intersectional Identities and Conceptions of the Self: The Experience of Transgender People. Symbolic Interaction, 35(1), 49-67. 

Downing, L. & Gillet, R. (2011). Viewing Critical Psychology Through the Lens of Queer. Psychology & Sexuality, 2(1), 4-15.

Hammack, P.L., Mayers, L. & Windell, E.P. (2013). Narrative, Psychology and the Politics of Sexual Identity in the United States: From ‘Sickness’ to ‘Species’ to ‘Subject’. Psychology & Sexuality, 4(3), 219-243.

Harris, B. (2012). Eleştirel Psikologların Psikoloji Tarihi Hakkında Bilmesi Gerekenler. D. Fox, I. Prilleltensky ve S. Austin (Ed.), Eleştirel Psikoloji içinde (s. 52-72). İstanbul: Ayrıntı. 

Hegarty, P. (2011a). Becoming Curious: An Introduction to the Special Issue on Queer Theory and Psychology. Psychology & Sexuality, 2(1), 1-3.

Hegarty, P. (2011b). Sexuality, Normality and Intelligence. What is Queer Theory up Against? Psychology & Sexuality, 2(1), 1-3.

Hegarty, P. & Massey, S. (2006). Anti-homosexual Prejudice… as Opposed to What? Queer Theory and the Social Psychology of Anti-homosexual Attitudes. Journey of Homosexuality, 52(1-2), 47-71.

Jagose, A. (2015). Queer Teori: Bir Giriş. (Çev. Ali Toprak.) Ankara: NotaBene.

Joel, D., Tarrasch, R., Berman, Z., Mukamel, M., & Ziv, E. (2014). Queering Gender: Studying Gender Identity in ‘Normative’ Individuals. Psychology & Sexuality, 5(4), 291-321.

Minton, H.L. (1997). Queer Theory: Historical Roots and Implications for Psychology. Theory & Psychology, 7(3), 337-353.

Nic Giolla Easpaig, B.R., Fryer, D.M., Linn, S.E. & Humprey, R.H. (2014). A Queer-theoretical Approach to Community Health Psychology. Journal of Health Psychology, 19(1), 117-125.

Riggs, D.W. (2007). Queer Theory and Its Future in Psychology: Exploring Issues of Race Privilege. Social and Personality Psychology Compass, 1(1), 39-52.

Riggs, D.W. (2011). Queering Evidence-based Practice. Psychology & Sexuality, 2(1), 87-98.

Riggs, D.W. & Walker, G.A. (2006). Queer(y)ing Rights: Psychology, Liberal Individualism and Colonisation. Australian Psychologist, 41(2), 95-103. 

Roen, K. (2011). The Discursive and Clinical Production of Trans Youth: Gender Variant Youth Who Seek Puberty Suppression. Psychology & Sexuality, 2(1), 58-68.

Seidman, S. (2006). Foreword. Journey of Homosexuality, 52(1-2), xxxv-xxxviii.

Semp, D. (2011). Questioning Heteronormativity: Using Queer Theory to Inform Research and Practice within Public Mental Health Services. Psychology & Sexuality, 2(1), 69-86.

Şah, U. (2016). Psikolojinin Çeşitli Alanlarında Çalışan Psikologların Cinsiyete, Toplumsal Cinsiyete ve Queer Kuramına İlişkin Söylemleri. Yayımlanmamış doktora tezi, İstanbul Üniversitesi, İstanbul.


*Bu yazı, Avrupa Birliği'nin desteklediği Eşit Haklar için Savunuculuğu Güçlendirme Projesi kapsamında hazırlanmıştır. Bu durum, yazının içeriğinin AB'nin resmi görüşünü yansıttığı anlamına gelmemektedir.



Etiketler: insan hakları, eğitim, sağlık
bülten