11/08/2011 | Yazar: Rahmi Öğdül

Kentte rulet oynar gibi yaşıyoruz çokça. İlişkiler ağının karmaşıklaşmasıyla birlikte kimin müttefik kimin düşman olduğunu, kimin kazanıp kimin kaybettiğini bilebilmemiz giderek imkânsızlaşıyor; ama ruhsuz bakışlı bir krupiyenin sürekli kazandığını da duyumsuyoruz içten içe.

Kentte rulet oynar gibi yaşıyoruz çokça. İlişkiler ağının karmaşıklaşmasıyla birlikte kimin müttefik kimin düşman olduğunu, kimin kazanıp kimin kaybettiğini bilebilmemiz giderek imkânsızlaşıyor; ama ruhsuz bakışlı bir krupiyenin sürekli kazandığını da duyumsuyoruz içten içe.

Modern çağın deneyim yoksunluğu çağı olduğunu ve bu yoksunluğun temellerinin Birinci Dünya Savaşı felaketinde yattığını belirtiyordu Benjamin: “İnsanlar dilsizleşmiş bir halde dönüyorlardı – başkalarına iletebilecekleri deneyimler açısından daha yoksuldular şimdi, daha zengin değil.” Metropollerdeki gündelik hayatı bir felaket gibi yaşayan günümüz modern insanları ise, deneyim yoksunluğundan mustarip olmaları için ayrıca bir felakete gerek duymuyorlar artık. Modern insanın sıradan bir gününde deneyime çevrilecek hiçbir şeyin olmadığını belirtiyor Agamben: “Modern insan akşam evine bir sürü olay yaşamış ve tükenmiş olarak döner, ama bu olayların hiç biri deneyime dönüşmemiştir” (Agamben, Çocukluk ve Tarih, Kanat Kitap).

Gece başımızı yastığa koyup gün içinde olup bitenleri düşündüğümüzde bölük pörçük bir sürü olay zihnimize hücum ediyor, ama bunlardan bir sonraki kuşağa aktarılabilecek ne tür bir deneyim çıkarabileceğimizi bilemiyoruz artık: bir pop ikonun ölümüyle birlikte ölümsüzler panteonunda yerini alması; bir piskopatın onlarca insanı katlederek ikonlaşması, toplu taşıma araçlarında ya da otomobilin direksiyonu başında geçirilen sıkıntı dolu saatler; kadın cinayetlerinin ve intiharların sıradan bir vaka haline gelmesi; ana caddelerdeki gösterilere polisin gaz bombalı müdahalesi ve gazın burun deliklerimizden beynimize doğru bir bıçak gibi saplanan kokusu; süpermarket ve avm denilen bolluk ülkelerine yaptığımız ziyaretler; etnik çatışmaların mahalle kavgalarına dönüşmesi; dükkâncıların masalarla işgal ettikleri sokaklarda artık rahatça dolaşamamanın sıkıntısı. Bir şeylerin olup bittiğinin farkındayız ama bu olup bitenleri tasvir edip sınıflandırma, anlamlandırma yeteneğimizin de dumura uğradığının da farkındayız. Sadece sloganlar atmak geliyor elimizde. Agamben’in belirttiği gibi sloganlar tam da deneyim yoksunluğunun belirtisi. Bir zamanlar deneyimin billurlaşıp otorite kılığına büründüğü atasözleri ortadan kalkarken, deneyimini yitirmiş insanların atasözleri olan sloganlar dolduruyor her yeri.

HAYATI KESİK KESİK HİSSETMEK
Bir felaket gibi yaşadığımız kentte bu felaketlerin şok etkisinden korunmak için dolayımın bin bir yolunu geliştiriyoruz. Kent insanının hayatta kalması bu şokları atlatma becerisine bağlı. Öylesine dolayımlı ilişkiler geliştiriyoruz ki artık sınıflandırmanın, tasvirin mümkün olmadığı bir yerde duruyoruz neredeyse. Sürekli değişen kent peyzajının ortasında hayatı kesik kesik, kopuk kopuk hissediyoruz. İtalyan edebiyat kuramcısı ve eleştirmeni Franco Moretti, Homo Palpitans adlı denemesinde metropolün mekândan daha çok zamanın akışının algılanışında bir değişikliğe yol açtığını ve bu kentsel deneyimi anlatılabilir kılmak için edebiyatın yeni bir zamansallık retoriği yaratmak zorunda olduğunu belirtiyordu. Bu yeni retorik, gerilimli olay örgüsüyle okuru beklentiye sokan, merakta tutan romanda ortaya çıkıyor (Moretti, Mucizevi Göstergeler, Metis).

DÜELLODA DOLAYIM YOKTUR
19. yüzyıl romanlarında, özellikle Balzac’ın romanlarında bu yeni kentsel deneyimin bir göstergesi olarak ruletin düellonun yerini aldığını, iktidar ilişkilerinde bir dönüşüm yaşandığını vurguluyor Moretti. Düelloda dolayım yoktur, düşmanınız ya da hedefiniz doğrudan karşınızda yer alır. Ya siz ya da düşmanınız kaybedecektir bu karşılaşmada. Oysa ruletle birlikte işler tamamen değiştirmiştir. Hiç tanımadığınız, varlığından bile haberdar olmadığınız birini mahvedebilirsiniz ya da o sizi mahvedebilir. Ruletin de tıpkı düellonun olduğu gibi iki taraflı bir kurgusu vardır. Biri kazanacak, diğeri kaybedecektir. Sadece kırmızıya para yatıranlar, sadece siyahlara para yatıranların doğal düşmanı gibi gözükecektir ilk bakışta. Oysa oyun oynayan birbirlerine karşı değil, krupiyeye, yani kasaya karşı oynarlar; kasa hiç para koymaz oyuna ama hep kazanır. Üstelik bir oyuncu siyah ve kırmızılar arasında parasını bölebilir ve farklı kombinasyonlar yaratarak ikili çatışmaya dayalı ilişkileri çok daha karmaşık hale getirebilir. Rulette ilişkilerin giderek dolayımlandığını ve artık kimin müttefik kimin düşman olduğunu kestirebilmenin mümkün olmadığını görebiliyoruz.

KENT DURUP DÜŞÜNMEYE ZAMAN TANIMIYOR
Kentte rulet oynar gibi yaşıyoruz çokça. İlişkiler ağının karmaşıklaşmasıyla birlikte kimin müttefik kimin düşman olduğunu, kimin kazanıp kimin kaybettiğini bilebilmemiz giderek imkânsızlaşıyor; ama ruhsuz bakışlı bir krupiyenin sürekli kazandığını da duyumsuyoruz içten içe. Kentin sürekli değişen olay örgüsünde, tıpkı romanda olduğu gibi olay örgüsünü askıya alıp tasvir ve tasnif yapabileceğimiz sabit bir zemini bulmakta zorlaşıyor. Kent durup düşünmeye, teorinin temeli olan temaşaya zaman tanımıyor. Sadece olayların akışına, zamana kendini bırakan ve günün akşamı evine dilsizleşmiş bir halde dönen Benjamin’in insanları gibiyiz. Üstelik bu dilsizleşmiş, deneyimden yoksun, cahil halimizden de gurur duyuyoruz. 


Etiketler: yaşam, gezi/mekan