19/10/2010 | Yazar: Murat Köylü

Lambdaistanbul Kültür Merkezi’nde Pazar akşamüstü toplantıları sürüyor.

Murat Köylü | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Murat Köylü
Lambdaistanbul Kültür Merkezi’nde Pazar akşamüstü toplantıları sürüyor. Geçen hafta “Din ve LGBT”yi tartışan LKM, bu Pazar da “LGBT Olmak ve Diğer Meselelerin İlgisi” üzerine farklı düşüncelere ev sahipliği yaptı. “LGBT konularına duyarlı olmak, diğer meselelere -örneğin Kürt, Alevi, Gayrimüslim meselelerine- karşı duyarlı olmayı gerektirir mi?”, söyleşiyi çerçeveleyen sorulardan biriydi. Bir diğer çerçeve soru da “LGBT ya da LGBT’lerin yaşadıkları sorunlara duyarlı kişiler olarak hiçbirimiz tek kimlikli değiliz. Aynı zamanda Türküz, Kürtüz, Ermeniyiz, Sunniyiz, Aleviyiz, Museviyiz, Hıristiyaniz, Ateistiz. Bu farklı kimliklerimizle nasıl bir arada var olabiliriz?” şeklindeydi.
 
Toplantı, birbirinden farklı yaklaşımları ortaya çıkardı. Genel bağlamda ise, bilinçli şekilde ayrımcılık, şiddet ve nefret üretmeyen her insan ya da grup ile stratejik iş, söz, gönül birliğine gidilebileceği düşüncesinde ortaklaşıldığı söylenebilir. LGBT’lerin toplum içinde yaşadıkları yoğun hak ve özgürlük ihlalleri onları duyarlı bir grup yapıyor. Ancak bu, tüm LGBT’lerin; örneğin anarşist, Marksist, devrimci, vejetaryen, ateist, anti-Kemalist vb. kimlikleri/ideolojileri de sahiplenmeleri ve üretmeleri anlamına gelmiyor. Zaten bunu beklemek gerçekçi de değil. Ayrıca, bu ideolojilerin her birinin, kendi içlerinde ya da birbirleriyle bağıntılı olarak gelişen sonsuz sayıda varyasyonlarının olduğunu da unutmamalı.
 
Tabii ki söyleşide farklı görüşleri olan katılımcılar da vardı. Örneğin, yaşanılan tüm sorunların, kapitalizmin ya da aşılamamış feodal motiflerin sonuçları olduğunu, bu yüzden LGBT’lerin şiddetli birer anti-kapitalist olmaları gerektiğini belirtti bazı konuşmacılar. İleri kapitalist ülkelerdeki “sözde” LGBT özgürlüğünün tüketim kültürü aracılığı ile sömürülen LGBT kimliğini perdelediğini söylediler. Ancak bu belirlemeye karşı çıkan farklı görüşler ise, sol alternatiflerde de sıklıkla karşımıza çıkmaya devam eden, farklı ölçeklerdeki homofobi, bifobi ve transfobiyi anımsattılar. Tüketim kültürü tarafından toplumun diğer bileşenleri ile birlikte sömürülmek mi, yoksa sadece eşcinsel olduğun için idam edilmek mi daha tercih edilesi bir şey; bu da tartışılır. Buna ek olarak biliyoruz ki, sol ya da dini eğilimli pek çok insan hakları örgütünde de LGBT’ler ayrımcılığa, damgalanmaya, dışlanmaya uğramaya devam ediyorlar.
 
Toplantıdaki başka bir yaklaşıma göre ise, LGBT’lerin asıl duyarlı ve etkin olmaları gereken politik ekseni belirleyen meseleler, ataerkil yapılar ile direkt ilişki içinde olmalı. Militarist erkek egemen heteroseksizme karşı olmak ve bu minvalden örgütlenmek, LGBT’ler için en apaçık ve ortak buluşma noktası olabilir. Bu buluşma noktası, LGBT’lerin diğer meseleler ile kuracağı ilişkileri yönlendirerek çeşitlendirebilir. Zaten “kadın hareketi”, “Kürt hareketi”, “Sosyalistler”, ya da “Müslümanlar”,”Kemalistler”,”Kapitalistler” gibi genellemeler yapmak çok doğru olmayabiliyor. Bu kimlikler üzerinden mücadele eden gruplar arasında da, hem teorik, hem performansa yönelik çok büyük uzlaşmazlıklar ve farklılıklar bulunuyor. Hatta, homofobi, bifobi ve transfobi bu farklılıkları ortaya çıkarmak için eşsiz bir bir turnusol görevi de görebiliyor.
 
Yazının her yerine sinmiş de olsalar, söyleşiye katılıp düşüncelerini paylaşan birisi olarak kendi görüşlerimi netleştireyim. Umarım diğer bir arkadaşımız da benim sınırlarımı ve tercihlerimi genişletecek başka bir yorum ile bu önemli konuyu kendince işler. Bence LGBT’ler sadece kendileri için olanı değil, toplumun tüm katmanlarını kapsayacak özgürlükleri ve özgünlükleri savunmalılar. Aynen, diğer hak ve özgürlük mücadelesi veren kimlikler/ideolojiler için geçerli olduğu gibi; toplumu ilgilendiren diğer meseleler, LGBT’lerin de meselesi olabilmeli. Ancak LGBT’ler; ideolojik, değer yargısal ve etik farklılıkları bulunan diğer grupları ya da diğer LGBT’leri “düşmanlar, müttefikler ve yoldaşlar” olarak görmek yerine, tüm tarafların bir arada dönüşerek yaşayabileceği ve uzlaşmanın olduğu kadar, uzlaşamamanın da garanti altına alınabileceği heterojen bir politik kültürü amaçlamalılar. Hareketin en belirgin ortak paydası “LGBT olmak” ise; bu zaten kıyasıya heterojen bir payda. Pratiğe döndüğümüzde de, örneğin nefret suçları yasası için, örneğin “demokratik ve çoğulcu” anayasada cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin tanımlanması için, kamu tarafından gözetilecek pozitif ayrımcılık ilkelerinin belirlenmesi için farklı duyarlılıklara sahip, farklı ideolojilerden gruplar ile güç birliğine neden gidilmesin? LGBT hareketleri politik birer parti değiller ki. Hem günümüzde politik partiler bile ana ideolojileri birbirlerinden farklı olsa da böyle ortaklıklara gidebiliyorlar. Çok yakın dönemimizde karşımıza çıkan referandum kampanyaları bu duruma güzel bir örnek.
 
Ayrıca, tüm ayrımcılığa uğrayan grupları “kuzu, melek”, iktidar ya da çoğunluk kültürü ile daha barış içinde görülen toplulukları da “kurt, şeytan” olarak görmek bilgisel perspektifimizi ve sezgisel yeteneklerimizi köreltecektir. Her birimizin aynı anda “hem kurt, hem kuzu, hem de hiçbirisi” olabildiğimizi anımsamakta yarar var. Toplumu, Yüzüklerin Efendisivari bir fantastik klasisizm ile sabitleşmiş “iyiler ve kötüler” üzerinden tasarlamamakta yarar var.
 
Diğer bir anımsamamız gereken şey de, hiçbir başka bir politik bağlantı olmadan, sadece LGBT olduğu için, bununla yüzleşmeye, yaşamaya çalışan kişilere, gençlere ulaşmak. Yoğun kişisel, ailevi sosyopsikolojik baskılar altında cinsel yönelimleri ile hesaplaşmak zorunda kalan her toplumsal katmandan LGBT bireyi, neden ille de bir “ateist, Marksist, anarşist, vb.” LGBT hareketi karşılamalı ki? En önemli derdi köyündeki diğer kadınları arzulamak olan on üç yaşında bir Ayşe için, LGBT hareketi tabii ki dönüştürücü olacaktır; aynı Ayşe’nin LGBT hareketi için olacağı gibi. Ancak bu dönüşüm interaktif bir süreç olmalı. Yoksa Ayşe’yi yaşadığı o kadar içsel dışsal baskı altında bir de sloganlar ile, sloganlar düzeyinde kalarak karşılamak ne kadar politiktir, ne kadar demokratiktir, ne kadar gerçekçidir ve başarılı olur, bilemiyorum.
 
Kısacası; LGBT bireylerin ana meselelerinden biri, özgürlükçü ve çoğulcu demokrasiyi güçlendirmek olmalı. Sıklıkla belirtildiği gibi, LGBT’ler zaten tek kimlikli insanlar değiller. Aynı zamanda Türk, Kürt, yurtsuz, Alevi, Ateist, Müslüman, Hıristiyan gibi daha başka kimliklerin çok farklı yorumlarını da içlerinde barındırıyorlar. Büyük olasılıkla da bu yüzden, LGBT kimliği ve hareketi ile tanışan pek çok birey, daha farklı kimlikler ile de, “ötekiler” ile de tanışarak, kendisi ile ve kendi dışında bıraktıkları ile de yüzleşerek, önyargılarından uzaklaşabiliyor. Örneğin ben islamofobimden giderek uzaklaşıyorum, en azından çabalıyorum. Müslüman LGBT arkadaşlarım sağolsunlar. LGBT duyarlılığına sahip olmak bu yüzden böylesine dönüşen ve dönüştüren bir farkındalık, empati biçimi yaratabiliyor. Farklı renkleri, kimlikleri, ideolojileri birbirleriyle buluşturuyor, tanıştırıyor. Zaten hareketi simgeleyen gökkuşağı bayrağı tam da bunu yansıtmıyor mu? Ya da onur yürüyüşlerindeki insan demetleri? Tam da bu çok kimliklilik; LGBT hareketini gezegenin hem en küresel, hem en yerel, çok renkli, çok sesli ve sürekli zenginleşerek kendisini ve çevresini dönüştüren oluşumu haline getirmiyor mu? Yanıt, farklı olmamıza rağmen bir arada durduğumuz insanlarla ve sahiplendiğimiz “diğer meseleler” ile her gün daha da çeşitlenen duyarlılıklarımızdan gülümseyerek bizleri aydınlatıyor.

Etiketler: yaşam
Nefret