15/10/2020 | Yazar: Oğul Can

İnsan türünün var oluş amacını üremeye indirgeyen bu açıklamalar aslına bakılırsa tekeşlilik konusunu heteroseksizm ve ataerki lehine manipüle etmiş ve tarihsel olarak kurulmuş bu siyasal yapıları (heteroseksizm ve ataerki) sanki insan türünün kaçınılmaz sonu ve insan yaşamının en doğal formuymuş gibi ortaya koymuştur.

Tekeşliliğin biyolojik açıklamalarının insan yaşamı ve düşüncesine etkisi - II Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı
Oğul Can | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Oğul Can

Bu bölümde tekeşliliğe getirilen biyolojik temelli argümanların sosyal bilimlerdeki izini süreceğim. Tekeşliliğe ve aile kurumuna sosyal bilimler tarafından getirilmiş birçok açıklamanın biyolojik argümanları işe koşarken aslında kendi kadın düşmanı varsayımlarını meşrulaştırmaya çalıştığını iddia edeceğim. Bu yüzden sosyal bilimlerin eleştirisine geçmeden önce ataerkil ve anaerkil toplumlar arasındaki farkları çizerek yapacağım eleştiri için bir çerçeve çizeceğim.

Anasoylu ve Babasoylu Toplumlar

Toplumlar ailenin örgütlenme biçimine göre ikiye ayrılırlar. Babasoylu toplumlar soyun erkek / baba çizgisinde göre takip edildiği toplumlarken, anasoylu toplumlar soyun kadın / anneye göre takip edildiği toplumlardır. Birçok antropolojik çalışma dünyada yaygın olan toplum biçiminin anasoylu (anaerkil) toplumlarken bunun zamanla değiştiğini ve yerini babasoylu (ataerkil) toplumların aldığını iddia etmiştir.

Babasoylu toplumların aile örgütlenmesinde ensest evlilik yasağının sonucunda gelen dış evlilik belirleyici bir unsur olmuştur. Morgan’a göre insan türü evrensel olarak ensest evliliklerden kaçınmayı sağlayan ahlaki ve ilerlemeci içgüdülere sahiptir ve zaman içerisinde toplumlar rastgele cinsel ilişkilerden dışevlilik ve tekeşliliğe dayanan babasoylu aile örgütlenmesine geçmiştir. Önceki bölümlerde bu iddianın hem bulgudan yoksun olduğunu göstermiş hem de toplumların tarihsel süreçteki dönüşümlerini doğuştan gelen evrensel bir içgüdüye bağlayarak açıklamanın kısıtlılıklarından bahsetmiştik. Peki, anasoylu toplumlar ile babasoylu toplumlarda aile örgütlenmesinin farklılıkları nasıl açıklanabilir?

Birçok feminist kuramcı bu farkın daha önce de bahsetmiş olduğum miras örüntülerine bakarak açıklanabileceğini öne sürmüştür. Buna göre, anasoylu bir toplumda annenin çocuğu ile doğrudan bir ilişkisi vardır çünkü çocuğu anne doğurur. Bu sebeple anasoylu toplumlar baskıcı aile örgütlenmelerine ihtiyaç duymamıştır. Fakat, babasoylu toplumlarda baba ile çocuğu arasında doğrudan bir bağ olmadığı için çocuğun kimden olduğunu bilmek ancak kadının bedeninin kontrol altına alınmasından geçmekteydi. Bu sebeple babasoylu toplumlarda dışevlilik ve tekeşlilik kaçınılmaz olmuştur. Aslına bakılırsa ataerkil toplumlarda tekeşlilik sadece kadınlar için geçerli bir yasa olmuştur denebilir çünkü babasoylu toplumlarda çokkarılılık en az tekeşlilik kadar yaygındır. Babasoylu toplumlarda var olmuş iki meşru eşleşme ve üreme biçiminin çokkarılılık ve tekeşlilik olması babasoylu toplumların kadın bedenini kontrol altında tutmaya eğilimli olduğu savını epey güçlendirmektedir.

Aile Antropolojisi ve Sosyolojisinin Bir Eleştirisi

Aile ve akrabalık ilişkilerinin günümüz anlamıyla kuramlaştırılmasının başlangıcı sosyolojinin de bir bilim olarak ortaya çıktığı 19. yüzyıla dayanmaktadır. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında yayılan Batı sömürgeciliği hem o dönemde ortaya atılan aile ve akraba kuramlarını kökten etkilemiş hem de Batı sömürgeciliğini meşrulaştıran bir işlev görmüştür.

Batı sömürgeciliğinin yayılmasıyla birlikte Batı kültürü ve “ilkel toplumlar” etkileşim haline girmiş ve bu ikisi arasındaki çatışma aile kuramlarının temel merakını oluşturmuştur. “Bilhassa, Kuzey Amerika ve Avustralya’daki beyaz yerleşimi ve yerli toplumları arasındaki kültürel etkileşim, tipik olarak evrimci bir paradigma, özellikle Sosyal Darwinizm’den türetilen bir paradigma içerisinde ifade edilen ilk aile kuramlarını meydana getirdi” (Turner, 1999). New York’ta ikamet eden Iroquois cemaatlerini incelemiş olan Lewis Henry Morgan isimli bir antropolog “İnsan Ailesinin Soy ve Akrabalık Sistemleri” isimli kitabı yazmış ve bu kitapta soy ve akrabalık sistemlerini tekeşli ve grup aile yapıları üzerinden incelemiştir. Bu kitapta Morgan, insan türünün ahlaki ve ilerlemeci birtakım içgüdülerle rastgele cinsel ilişkiden tekeşliliğe doğru evirildiği varsayımsal bir tarih yazımı ortaya atmıştır. Morgan ürettiği bu varsayımsal tarih aracılığıyla Batı kültürünün aile sistemini yani tekeşliliği ahlaken daha üstün ve gelişmişlik anlamında da daha ileri bir konuma yerleştirmiş oluyordu. Üstelik bunu neden tekeşliliği daha ahlaki ve daha ileri bir aile sistemi olduğuna dair doyurucu bir açıklama getirmeksizin yapıyordu. Aslında bu tip çalışmalar Batı kültürünü daha üstün bir yere kodlayarak Batı sömürgeciliğini meşrulaştırmaktaydı. Batı sömürgeciliğinin yarattığı şiddetin üstünü “ilkel toplumları” kurtarmaya giden Batılılar gibi manipülatif bir anlatıyla örmekteydi.

Bir önceki bölümde aile kurumu bağlamında doğa – kültür ilişkisine dair yaptığım analiz burada da geçerliliğini korumakta. Batı kültürü kendisini toplumsal ilişkileri düzenleyen evrensel yasa olarak hayata geçirebilmek için Batı sömürgeciliğini evrimsel bir paradigmaya yaslayıp doğallaştırmakta ve hem ahlaken hem de siyaseten kendi meşruiyetini kurmaya çabalamaktadır. Aslında böyle söyleyerek Morgan’ın ortaya attığı evrimsel kuramın doğada kendiliğinden bulunan kaçınılmaz bir hakikat olmadığını söylemiş oluyor ve bu kuramın gerçekliği ne kadar yansıttığını tartışmaya açmış oluyoruz. Bunu destekleyecek şekilde Carl Nicolai Starcke isimli bir antropolog “İlkel Ailenin Kökeni ve Gelişimi” isimli kitabında Morgan’ın teorisini gerçek bulgulardan yoksun olduğunu öne sürerek eleştirmekteydi. Starcke erken dönemde cinsel ilişkinin rastgele bir şekilde girildiğine dair hiçbir bulgu olmadığını söylemekteydi.

Tekeşliliğin Sosyo-ekonomik Bir Açıklaması

Biyolojik temelli argümanlar bölümünde tekeşliliğin grup içi çatışmayı azaltması sebebiyle evrimsel süreçte yaygınlaştığına dair bir açıklamadan bahsetmiştim. Bu argümanın sosyal bilimlerde de karşılığı olmuştur ve tekeşliliğin grup içi çatışmayı azaltan bir şey olduğunu iddia eden Erkek Uzlaşı Teorisi ortaya atılmıştır.

EUT’ye göre gelir eşitsizliğinin olduğu toplumlarda zengin ve yoksul erkekler arasında üreme eşitsizliği artar çünkü kadınlar zengin erkekleri tercih etmekle birlikte zengin erkeklerin geçindirebileceği insan sayısı da daha fazladır. Bu da bizi gelir eşitsizliği arttıkça çokkarılılığın artacağı savına getirir. Bu teori ekonomistler tarafından yapılmış ve çokkarılılık ile gelir eşitsizliği arasında bir ilişki saptayan araştırmalara dayanmaktadır.  Gelir eşitsizliğine sabitlenmiş üreme eşitsizliği yani çok karılılık ise beraberinde grup içi anlaşmazlıkları ve rekabeti getirdiği iddia edilir. Bunun sonucunda zengin ve fakir erkekler pazarlık yaparlar ve sonucunda tekeşlilik tek yasal evlilik formu halini alır.

Ekonomi disiplini teorilerini kurarken dünyanın daima rasyonel tercihler yapan ve davranışlarını (ekonomik) öz çıkarına göre düzenleyen bireylerden oluştuğunu varsayar. Bu bireyci bakış sıkça ataerki gibi tarihsel olarak kurulmuş toplumsal yapıları göz ardı eder. Bu sebeple ataerki gibi tarihsel olarak kurulmuş toplumsal güç yapılarını analizine katamaz. Örneğin, bu teorinin kadınların kaynaklara tek ulaşımının evlilik yoluyla olacağı ve meşru evlilik formunun erkeğin yapabilirlikleri ve üreme isteği üzerinden şekillenebileceği varsayımlarını içermektedir.

Ayrıca, üremenin kaçınılmaz bir içgüdü olduğu varsayımını içerir ve meşru evlilik formunun neye göre belirlendiği üreme içgüdüsüne indirgenir. Bu bize biyolojik temelli argümanlar başlığında bahsettiğim şiddetli ekolojik stresin artmasıyla birlikte erkeğin üreme başarısının azalması savını hatırlatmaktadır. Burada yüksek ekolojik stres yerine gelir eşitsizliği denkleme sokularak bu oldukça indirgemeci biyolojik argümanlar sosyal bilim sosuna büründürülür. Halbuki tek yaptığı şey erkeklerin kadınlar üzerinde pazarlık yapmasını ve meşru evlilik formlarına bu pazarlık sonucu karar vermesini üreme içgüdüsüne indirgeyerek bunu doğal ve kaçınılmaz bir şeymiş gibi önümüze koymaktır.

Siyaset Bunun Neresinde?

Biyolojik temelli argümanlar bölümünde insanın beyninin büyük olması ve gelişim sürecinin uzun sürmesi sebebiyle kaynak ihtiyacının arttığından bahsetmiş ve tekeşliliğin sosyo-ekonomik bir açıklaması isimli bölümde ise gelir eşitsizliğinin doğrudan denklemin bir değişkeni haline geldiğini görmüştük. Aile sosyolojisinin ise aileyi meşru üreme ve eşleşme biçimleri vasıtasıyla cinsel ilişkileri düzenleyen ve insan türünün yeniden üretimini sağlayan bir kurum olarak ele aldığını görmüştük.

Dikkatlice bakılırsa kaynaklara nasıl erişileceği, erişilen kaynakların nasıl dağıtılacağı ve hangi toplumsal ilişki formlarının meşru kabul edileceği gibi soruların siyaset alanına ait sorular olduğunu görebiliriz. Neyin meşru olduğu ve kaynakların nasıl dağıtılacağı sorunu tarih boyunca insanların tekrar tekrar yanıtlamak zorunda olduğu sorunlar olmuştur. Var olan tüm siyasi kurumlar keza zorla keza daha demokratik yöntemlerle bu sorunlara bulduğu çareleri pratiğe döken kurumlar olmuştur.

Yukarıda saydığım tekeşliliğe dair tüm açıklamalar nedense kaynak bölüşümü ve meşruiyet gibi siyasete ait sorunları tekrar tekrar masaya koymasına rağmen onlara ikincil bir önem atfetmiştir. Hatta nedense tekeşliliği hep insan iradesini yok sayan ve insanın var oluşunun nihai amacını üreme işlevine indirgeyen içgüdülerle açıklamıştır.

İnsan türünün var oluş amacını üremeye indirgeyen bu açıklamalar aslına bakılırsa tekeşlilik konusunu heteroseksizm ve ataerki lehine manipüle etmiş ve tarihsel olarak kurulmuş bu siyasal yapıları (heteroseksizm ve ataerki) sanki insan türünün kaçınılmaz sonu ve insan yaşamının en doğal formuymuş gibi ortaya koymuştur. Halbuki insan; bilinci olan, kendi yaşamının anlamını ve amacını bireysel olarak belirleyebilen, hatta aynı zamanda kaynak bölüşümü ve meşruiyet gibi siyasete ait sorunları çok daha eşitlikçi ve özgürlükçü şekillerde kolektif bir uzlaşıya vararak çözebilecek kapasiteye sahip bir türdür.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: yaşam, cinsellik
Nefret