29/12/2022 | Yazar: Yasemin Öz

İlk yola çıktığımızda tek ittifakımız, kendimizden başka yol arkadaşımız yoktu. Sıfırdan milyonları inşa etti LGBTİ+ hareketi. Şimdi milyonlara karşı duran, küresel insan hakları standartlarının geldiği noktayı görmeyen, küresel gelişmelerin aksi yönünde harekete eden ve oldukça yalnız bu marjinal ve azınlık muhafazakâr akla karşı, söyleme devam etme zamanı.

Yeniden başlarken Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Fotoğraf: Sendika.org Arşivi / csgorselarsiv.org

LGBTİ+lara yönelik kamu otoriteleri tarafından artan hedef gösterme, doğrudan kamu politikasına dönüşen nefret suçları ve ayrımcılığın sonucu olarak; LGBTİ+lara yönelik kamu kurumları ve personelince gerçekleştirilen hak ihlallerinin, önceki yıllara kıyasla iki kattan fazla artış olarak yansıdığı bu dönemde; LGBTİ+ların insan hakları ile temel hak ve özgürlükleri konusunda LGBTİ+ kapsayıcı söyleme ihtiyaç da daha hayati hale geldi.

Söylemin ilk yararı elbette bu ihlalleri tespit, işaret ve ifşa ederek kayıt altına almaktır. Söylem, sözü yayıp yaşadığını görünür kılarak, ittifak yaratmanın da aracıdır.  Kaos GL’nin bir fanzin olarak ortaya çıkıp, dünyada dahi nadir örneği bulunur şekilde, 28 yıllık kesintisiz LGBTİ+ dergi çıkarmakla başladığı yolculuğu, dijital dünyadaki gelişim ve LGBTİ+ duyarlı habercilik eğitimleri ile kurduğu muhabir ağlarıyla, LGBTİ+ dijital haberciliğe taşıması ve LGBTİ+ habercilik konusunda ülkede yegâne başvuru kaynağı oluşturması da bu nedenledir.

Kaos GL’nin LGBTİ+ politika ve örgütlenme için öncelikle söylem üretme yöntemini seçerek çıktığı bu isabetli yolculukta, başlangıç noktamız Türkiye’de LGBTİ+ örgütlenmenin olmadığı, transfobi ve homofobinin bırakalım sorun teşkil etmeyi, “norm” kabul edildiği bir abluka altında, tekil dağınıklıkta birer birer yaşamları paramparça edilen LGBTİ+ları, söylem çatısında buluşturarak, hep birlikte ayakta kalacağımız bir politik hat inşası hedefi vardı.

Bu hedefle önce hak örgütleri, barolar, üniversiteler, sendikalarla ittifak kurma yöntemimiz, LGBTİ+ haklarında zaman içerisinde küresel kazanımların da etkisinden yararlanarak, dijitalleşen çağda hızla toplumsal muhalif, liberal tüm kesimlerle buluşur hale geldi. LGBTİ+ların solcu/liberal kesimlerle gerçekleştirdiği ittifak; 2013 yılında Gezi Direnişi sırasında İstiklal Caddesi’ndeki LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’ne 100.000 kişinin katılmasıyla, görünmezlik ve inkârla karartılmaya çalışılan tarihçesinden sıyrılıp, toplumsal bir güce dönüşüm yaratma kudretine evrilmiş olduğunu göstermiş oldu. Söylemi eylem, eylemi dönüşüm kıldı!

Artık LGBTİ+ların görünmezlik ve inkârla, ceylan postunda avcılarca avlanan tekil bir yalnızlık içinde “halledilemeyecekleri” açıktı. Her siyaset muhalefetini de getirir. Fizik biliminin ana ilkelerinden biri ve Newton’ın üçüncü kanunu; “Her etkiye karşı bir tepki vardır/To every action there is a reaction”! Veya “Her etkiye karşı eşit ve karşıt bir tepki vardır/For every action, there is an equal an opposite reaction”!

Sanırız ki fizik kuralları, bilim ve mekaniği; sosyal ve toplumsal durumlar ve duygulara yansımaz. Oysa var olan her şey var oluşun sınırları ve ilkelerinde harekete eder. Her iktidarın bir muhalefeti olması kaçınılmazdır! İktidar sertleştikçe, muhalefet yükselir; muhalefet yükseldikçe, iktidar sertleşir. Eğer ortada esnek olmayan, otoriter ve hiyerarşik bir sistem varsa. Bu sistemin adı bazen demokrasi adı altında vekaleten seçilmiş, elitist, halktan kopuk, rantçı ve yozlaşmış vekillerden oluşan parlamenter cumhuriyet rejimidir, bazen de rejim koruma adı altında her türlü temel hak ve özgürlük ile insan haklarının ortadan kalktığı ve Polit Büro’nun zalimliğinde ezilen yoldaş işçilerin proleterya (!) diktatörlüğü. Ezen ve ezilenin değişmediği karşıt rejim uçlarıdır bunlar güya!

Bir de sosyal demokrat, liberal, hak ve özgürlük savunucusu Batı ve Kuzey Avrupa ile Kuzey Amerika ülkeleri vardır. Küresel insan hakları gelişimi, bu ülkelerin ve en çok da sömürdüklerinin itirazıyla gelişmiştir. Refahtır ve kalkınmıştır çünkü emperyalist, kapitalisttir.

Her etkiye bir tepki vardır. Ve herkes bir gün ne ettiyse onun faturasını öder! Minimal kişisel yaşamda da, devletler düzeyinde de işler fizik kuralları! Sanmayın ki bazen kazandık sanmazlar. Bazıları sanır ahlaksız ve onursuz alçak kötücüllük yanına kaldı. Oysa o kadar korkar ki kötülüğünün yarattığı “düşman”dan, gecesi de gündüzü de huzur değildir. Hep huzursuz bir çatışması vardır hayatla. Çoktan yenilmiştir bile. Ve kendi yenilgisini en iyi kendi sezer. Yenilgi korkusunun saldırganlığıyla geçer her an.

Bazısı sanır ki 1-0 yenik geldi ve yenildi. Çünkü fırsat eşitliği ve adalet görmeden doğduğu dünya ona pek bir şey vermemiştir. Şansı bile yoktur çünkü çoğunlukla. O hep ağlar, drama queen’dir. Hep kendi haklıdır, herkes ona kötülük etmiş, hakkını gasp etmiştir. Öfke doludur hayata ve kusar öfkeyi, her saniye “düşman”ına benzerken. Daimî kurban ve mağdur odur ama hayatında yaşadığı tek şeyi bile seçmemiştir. Hiçbir sorumluluğu yoktur olan bitende. Asla aktör değildir hayatında. Gasp edilen tüm hakkını bütüncül ve kendini kavuran bir öfkeyle her saniye ne görse savaşıp geri almaktır tüm derdi. Herkese ve her şeye saldırır. Saniyede kavga eder. Trafikte, lokantada, evde.  Aynada hepsi aynı surettir oysa. Öfkesiyle yaralanan da en çok kendisi, bol hasar bırakırken dünyaya. Bildiğimiz faildir o, kendini hep mağdur ilan eden.

Bugünün Twitter’ının herkesin kendi öfke hikayesini kustuğu arenasına bakalım. Tatmin olur mu o öfke, her gün yenisi yaratılan tüm “düşman”ların alaşağı edilmesi mümkün olmayacak kadar kısa hayatta? Bazıları huzursuz doğar, huzursuz ölür yanlış hayatlarda. Hani şu meşhur söz; “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” Çünkü kimse onu sevmediği için kendini de, başkasını da sevmemeyi öğrenmiştir. Oysa o kadar kendi mesafesindedir ki çözüm; hayat adil olmasa da derin nefes alıp, olan anlamda başka yolda gitmek, her koşulda.

Ha, demiyorum ki asgari ücretle geçinmeye kalkana ne hadsiz şeyler anlatmıyorum! İbnelere, gacılara, lubunyalara, lezzolara, translara, işçilere, yoksullara, eğitimsizlere, kadınlara, “ev hanım”larına (ev işçisi!), başörtülülere, Alevilere, Romanlara, Kürtlere, Ermenilere, Yahudilere; hayatın tüm tükürdüklerine (Kristeva’nın tabiriyle “abject”lere) ahkam kesip yargı dağıtmak haddim değil elbette. Tükürülenleri en iyi anlatanlardan Bukowski gibi gitmek de mümkündür yolu, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı için. Birleşip itiraz edersek işte diyorum. İşte Kaos GL bu ittifak düşüdür! Kolektif bir itiraz düşüdür, düşmanlaştırmadan ve benzemeden!

Çünkü nadiren de olsa sisteme itiraz edip o yoldan gitmeyenler çıkar. Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed, Buda, Galileo, Da Vinci, Newton, Einstein, Gandhi, Mandela, Martin Luther King, Malcoml X, Abraham Lincoln, Che Guevera, Mirabel kardeşler, Mustafa Kemal, Deniz Gezmiş, Rosa Luxemburg, Rosa Parks, Olympe de Gouges, Emma Goldman, Bell Hooks, Kate Milliett, Simone de Beauvoir, Virginia Woolf, Emily Davison, Hannah Arendt, Nezihe Muhiddin, Şirin Tekeli, Pınar Selek gibi…

Az değildir onlar. Her yer karanlıkken parlar, kitlelere çıkış olurlar. Sayıca az ama yol olarak doğrudurlar. Çoğu ya idam edilmiş ya cezaevi görmüş ya da sivil ölüme mahkûm edilmiştir kaba, zalim ve cahil gaddarlarca! Onları bugünden yargılamak kolay. Kendi devirlerinde bir çıkış aramışlardır insan soyuna! Hem de acıklı çoğunluğa rağmen. Feda etmişlerdir kendilerini bu uğurda. Hani inanç insanı, dava insanı gibi. “Somut koşulların, somut tahlili!”. Böyle der diyalektik. Bugünden dün yargılanmaz. Mutlaka hata etmişlerdir. İnsan ne de olsa! Mutlaka aynı değilizdir, aynı bakmayız. Her insan ayrı ve eşsizdir çünkü. İnsanlık tarihi ne kilise engizisyonunu ne Hitler, Mussolini; Pinochet, Trujillo  gibi faşist diktatörleri kendinden kabul etmiştir ama. Tarihi direnenler yazmıştır ve öyle de olacaktır!

Butler’ın tabiriyle “Yası tutulmaya gerek olmayanlar” her yerde aynıdır! Bundandır ki, en karşıt konumda siyaset yapan Katolik Vatikan, Ortodoks Rusya, Yahudi İsrail, Afrika, Ortadoğu ve Asya’nın Müslüman ülkeleri ve Doğu Avrupa; kadın ve LGBTİ+ karşıtı siyasette gerek iç gerekse devletler üstü dış politikada birleşip aynı oyu kullanırlar! Bu gerçeğin resmidir. Çıplak gerçek.

Ama mutlak değil. Bu savaşçı, militarist, kabileci, kavimci ve milliyetçi, hiyerarşik, ataerkil göç eden ve yerleşik topluluklar; 5.000 yıllık insanlık tarihinin ne her evresinde ne de her yerinde mutlak bir formatta tezahür etmiştir. Tarih beyaz ve hükümran erkek tarafından tahrif edilmiştir ki, biz kendimizi sonsuz bir açmazda sanalım. Anaerkil toplum tarihçesi ataerkil, tek Tanrılı İbrahimi dinlerin yorumları ile karartılmış ve erkek kutsallaştırılmıştır. Hz. Muhammed’in Hz. Ayşe ile 9 yaşında evlendiği yalanı, yüzlerce yıl sonra erkeklerin uydurmasıdır[1]. Erkeğe hizmet edecek her gerçek örtülmüştür. Da Vinci Şifresi’nde Dan Brown Hristiyanlık tarihi ve İsa’nın soyunu tartışmaya açar. Kabe’deki Hacer-ül Esved taşı (ki dünya dışı bir gök taşı olduğu düşünülmektedir) İslamiyet öncesi dönemde bereket tanrıçası El-Lat’ın (Batı Anadolu’da bereket tanrıçası Kibele) sembolüdür. Tanrıça El-Lat’ın diğer isimleri Al Laht, Allat, Allatu, Alilat’tır! Kalanı ancak dilbilimciler yorumlar ama kulağınıza hangi kelimeyi çağrıştırıyor? Bu konuyu sonra konuşuruz ama velhasıl bildiğimiz pek çok şey gerçek değildir.

Toplumsal güç haline gelen LGBTİ+ların bu güçlenmesi ve başarısının, LGBTİ+ karşıtı muhafazakâr hareketi de devinime geçireceği bu yüzden açıktı. Batıdan ithal yöntemlerle LGBTİ+ karşıtı mitingler düzenlemekten tutalım da, LGBTİ+lara karşı Anayasa değişikliğine, Onur Yürüyüşü ve LGBTİ+ tüm ekinlikleri süresiz yasaklamaktan tutalım da, RTÜK tarafından LGBTİ+ karşıtı kamu spotları yayınlanmasına kadar; kamunun elindeki tüm güç, hukuk çiğnenerek LGBTİ+lar aleyhine dolaşıma sokuldu.

Kamu gücü geçici de olsa LGBTİ+ karşıtı muhafazakâr siyasetin kullanımında. Ancak, hiçbir varlığın mutlak olmadığı yaşamda; sandıkla halka hizmet için geçici görev tevdi edilmiş devletin memurları toplumların kaderini ne denli isteseler tayin edemezler. İktidar Kürtleri halktan kabul etmez; halkın oyuyla seçilmiş Kürt siyasetçiler hukuka aykırı olarak cezaevinde. Halktan kabul edilmeyip terörist ilan edilen aktivist, gazeteci, yazar, akademisyen, entelektüel ve muhalifler cezaevinde. Ermeniler halk değil, kadınlar ve çocuklar halk değil, LGBTİ+lar halk değil. Tüm halk kriminalize edilmiş durumda.

Halk kim? Tarikatlar mı? Nüfusun %10’u etmeyen müritler mi? Biz % 90’ız. Peki, bize ne yapmayı planlıyorlar? Ülkeden sürmek mi, imha etmek mi, cezaevine tıkmak mı? Ama bu nüfusa ne polis yeter ne mahkeme ne cezaevi! Devletin ve toprağın sahibi kimdir? Çiftçidir, işçidir, köylüdür, memurdur, tüccar ve esnaftır, beyaz yakalıdır, “ev hanımı”dır… Halk bu çoğulluk ve çoğunluktur.  O yüzden devletin memuru halkı yok sayamaz. LGBTİ+lar halktır!

İlk yola çıktığımızda tek ittifakımız, kendimizden başka yol arkadaşımız yoktu. Sıfırdan milyonları inşa etti LGBTİ+ hareketi. Şimdi milyonlara karşı duran, küresel insan hakları standartlarının geldiği noktayı görmeyen, küresel gelişmelerin aksi yönünde harekete eden ve oldukça yalnız bu marjinal ve azınlık muhafazakâr akla karşı, söyleme devam etme zamanı.

Şirin Tekeli’nin dediği gibi; “21. yüzyıl kadınların yüzyılı olacak”! Dünyada değişmeyen az şey vardır; biri de zamanın hareketi! Zaman/mekan düzleminde 365 gün hareket eder zaman! Kehanet doğruysa belki “Bina ve zinanın arttığı ve eşcinselliğin çoğaldığı” kıyamet, bir ceza değil, belki şehirleşmenin getirdiği ve insanlığın eskiyi kapatıp yeni bir evrime geçtiği bir tür “hasat” mevsimini anlatıyordur. Her şeye kuşkucu bakarım. Kuşku ve soru olmadan, tabu ve katı bakışla ne dönüşüm olur ne de esneyip zenginleşme imkânı. Bana olacak olan her neyse kurtuluşu hatırlatıyor. 5.000 yıllık ataerkil zehirden arınmayı. İnsanlığın bilge aklının binlerce yıldır ektiği tohumun hasadını.

Şimdi bizim zamanımız. Kaçınılmaz olan bu. Dijital çağda, neredeyse en ücra eve bile bilgi ulaşır ve her evden her eve bağlanma kanalı varken ve insanın ortak aklı ve kolektif birleşimi hiç erişmediği bir imkana ilk defa kavuşmuşken hem manipülasyon çok mümkün hem de birleşip kolektif akma. Saat durdurulamaz. Saat geldi. Artık geri dönüş yok. Görülmemiş bir hızda akacak her şey. Tıpkı anlık mesajlaşma grupları, sosyal medya timeline’ları gibi. Hayatlar birbirine karışacak biz izleyemezken. O kadar baş döndürücü gelecek değişim, aklımız almayacak.

Peki biz şimdi ne yapacağız? Son bir gayret elbette. Emma Goldman, Virginia Woolf, Simone de Beauvoir, Rosa Lüksemburg, Proudhon, Arendt, Foucault, Judith Butler, Bakunin vs aklı gelmeyen dünyada şifa ve çare olamayacağını görüyorum. Bunlardan süzüp kendine varmadıkça insanlık, çıkış yok. İktidar, hiyerarşi, ezme ve ezilme ilişkisi sürdükçe olmaz. Tek çıkış sol siyaset.

27 yıllık LGBTİ+ aktivistliğimin bu noktasında; hayattan biriktirdiklerimi yazı dizileri ile aktarabilirim fikri, işte bu ortamda çıktı. Elbette yazar değilim. Adımı bırakmak gibi anlamsız bir hedef de rasyonel gelmez bana. Motive bile etmez. Mezarda ne göreceğim ki, dönüşü olmayan yol. Dünya kalanlara emanet. Ne yazabilirim ki ben diye düşündüm on yıllarca. Yazma tutkuma rağmen. Bir derdim vardı hayata söyleyecek. Politika yapmam lazımdı, çarka razı olmadığım için. Şu güzelim dünyada sefil varlıkların gözüyle kendimi izleyip, canım çok yandığı için. Parçalarımı koparmaya kalktıkları, ruhum sevgilerle kendini onardığı için. Kaos GL ile kendimi kalbimin gözüyle izlemeyi öğrendiğim için. Sivil toplum ve insan hakları avukatlığında koşabileceğim kadar koştum. Sistemi bozuk düzende her derde deva olmak, olmayan kaynak ve insanla sivil topluma kaldı. Yetişemedik, çatladık, tükendik. Düştük, hata yaptık, kendimizden vazgeçtik, kalktık, yola devam ettik. Ama hiç yalnız kalmadık. Bizden önce 5.000 yıl yaşamışların gücüyle. Yanı başımızdakinin eliyle. Hiç yalnız değildik. Cadılar bizi korudu!

Dünya kıymetli bir yer. Gökyüzü, bulutu, yağmuru, karı, şimşeği, ağaçları, bitkileri, çiçekleri, hayvanları, insanı, ırmağı, denizi. Çok devrim görmüş. İbrahimi dinlerden başlayıp, Budistlere, İspanya iç Savaşı anarşistlerinden Gezi Direnişine, Wall Street isyanlarından, Stonewall Inn isyanı ve 68 kuşağına! Pir Sultan Abdal’lardan Dersim isyanına anarşi kültürüne, Mevlâna, Şems, Hacı Bektaş ve Yunus’un mistik felsefelerine yüzlerce yıl önce ermiştir Anadolu ise. Bizden olmaz sanmayın!

Tolstoy, Dostoyevki, Balzac, Tolkien, Kafka, Joyce’tan sonra yazacak ne kalmıştı dünyada? Kim yazabilirdi insanı o kadar? Yaşanmamış duygu var mıydı mesela? Hep aynı duyguda hiç dönüşmeden yaşamamış mıydı insan? Teknolojik ilerleme dışında bilişsel olarak ne katabilmişti ki kendine? Beyhude şeyler için kısa değil mi ömür? Neden yazayım? Kutusu açılmamış felsefe mi kaldı? Benim ne sözüm olabilir ki?

Yazmaya iten iki şey oldu beni. Giderek celladına benzeyen sivil toplumun anlık ve kısa iletişime kendini hapsedişi. Emojiler akan anlık ileti grupları. Sözün olmaması. Derinlikli, felsefi, politik konuşmanın bitmesi. Sosyal medyada kimse hayatının gerçeğine dokunamazken, sanal bir gerçek dışı hayatın akması. Üstüne üstlük kendi tek gerçek paylaşmazken, gördüğü diğer hayatların hikayesine inanılması. Nasıl büyük bir yalanın içinde giderek yozlaştı insan! Kendini bile isteye kandırdı! Yeni manipülasyon ve dezenformasyon dünyasına hoş geldik! Oysa devrim bile çıkardı sanal alemden, biz yine bu çağın kilisesi, o imkânı ziyan ettik!

Kendime “Haymatlos” derim. Hiçbir ülke vatandaşı olmayanların uluslararası hukuk tanımı! Velhasıl dijital dünyaya da vatandaşlığım kabul edilmedi! Zaten de niyetim yoktu bir vatandaşlığa.

Benden yazar olmaz ama dünyaya kalıcı bırakmak lazım deneyimden süzüp teorize ettiğimiz, teoriyi eylem, eylemi dönüşüm kıldığımız hikayemizi, politik perspektifimizi. Politik alanı düşünsel besleme denemesi. Ama en çok çocuklar için yazmak istedim. “Ben de çok yalnızdım, korkmayın, alın hayatını ellerinden” demek için. Bir çocuk daha benim gibi yalnız kalmasın diye…

Ne verebilirim dedim. Benim hikayemde yoksulluk, ıssızlık, dışlanma, yalıtılmışlık, dostluk, sevgi, dayanışma, kolektif hareket etme, tek başına ve bireysel direnme, neşe bulursunuz. Bende de fazlası yok. Bu kadar biriktirebildim. Bu yazılar bir sözlü tarihçe çalışması. Dünyayı anarşist, feminist bir kuir gözünden izlerken; sanatta, edebiyatta, siyasette, hayatta, gezide, insanda gördüğüm.

Yazı dizileri temalarımı da ilk etapta güncele dokunmak ve geleceği kurduğu açık olan feminist ile LGBTİ+ hareketinin bugünün toplumunda ne yarattığına bakmak için “LGBTİ+ Aileler”, “Yeryüzünden Masallar”, “Diziler Bize Ne Söyler?” ve “Güncelde Olan” olarak planladım. Yolda buluşmak üzere…

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: insan hakları, yaşam, din/inanç, tarihimizden
nefret