26/07/2010 | Yazar: Rahmi Öğdül

Bir krem reklamı “En değerli giysiniz cildiniz” diye ilan ediyor ve sürekli görüntü  değiştiren bireylerden oluşan bir kültürde yeni bir farkındalı

Bir krem reklamı “En değerli giysiniz cildiniz” diye ilan ediyor ve sürekli görüntü  değiştiren bireylerden oluşan bir kültürde yeni bir farkındalığı sloganlaştırıyor. Bedenlerimizin doğal örtüsü de artık bir giysi gibi algılanmaya ve muamele edilmeye başlandı. Tıpkı bir giysi gibi estetik müdahaleler yaparak cildinize yeni bir görüntü verebiliyor, yaşlandıkça plileri artan bu organik giysinizi gerdirebiliyor ve daha genç bir görünüme sahip olabiliyorsunuz. Sizi kilolu gösteren tenden giysinizin fazlalıklarını (yağları) aldırıp daha narin bir görünüme bürünebiliyorsunuz. Kozmetik ürünler ve plastik cerrahinin sunduğu imkânlar yeni bir giysiye sahip olmamız için durmadan kışkırtıyorlar bizleri. Bu farkındalık postmodern döneme özgü bir özellik olarak algılansa da aslında kökenleri 17. yüzyılın barok kültürüne dayanıyor.

DIŞ ÖRTÜ VE ÇIPLAK BEDEN
Bir giysi olarak deri fikri, 15. yüzyıl anatomi kitaplarında ortaya çıkmıştı (Vesalius’un derisini elinde taşıyan kadavrası), ne var ki barok dönemin anatomi kitaplarında deri ve örttüğü iç organlar arasındaki ilişki erotik bir içerik taşımaya başladı. Bu çizimlerde neşter yardımıyla kesilen parlak, pürüzsüz tenden giysiler, kasların ve iç organların yine pürüzsüz, hoş yüzeylerini açığa çıkarıyor ve bir giysi olarak deri ile bu derinin örttüğü organlar arasında erotik bir geçiş yaratıyorlardı. Bu türün en önemli yapıtı 1685’de Amsterdam’da yayınlanmış olan Goffredo Bidloo’nun ‘Anatomia humani corporis’idir (İnsan Vücudu Anatomisi). Plastik sanatlarda bir dış örtü (giysi) ile çıplak beden arasındaki ilişkiden ortaya çıkan erotizm, anatomi kitaplarında, organik bir giysi olarak ten ile bu tenin örttüğü kaslar ve iç organlar arasındaki ilişkiye taşınmış oldu böylelikle. 

Bidloo’nun yazdığı bu kitabı ressam Gérard de Lairesse resimlemişti. Her ne kadar dönemin ressamları ve hekimleri yararsız ve gereksiz bulsalar da barok erotizminin doruklarından birini temsil ediyor bu çizimler. Barok erotizminin bir başka doruk noktası olan Bernini’nin Azize Teresa heykelinde bir dış giysi esrime halindeki azizenin bedeni tamamen örterken, Lairesse’nin çizimlerinde ise tenden giysiler bu kez iç organları örtmektedir. Bernini’de giysi sanki bedenin bir parçasıymış, canlıymış gibi kendini kıvrımlarla çoğaltırken, Lairesse’de ten muhteşem bir giysi olarak kendini gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında Lairesse’nin çizimleri Bernini’nin Azize’sinin tam bir muadilini oluşturuyor. Aslında her iki durumda da öznenin iptal edildiği görüyoruz; Bernini’de bu, bedenin esrimesiyle gerçekleşirken, Lairesse’de ise ölüm öznenin iptaline yol açıyor.

Bidloo’nun kitabındaki kadavra çizimlerinde örtü ile çıplaklık, yaşam ile ölüm arasında kurulan bu erotik geçişlerde bedenin çürümesine ya da parçalanmasına dair hiçbir iz yok. İç organlar, bedenin dış yüzeyindeki kavisli göğüsler ve kalçalar kadar güzel görünüyorlar. Burada artık pürüzsüz deri, bedenin yine pürüzsüz ve parlak iç yüzeylerini bir giysi gibi örtüyor. Özenle kıvrılıp kenara çekilmiş derinin alt yüzeyi bile tertemiz ve kansız; deri, bir süeti ya da kadifeyi andırıyor.

BİR GİYSİ OLARAK TEN  
18. yüzyılın ilk yarısında yaşamış, anatomi çizimleriyle tanınan sanatçılardan biri de Jacques Gautier d’Agoty’dir. Lairesse’den farklı olarak tasvirlerinde ölü bedenlere değil, canlı gibi görünen, canlı gibi poz veren insan bedenlerine anatomik müdahalelerde bulunuyor. Sırt derisi yüzülmüş ve altında kasları ve kaburgaları görünen kadın tasviri, bu anatomik müdahale olmasa da sıradan bir nü resminden hiç farklı durmuyor. Sunduğu bu erotik pozla erkek bakışının hazzına hitap ediyor haliyle. Açılmış sırt kasları ve derisinden oluşan kanat şeklindeki uzantılardan dolayı sürrealistler bu resimdeki kadına “anatomik melek” adını takmışlar. Burada da tenin bir giysiye dönüştüğünü, gizlediği bedenin iç kısımlarını açığa çıkarmak için kesilerek kenara çekildiğini görüyoruz. Bir giysi olarak ten ile iç organlar arasındaki erotik gerilim burada da kendini belli ediyor.

Tenin giysiye dönüşmesi bir kriz kültürü olan Barok dönemde başlıyor tam anlamıyla. Günümüzde ise tenin bir giysiye dönüşmesinin yanı sıra, tıpkı bir giysi gibi çıkarılıp atılabildiğine (bkz. Michael Jackson) tanıklık ediyoruz. Italo Calvino’nun ‘Görünmez Kentler’ kitabında anlattığı bir kent geliyor aklıma. “Ersilia’da yaşayanlar kentin yaşamını ayakta tutan bağları belirlemek için evlerinin köşeleri arasına, renkleri akrabalık, takas, otorite, temsil ilişkilerine göre değişen…. ipler gererler. İpler artık aralarından geçilemeyecek kadar çoğaldığında çekip giderler.” (s. 84) Terk edilmiş bir kentten geriye, boş mekânı bir örümcek ağı gibi dolduran toplumsal ilişkilerin izleri, ipleri kalıyor Ersilia’da. Herhalde bizim kentlerimiz terk edilse, geriye kalan tek şey, deri değiştiren bireylerden arta kalan, içleri boş, kuru deriler olacak.



Etiketler: kültür sanat