29/03/2024 | Yazar: Umur Çağın Taş

Sağın ötekileştirme politikalarıyla bir kez daha gerici iktidarların hedefi hâline gelen bizler için, geçmişten bugüne sinema ve televizyondaki temsiliyetlerimizi kuir kültürün bugününde anmak elzem ne de olsa.

Sinema ve televizyonda neredeydik, ne olduk? Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Kalıplaşmış cinsiyet normlarını bütün bir performans olarak sahneye koyan başrolün kimliği anlaşılmayan yakın dostu rolleriyle başladı LGBTİ+'ların sinemadaki varlığı. Neredeyse yarım asır süren bu karikatür örnekler altmışların sonunda da "kafası karışık" temsiliyete, duygu durumu daima dengesiz karakterlere, giderek kötü ve kötücülleşen insanlara bıraktı yerini. Filmlerde intihara meyilli ya da ölmekten başka bir kaderi yaşamasına izin verilmeyenlerimizin sayısı AIDS epidemisiyle birlikte iyice tavan yaptı. Dönüm noktalarından ilki tabii ki de doksanlar. Bağımsız sinema disiplininin gelişmesi ve ileri ekonomilerde doğan "video dükkanı" kültürü, değişim rüzgârlarını estirdi. Hikâyelerini daha az duyduğumuz kalabalıkların yüzü gözü ortaya çıktı bu gişe kaygısı taşımayan alanın açılmasıyla.

Temsiliyet namına esas katalizör ise televizyon oldu. ABD televizyonlarının erken altın çağıyla LGBTİ+'nın tek bir harfine odaklanan görsel sanatlara bütün renklerimiz eklendi. Queer as Folk'un (2000) içeriden progresif gözü, Will & Grace'in (1998) heteroseksüellerin gözüne batmasına müsaade edilmeyenleriyle yepyeni sayfalar açıldı. Bu sıçramanın ana akım sinemada yarattığı Brokeback Mountain (2005) gibi ufak dalgalar Moonlight (2016) önderliğinde devasalaştı. Streaming çağıyla birlikte manzara tamamen yenilendi. Artık üretilenin muhatabıyla hızlıca buluşabildiği günümüz koşulları bizlere seçme lüksü tanıyor. Bizden olan her işi kucaklamaya vakit bulamadığımız gibi, doğru ve yanlış resmedilişi de ayırt edebilecek kadar çok örnek izleyebiliyoruz. Bu uzun yolculukta öne çıkan ve belki de çok da bilinmeyen örnekleri hafızalarda tutma amacı taşıyor bu yazı da. Sağın ötekileştirme politikalarıyla bir kez daha gerici iktidarların hedefi hâline gelen bizler için, geçmişten bugüne sinema ve televizyondaki temsiliyetlerimizi kuir kültürün bugününde anmak elzem ne de olsa.

Perdede bir lubunya doğuyor

Thomas Edison yapımı The Gay Brothers'a (1895) kadar uzanan bir yolculuk aslında bu temsiliyet konusu. Homoerotik görüntüleri barındıran sessizlerde egemenlik erkek kılığına giren kadınlara aitmiş. Mesela dönemin yıldızı Charlie Chaplin'in In Behind the Screen (1916) isimli filminde ana karakter erkek sandığı bir kadını dudaklarından öpünce gay olması üzerinden alay konusuna dönüşüyor. Varlığımızdan utanmamız gerektiğine dair mesaj hep belirgin. Bir zorbanın diline pelesenk olmuş "hakaret" konusu olarak başlıyor sinemadaki yolculuğumuz. Aynı dönemde bir taraftan da komedi malzemesi tabii ki gayler. Maskülen karakterin karşısında dizlerinin bağı çözülen, kadın olmaya özenen, aklı havada bir tipleme mevcut. Laurel ve Hardy'nin bir döneme damga vuran klasik komedilerinde dahi belli belirsiz karşımıza çıkan bu karikatür, Top Hat (1935) gibi Oscar ödüllü yapımlarda dillenip daha da basmakalıp bir hâl almış hatta.

Lezbiyenleri ve hatta genel olarak kadınları herhangi bir anlatının merkezine yerleştirmekten imtina eden Hollywood'un aksine Almanya tam bu dönemde iki büyük cevap hediye etmiş sinema tarihine. Bir yanda sansürün bile temizleyemediği Pandora's Box (1929), diğer yanda ise bir kız çocuğunun kadın öğretmenine âşık olduğu benzersiz klasik Mädchen in Uniform (1931). Buradaki hareketlenmenin bir karşılığını, kimliğini dönemin koşulları üzerinden düşündüğümüzde çok da sakınmayan Marlene Dietrich'in kariyerinde görebiliyoruz anca. Alaylı bir tavırla canlandırdığı pek çok karakterin zeminine yerleştirdiği bu tavrın farkına varılması ise çok sürmemiş ve otuzların ortasında Hays yasası çıkarılmış. Katolik Kilisesi'nin esaslarını kültür sanat üretimine dayatan bu sansür mekanizması, sadece bize ait olan değil, bütün erotizmin perdeden çekildiği epey renksiz ve toplumsal bastırılmışlığa da yol açan bir dönemin öncüsü olmuş. Bu da kimliklerin belli tiplemelere mecbur bırakıldığı ve bugün bile yankılarını gördüğümüz başka bir akımı doğurmuş ister istemez: Mutsuz ya da sosyopat gayler.

Rope'tan (1948) Tea and Sympathy'e (1956), iki seçenekte tıkanıp kaldığı görülüyor bu dönemde eşcinsel temsiliyetinin. Ya intihar etmek isteyecek kadar büyük buhranların esiri olmak zorundasınız, ya da hayattaki mutsuzluğunuzu başkalarının canını alarak bastıran acımasız katillere dönüşmek zorunda. Zaten harici bir şey göstermek, kendini tanıyan ve seven bir LGBTİ+ karakterin yazılmasına izin dahi verilmemiş. Shirley MacLaine ve Audrey Hepburn'ü buluşturan The Children's Hour (1961) lezbiyen temasından sıyrılarak steril bir hâle getirilmesi sebebiyle yolunu kaybetmiş filmlerin en ünlüsü. Bu sebeple de Hollywood çareyi bariz bir eşcinsel karakter yazmak yerine imaların, seyirciye anlaması için bırakılan küçük ipuçlarının arkasına saklanmış.  Neyse ki Hollywood'u tıkayan Hays, Avrupa'da geçerli olmadığı için o sırada birbirinden önemli başyapıtlar çıkmış. Un chant d'amour (1950) tek başına bütün dekatı özetleyebilecek bir zenginlik sunuyor örneğin.

Hays'in etkisini azalttığı altmışlardan itibaren LGBTİ+'ların irili ufaklı rollerde perdeye geri döndüğüne şahitlik ediyoruz. Fakat arada kaybolan zaman hiçbir şeyi değiştirmemiş. Kötü karakterin mutlak surette eşcinsel olduğu, transların işkenceye uğradığı, eğer bunlardan birine uymuyorsak da filmin sonunu göremeden öldürüldüğümüz ya da kendimizi öldürdüğümüz karanlık bir döneme itelemiş bizi sinema. "Homoseksüel" kelimesini kullanan ilk İngiliz filmi Victim'in (1961) bize uygun gördüğü muamele altmışlarla ilgili bilmemiz gereken her şeyi açıklıyor. Neyse ki sivil hak mücadelelerinin birbirini beslediği, toplumda radikal değişimlerin gözlendiği yetmişlerde biraz daha sıyrılıyoruz bu katran karası perspektiften. Pink Narcissus (1971) erkek bedenini kutluyor rengarenk lensleriyle. Yakın tarihte Netflix'te yeniden yapılmış versiyonunu izlediğimiz The Boys in the Band (1970), gündelik hayatlarımızı ve kapalı kapılar ardına sıkışan dostluklarımızı gözlemliyor. Bugünden bakıldığında öfkesini dışarıya değil de kendine yönelten, suçu her daim özünde ve kim olduğunda arayan gaylerin nesli tam olarak tükenmiş değil yine de. Ancak ikili cinsiyet sistemine bağlı kalmayan yüzlere rastladığımız Cabaret'den (1972) tutun da, poligamist bir biseksüeli seyre daldığımız Sunday Bloody Sunday'e (1971) kadar pek çok yeni denemenin de önü açılıyor bu sırada.

Beklenmeyen virgül

Stonewall'un ateşlediği fitil Dog Day Afternoon'un (1975) cinsiyet uyumlama ameliyatı olmak isteyen sevgilisi için banka soymaya kalkışan Al Pacino'sundan, A Question of Love'ın (1978) velayet için mücadele veren lezbiyen anne rolündeki Gena Rowlands'ına kadar ana akımda da yine çağdaş bir gözle sorgulanmaya müsait, lakin zamanı için pek kıymetli örneklerin sayısını artırmış. Elbette burada ilelebet kuir The Rocky Horror Picture Show (1975) ve söylenmeyeni söyleyen, gösterilmeyeni gösteren dehalar Rainer Werner Fassbinder ile John Waters'ın adını da anmamak olmaz. Sonraki yıllarda ilham kaynağı oldukları sinemacıları düşününce kuir üretimin tohumlarını ektikleri söylemek yanlış olmaz. Tema olarak başka bir meselenin arkasına gizlenmeyen, LGBTİ+'ların kaygılarını ve hayatta kalmaya dair içgüdülerini dert edinmiş bir üretimle doğru olana da bir alan sağladı.

AIDS epidemisi sırasında gelişmiş devletler kaynaklarını paylaşmayarak olanlara göz yumduğu için pek çok şeyi kaybettik. Her şeyden önce bize hikâyelerini anlatarak mücadelenin dününü bugüne taşıyacak büyüklerimiz ve belgelenememiş bir tarih yitip gitti. Hikâye anlatma sanatında da bu matemin sebep olduğu önemli bir aşamaya geçilmiş. LGBTİ+'lara karşı basının tutunduğu nefreti körükleyen tavır, yaşananların film formatında kaydını tutmaya dair bir atağın önünü açmış. Global kriz v bağımsız sinemanın da giderek yükselmesi sayesinde çehresi değişmiş temsiliyetin. Julie Andrews'un transseksüel bir karaktere hayat verdiği Victor/Victoria (1982), gay bir adamın yetmiş yıllık ömrünü konu alan Terence Davies Üçlemesi (1982), Pedro Almodóvar ve Gus Van Sant'in ilk dönem işleri dönemin pozitif örnekleri arasında sayılabilir. AIDS merkezli anlatıların tükendiği ve kuir kimliklerin üzerindeki kara bulutları ötelediği doksanlarla birlikte de hem perdede sayımız artmış, hem de daha neşeli bir tavra bürünmüşüz

Tom Hanks'e Oscar getiren Philadelphia (1993), transfobik okumaya müsait The Silence of the Lambs (1991), önemli olduğu kadar hem böyle bir rolde cishetero bir kadının oynatılması hem de trajedinin altında ezilmesiyle bayağılaşan Boys Don't Cry (1999) yine kasveti bir yere bırakmıyor LGBTİ+'lar için. Ancak yeni nesil bir kuir sinema ürüyor işte bu sırada. Tek bir pakette hazmedilebilecek The Adventures of Priscilla, Queen of the Desert (1994) ve To Wong Foo, Thanks for Everything! Julie Newmar (1995), hayata sıkı sıkıya tutunmamızı sağlayan yaşam enerjimizi taşımış sinema salonlarına. Nispeten daha pozitif bir ışığın altında arz-ı endam ediyoruz bu dönemde artık. Doksanlarda kıtalararası onurlu bir mevcudiyeti perçinleyen filmler üretilmeye devam ederken televizyon da devreye girmiş hemen ardından. Will & Grace'in (1998) örtülü ve tat kaçırmayan eşcinselleri, Sex and the City'deki (1998) ana karakterlerin süs eşyası niteliğindeki gay dostlarıyla nitelik olarak değil belki ama nicelik olarak bugüne yaklaşmışız. Queer as Folk (2000) esas roketleme noktası. 

21. yüzyılın başından bugüne doğru bir örneklendirmeye başlamak ve susmak zor. Artık ana karakter de olabildiğimiz, cinsel hayatlarımızı da sakınmak zorunda kalmadığımız, sadece L ve G harflerinde - ki yine de yeterli sayılmaz - takılıp kalmayan bir üretime doğru yelken açıyor dünya. Hedwig and the Angry Inch (2001) gibi ilelebet öfkeli filmlerin söylemlerinin altını doldurabildiği, AIDS krizi hakkında dillendirilebilecek her şeyin usta kalem Tony Kushner'ın eşsiz dizisi Angels in America (2003) ile söylendiğine şahitlik ettik 2000'lerle birlikte. Anılması gereken esas durak ise kesinlikle Brokeback Mountain (2005). Bizim öykülerimizin evrenselliğine, yönelim ya da cinsiyet kimliği fark etmeksizin herkese ulaşabileceğine dair mühim bir kanıt oldu Ang Lee'nin başyapıtı. Ana akımda bize tam anlamıyla alan açmadı fakat varlığımızın uyandırdığı yankı Milk (2008), A Single Man (2009), hatta bugüne doğru Weekend (2011), Call Me by Your Name (2017) ve nicelerinin önünü açtı.

Bugüne doğru

Geçmişten bugüne eşcinsel erkeklerin temsiliyet konusunda yanlış da olsa yedinci sanatta bir karşılık bulabildiği, ancak lezbiyenlerden translara, beyaz olmayan LGBTİ+'lardan ikili cinsiyet sistemini bütünüyle reddedenlere büyük bir temsiliyet açığı olduğu aşikar. 100 yılı aşkın sinema tarihinde farklı harflere, renklere yeni gelebildik. Bu da televizyonun kitlelere daha hızlı bir şekilde ulaşabilme yetisi ve tabii ki streaming platformlarının yarattığı yepyeni alan sayesinde oldu. Ryan Murphy seri üretiminde milenyalleri Glee (2009) ile saklandıkları dolaptan çıkarıp Pose'la (2018) nihayet daha az sesini duyduğumuz ve aslında tüm bu kuir kültürü inşa edenlere yer verdi mesela. Joey Soloway'in Transparent'ı (2014) ve Wachowskiler'in Sense8'i (2015), üzerine düşünmediğimiz meselelerle ilgili taptaze tartışma alanları açtı. Öyle ki şu an Heartstopper (2022) gibi sadece genç neslin gözünü açmakla kalmayıp, sivil toplum kuruluşlarında kuir çocukların ailelerine izletebilecek nitelik ve öğreticilikte bir yapıma tek tık uzaklıkta yaşıyoruz.

Adı mutlaka anılması gereken bir belgesel, Disclosure (2020)... Transların Hollywood özelindeki yolculuğunu direkt özneler tarafından anlatmaya koyulup, cishetero oyuncuların canlandırdığı kuir rollerin nasıl bir tahribat yarattığını açıklıyor eksiksiz bir şekilde. Global bir fenomene dönüşen RuPaul's Drag Race (2009) deseniz, kimilerince yeraltı ve balo kültürünü terk etmemesi gereken bir sanat dalını ana akıma dahil etmeyi başardı. Belki jüri panelinin başı, programa ismini veren RuPaul Charles'ın hidrolik kırma ticareti yapması politik duruşuyla ilgili muammalar yaratıyor. Yaşı gereği drag sanatının nasıl icra edileceğine dair basmakalıp fikirlerini yıkması da zaman aldı. Lakin bu programın ulaşılabilirliği de tek bir tipten var olmadığımızı ve bu şekilde temsil edilemeyeceğimizi kanıtlıyor tüm dünyaya. Yıkılması gereken bütün tabular muhattabı. Evet, tamamen kâr amacı güden bir makineye dönüştü. Burada da şunu bilmek istiyorum, yıllardır hor görülen kuir sanatçıların da hak ettikleri meblağları kazanmasından neden şikayet edelim?

Kapitalizmin bir ürününe dönüştüğümüz doğru elbette. Her Portrait of a Lady on Fire (2019) gücündeki başyapıta 10 adet izle unut Netflix projesi düşüyor. Biraz sessiz sinema dönemindeki süs eşya çağımıza geri dönmüş gibiyiz. Fakat bu sefer evin baş köşesindeyiz ve yaverliğini yaptığımız başrolleri de habitatımızdan itip klanımızla başbaşa kaldık. En önemlisi LGBTİ+ karakterleri farklı ışıkların altında izleyebiliyoruz. Tamamen iyi olma mecburiyetimiz bitti, tamamen kötü de değiliz artık. Üçüncü bir boyutumuz var. Kötü filmler kaybettiğimiz yıllarda aradan çıkarılması gereken denemeleri yapıp telafiye yarıyor, iyiler de bir sonraki nesile kısacık bir zaman zarfı içerisinde ne kadar yol kat ettiğimizi gösterecek kanıtlar bırakıyor. Her şey ateş almışken umutlu olmaya hakkımız kaldı mı bilemiyorum. Ama toksik bir iyimserlikle birbirimizi bulmamızı ve bizden olmayanı tanıyıp anlamamızı sağlayan bu çağın temsiliyet namına yaptıklarını da görmezden gelemiyorum. Konuşacak bir ilkimizin kalmayacağı, bir yönetmeni ya da filmi anarken kuir vurgusu yapma ihtiyacı hissetmeyeceğimiz yıllar çok yakın.

sinema-ve-televizyonda-neredeydik-ne-olduk-1

Bu yazı, Türkiye Avrupa Vakfı’nın yürüttüğü SAHNE projesi kapsamında Avrupa Birliğinin mali desteği ile hazırlanmıştır. İçerik tamamıyla yazarın sorumluluğu altındadır ve Avrupa Birliği’nin görüşlerini yansıtmak zorunda değildir.



Etiketler: medya, kültür sanat, sahne projesi
nefret