01/07/2010 | Yazar: Rahmi Öğdül

Body Worlds sergisinden geçen hafta söz etmiştim; biyo-politik iktidarın bir şovu olan bu sergide gözden kaçan bir ayrıntıya, sanat ile tıp arasındaki ilişkiye değinmek i

Body Worlds sergisinden geçen hafta söz etmiştim; biyo-politik iktidarın bir şovu olan bu sergide gözden kaçan bir ayrıntıya, sanat ile tıp arasındaki ilişkiye değinmek istiyorum bu yazıda. Sergide yer alan bir posterde izlenimci sanatçılardan Claude Monet ve Edgar Degas’nın görme bozuklukları nedeniyle, izlenimci olarak adlandırılan ve akademik resimden tam bir kopuşa yol açan resimler ürettikleri, tıbbi gerekçelere dayandırılarak açıklanıyor. Tıbbın sanat ile ilişkisi yeni bir şey değil; bir norm koyucu ve bilme iktidarı olarak tıp hayatın her alanını düzene sokmaya, disipline etmeye çalışıyor. Özellikle 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında çok ünlü olan ve tıp eğitimi görmüş sanat eleştirmeni Max Nordau’nun da tıbbi bilgilerini sanata uygulayarak, dönemin sosyal Darwinci görüşleri bağlamında yapıtlar ürettiği, bu doğrultuda sanata ve sanatçıya çeki düzen vermeye çalıştığı biliniyor. Bu arada, Nordau’nun, ırkçı düşünceleriyle modern mimarlığı ve dolayısıyla modern hayatı etkilemiş olan Lombroso’nun öğrencisi olduğunu hatırlamakta da fayda var. Bu adamlar sadece bireylerin değil, tüm toplumların evrimsel aşamalardan geçtiğine inanıyorlardı. Bireyler ve türler için olduğu gibi kültürler için de sürüngen evreler vardı; kültürler de balık evresinden geçerek memeli evresine ve sonunda da tamamen insana, yani tam bir olgunluk evresine ulaşacaklardı. Bu arada doğasında bulunan bir gerileme (atavistik bir özellik) nedeniyle birey, tür ya da toplum pekâlâ gerileyebilirdi. İşte Nordau da bu evrimsel gerilemeleri sanatçının bedeninde ve yapıtında tespit ederek, toplumsal soysuzlaşmanın önüne geçmeye çalışmıştı.

MODERNİZM BAŞLARKEN
İzlenimcilik batı sanatında önemli kırılma noktalarından biri; daha sonraki yeni gelişimlere kapı aralamıştı. İzlenimci ressam doğayı ve nesneleri başka türlü duyumsamış ve bu duyumsamayı tuvaline aktarırken yeni teknikler, yeni üsluplar geliştirmiştir. Kapalı stüdyolarında, bildik ilkelerle çalışan akademik ressamın kuralcı, çizgisel perspektife dayalı resminden kopan izlenimci ressam, tuvali açık havada gerçekleştirilen bir deney düzlemine çevirmiştir. Doğanın ortasında, açık havada çalışan izlenimci, tüm doğal kuvvetlerin bedeni üzerinde yarattığı anlık izlenimleri tuvale aktarırken yeni bir dil geliştirmiştir; bu dil, nesneye dışarıdan bakan, nesneyle kendisi arasında mesafe koyan bir dil değil, bilakis içeriden, kuvvetlerle birlikte iş gören, yaşamın içinden enlemesine geçen, yaşamla birlikte devinen bir dildir.

YENİ BİR GÖRME
Oysa, dönemin en çok sözü dinlenen sanat eleştirmeni Max Nordau (1849-1923) açısından izlenimci resimler soysuzlaşmanın örnekleriydi. Lombroso’nun ırkçı savlarını daha da ayrıntılandıran Nordau, ilgisini sanata ve sanatçılara yöneltmişti. Resimdeki yozlaşmanın başlıca sorumlusu olarak izlenimcilik akımını görüyordu. Özellikle izlenimci ressamlar bedenlerindeki atavistik karakterler yüzünden yoz resimler yapıyorlardı Nordau’ya göre; yoz bedene sahip sanatçılar, yozlaşmış bir hayatı tasvir ederek çoğaltıyor, yozlaşmanın toplum içinde yayılmasına katkıda bulunuyorlardı. Görme bozukluklarından mustarip olan izlenimciler doğayı tuvallerine bozarak aktarıyorlar ve bu görüntünün gerçek doğa tasviri olduğuna bizleri ikna etmeye çalışıyorlardı. Nordau izlenimci ressamlardaki bu göz hastalığını nistagmus (göz titremi) olarak teşhis etmişti; atavistik bir özellik olan bu görme bozukluğu nedeniyle dejenere sanatçı aslında doğanın görüngülerini titrek, kıpır kıpır, keskin hatlardan yoksun olarak algılıyordu. Nordau’ya göre bu durum Claude Monet ve Georges Seurat gibi izlenimci ressamlar için geçerliydi.

Max Nordau Budapeşte’de doğdu, Paris’te tıp okudu ve kitaplarını Almanca yazdı. Bugün hiç kimse onu bir sanat eleştirmeni olarak tanımasa da 1883’ten Birinci Dünya Savaşı’na dek süren dönemde gazeteci, düşünür, romancı, sosyal kuramcı ve öncü bir Siyonist olarak dünya çapında ün kazanmıştı. Bizde de Osmanlı aydınlarının pek çoğunu etkilediği biliniyor; Baha Tevfik ve Cemil Meriç Nordau’dan etkilenenler arasındadır. En önemli kitabı olan ‘Dejenerasyon/Soysuzlaşma’ (1892) Fransız yazınındaki Baudelaire, Verlaine, Mallarmé gibi dekadan olarak tanımladığı yazarlara ve onların İngiliz ve Alman müttefiklerine saldırmıştı. ‘Sanat ve Sanatçı Üzerine’ (1907) başlıklı kitabında ise dönemin sanatçılarına yönelttiği eleştirilerin yer aldığı denemelerini toplamıştı.

Nordau pek çok sanatçı ve entelektüelin başına bela olan soysuzlaştırıcı, dejenere edici bir hastalık daha keşfetmişti: Erotomani. Bu hastalık, beynin medulla oblongata denilen bölgesi ve omuriliğin kusurlu olması yüzünden gelişiyordu. Bu hastalıktan mustarip olanlar, aslında cinsellikle alakası bulunmayan her türlü görüntüye ve uyarana cinsel anlamlar yüklüyorlardı. Modern sanatta ve edebiyatta erotomaninin çok yaygın olduğu keşfediyor ve bu tür yapıtları ve onları üreten sanatçı ve edebiyatçıları soysuz olarak damgalıyordu. Örneğin Şair Paul Verlaine’nin hem fiziksel görünüşünde atavistik özellikler tespit ediyor ve hem de bu atavistik bedenin ürettiği ürünlerde bu yozlaşmanın semptomlarını keşfedebiliyordu. Keza heykeltıraş Auguste Rodin de erotomaninin esiriydi; evrimsel olarak atavistik özellikler taşıyan bedenler üretiyor ve bunlara cinsel anlamlar yüklüyordu, insan türünü geriletecek atavistik özellikler taşıyan bireyleri cinsel açıdan arzulanır hale getiriyordu.

Günümüzde politik iktidarla içe içe geçen tıp, hayatın her alanını düzene sokucu ve disipline edici bir bilme iktidarı olarak bedene ve topluma normlar dayatıyor; ne var ki bu normlardan saptıkça, ana yoldan yürümek yerine ara yollara yöneldikçe, hayatın zenginleştiğini görüyoruz. Tıpkı izlenimciler gibi yeni bir görme biçimini ve yeni bir yaşamı norm içinde kalarak değil, normu ihlal ettikçe keşfedeceğimizi biliyoruz.



Etiketler: kültür sanat