12/01/2023 | Yazar: Yasemin Öz

Yasemin Öz, Konur Sokak ve Engürü Kahvesi'ndeki öğrenciliğini yazdı: Bir zamanlar biz de gençtik, LGBTİ+ hareketi kurmaya çalışırken boyumuza bakmadan! Boyumuzu aştık bence, insan kendini aşınca insan zaten!

Yeryüzünden masallar – Adalet dediğin… Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Kafka, James Joyce, Dublin, Ankara, Engürü Kahvesi, Venedik, Uşak, Erendiz Atasü, Mirabel kardeşler ve Pınar Selek’e…

James Joyce ve Dublin…

James Joyce ile üniversitede, pek çok yazarı ondan tanıdığım gibi, Erdem tanıştırmıştı. Bir heyecan aldığım ve hala kitaplığımın en sevdiğim yerinde duran Yapı Kredi Yayınları’nın şahane baskısı Ulysses’i okudum ama ağır, ağdalı, derin felsefe, sorgu ve mitolojik öğe içeren, edebi değeri yüksek kitabı anlamayıp aptalım diye moralim bozuldu. Levent ve Erdem kitabı anlıyor ve bir güzel konuşuyorlardı üstüne Engürü’de çünkü. Kitap değiş tokuş ederdik onlarla, annem ne kadar kitap almak istiyorsam hepsi için ayrı para gönderse de öğrenci harçlığıyla malum, aynı anda okuyabileceğim kadar toplu kitap alıyordum en merak ettiklerimi sıralayarak, bitirince yeni bir parti alıyordum. O anda okumadıklarımdan istediklerini de Erdem ve Levent okuyor, ben de onların kitaplarını, komün okuma yapıyorduk.

Levent sonra bana Dublinlileri tavsiye etti. Biraz anladım Joyce’u ama bana yetmedi. “Mitoloji bilmek lazım Joyce anlamak için” dedi Levent. Başladım mitoloji okumaya! İlla da anlayacağım!

Joyce’u anladım diyemem. Ama dünyanın en sade diliyle İrlanda yoksulluğunu, patatesten başka yiyecek bir şeyi olmayan, onu da bulamayan yoksul bir İrlanda’lı ailenin ABD’ye umut yolculuğunu anlatan Frank McCourt’un Angela’nın Küllerini çok iyi anladım ve kalbime koydum.

İki kere gittim Dublin’e sonra. Sıcak kanlı, konuşkan, her gördüğü yabancıyla sohbet eden, buz gibi soğukta Avrupa duygusuzluğunu hiç taşımayan, neşeli ve sarhoş Dublinliler, dünyadaki beraber en eğlendiğim kültür oldu.

Buz gibi havada sokakta yaşayan binlerce insan ile hala aynı yoksulluktaki Dublin’in acısı, aynı zaman diliminde evinde yaşama ve ısınma şansına sahip kalbimden gitmez. Dublinlilleri aldım Dublin’den, çok güzel bir baskı. Türkçesini anlamadığımın İngilizcesini anlayacağımdan değil . Kitaplığımda sihiri dursun diye.

Joyce’u anlamadım. Emeklilik görürsem tekrar okumak için bekletiyorum. Belki anlarım şimdiki hayat bilgimle. Ama “Kaçtığını sanırsın ve kendine çarparsın” ne demek hayat bilgimle öğrendim. 21 yaşımda Kaos GL’ye gidene kadar kabullenmediğim eşcinselliğim, korkularım ve yaralarımla kendimden kaçarak öğrendim. O gün bugün kendimden kaçmadan, düşe kalka, hatalarım ve eksiklerimi fark edip düzelterek, kendimi emek verip sevmeyi öğrendiğim gibi

Erendiz Atasü…

Kafka, Virgina Woolf, Vişne’nin Cinsiyeti, Sana Gül Bahçesi Vaat Etmedim, Erendiz Atasü, feminizm ve kuir okumalarla da tanıştım fakülte arkadaşlarım Erdem ve Levent ile Kaos GL’deki lezbiyen/biseksüel feminist arkadaşlarım sayesinde. Erendiz Atasü’nün kızı Reyhan en yakın arkadaşlarımdan oldu sonra. Engürü’ye gelmeye başladı. Erendiz teyzem oldu sonra. Her yılbaşı fırında pişirdiği hindi, iç pilav ve şarapla evinde misafir ederdi beni. Anneannemin bilgeliği, sevgisi, şefkati, hayat bilgisi, koruma güdüsü, üstüne derin entelektüel bir kadınlık sorgusu ve içten, sahici, çarpıcı, derinleri sorma cesareti vardı. Her kitabı gündelik hayatın her yerindeki kadınların feminizm sorularını içerirdi. Neredeyse her kitabı imzalıdır bende. Öğrenciydim, büyüdüm avukatı oldum. Bana hep çok güvendi, cesaret verdi, motive etti. Anneannem gibiydi işte.

Bir yılbaşı bana bir kitap hediye etti imzalı. Yıl 2009. “Bir Yaşdönümü Rüyası”; Shakespeare’nin “Bir Yaz Gecesi Rüyası” göndermesiyle. Ama çok dişil ve feminist bir gönderme! Bir şey demedi. Kitabı okudum. Kitapta lezbiyen bir karakter, adı Doğa. Bir heyecan bastı beni. “Erendiz teyze lezbiyen bir karakter yazmışsınız!” dedim. Türk edebiyatında bir lezbiyen. Olumsuzlanan değil olumlanan bir halde! Solcu, devrimci, militan, doğa dostu, ateşli bir aktivist. “Senden ilham aldım” dedi! Utandım, kızardım! Ben, feminist bir yazarın elinde bir roman karakteri! Kendime inanamadım!

O kitapta işte Erendiz teyze Doğa’ya mutlu bir son yazmıştı, mücadele ile geçen hayatının hediyesi olarak. Boşanmış ve üç çocuklu bir kadınla huzurlu bir birliktelik! Benden en son çıkacak şey bile değil! Sordum; “Niye böyle bir son yazdınız?” diye. Dedi ki; “Senin için aile çok önemli. Çocukları seviyorsun. Böyle mutlu olursun bence”. 25 yaşındayım, farkında bile değilim ailenin benim için önemli olduğunu. O denli yabancı ve şaşırtıcı geliyor söyledikleri. O sıra tek derdim özgürlük, kendimi inşa edip kimliğimi yaşamak. Çok bağımsız bir birey gibi hissediyorum. Aile, kural, özellikle kimliğime aileden gelecek ret, hiçbiri bana ait olmadığı gibi çok uzak. Ama o derin hayat bilgisiyle kendim bilmediğim kadar beni görmüştü. Çok yıllar sonra anladım.

Konur Sokak ve Engürü Kahvesi

Tek komün hayatımız kitaplar olmadı arkadaşlarımla. Paramız olmadığında çay ve bira paraları da komündü. Çünkü buluşup sohbet için oturacak bir mekân lazım, mekânda da bir şey içmek lazım malum. Günde 2-3 çay paramız var en fazla. Okul çıkışı yurt kapısı kapanış saatine kadar habire çay dayıyor Erdoğan abi Engürü’de. Bizde de para yok. Formül bulmuştuk, her çay getirdiğinde birimiz çay alıp o çay servisini atlatıyorduk! Buna da uyandı tabi!

Nihayet tartıştık bir gün çay içmiyoruz diye, kovdu bizi. Epey gitmedik Engürü’ye. Sakarya’da yer altında dumandan boğulduğumuz solcu bir çay ocağı vardı, Ankara devrimci tayfanın mekânı; Filiz Çay Evi. Epey orada takıldık dumandan ve pis kokudan boğula boğula. Çayı daha ucuzdu, kimse de zorla çay vermiyordu. Sonra tekrar gitmeye başladık Engürü’ye.

İşe girince çay paramız oldu. Erdoğan abi bizi sevdi sonra, biz de onu. O zaman gidip şikâyet etmiştik onu kahve sahiplerine ama yüz bulamamıştık. Paçoz öğrenciyiz, adamların derdi para, personellerini korumuşlardı. Bir gün anlattık Erdoğan abiye bizi topluca kovduğunu. Hatırlayamadı, utandı.

Parasızlar her yerden atılır. Para çok kapıyı açar. Çünkü fiyatlı ve ucuzdur dünya. Ben beni parasızken sevenleri sevdim hep. Değerimi benden başka şeyle, hasbelkader aramadan bulduğum statülerimle, ne giydiğimle ölçmeyenleri. Kimseyi de buna göre seçmedim. Ahlaklı ve iyi kalpliyse geldiler, değillerse gidişlerine duygum bile olmadı. Biter çünkü insanda duygu, rezillik gördüyse. Ama Erdoğan abi Engürü’den giderken üzüldük. Çünkü derdi işyeri kurallarına uymaktı, kötülük değil. Belki de o zamanki pek anarşist görünümümüzle hoşlanmamıştı da bizden. Belki üst baş değiştirip avukat olmak gerekti saygı kapısı açmak için! Kötü adam değildi yine de. En fazla kötülüğün sıradanlığındaydı bazen. Nüfus çoğunluğu gibi. Bu kare o günler Engürü bahçesinden. Erdem, Şirin, Levent, Sibel, Cem, İlker. Annemden aşırdığım fotoğraf makinesiyle .

Biz hep komün yaşadık sonra ömür boyu, yaşlandıkça kalabalığa enerjimiz ve sağlığımız yetmeyip, hayatımıza sonradan yeniden eklenen ailelerimiz ve yaşlı bakımı gibi hayat değişiklikleri olsa da. Toplu taşıma kapandıysa paraları birleştirip en yakın eve taksi parasını bölüşüp gider, makarna yiyerek uyurduk ki, hala en sevdiğim yemektir makarna. Yoksulluk veya yoksunluk değildi bizim için. Tek tartışmamız yığılan bulaşıkları kimin yıkayacağı üzerine olurdu. Ev sahibi genelde ben olduğumdan bulaşık hep bana ihale edilirdi. İsyan ettiğimde Şirin yıkardı kadın kotasından, adildi ve kıyamazdı bana. Ama Erdem çok tembeldi. Hepimizden önce yayılır, hiç yıkamazdı bulaşıkları. Nihayet Şirin’le isyan çıkarttık da bir gün, kalktı yıkadı, hayret ettik. Bir de güzel yıkadı. Dedik; “Bundan sonra sen yıkayacaksın”!

Hangi şehre taşınsak bulduk birbirimizi. Bulaşık makineleri de var atık evlerde. Benim Ankara hayatım hiç kesilmedi. O zamanlar paramız olmadığından Kızılay’da ve Sakarya’da takılırdık hep. Nadiren giderdik Tunalı Hilmi, Tunus ve Çankaya’ya. Orta yaşta daha çok Çankaya’da takılır olduk ama ben Kızılay’a giderim hep. Sırf Kızılay’da yürüyorum diye mutluluktan gülümserim. Eve dönmüş gibi. İçimden gülerim; “Yolda kendi kendime gülümsüyorum diye deli olduğumu düşünecekler” hissiyle. Haklılar da, insan kendi kendine niye gülümser yolda? Ürkekse her kalabalıkta, güvende olduğunda gülümser. Ama kim bilir bunu? Hem bilmesinler. Ben mutluyum Kızılay’da. Hep de mutlu oldum. Bana yeter.

Bu bizim evde bir yılbaşı gecesi. Az sonra gay bara gideceğimizden parlak tişört giymişim, yoksa PTT (pijama, terlik, televizyon yılbaşları)! Ben çocukken evimizde iki gün kutlama olurdu. Yılbaşı ve doğum günleri. Kandil, mevlit, Kur’an yoktu! O yüzden ben o günleri kutlamayı sever ve heyecanlanırdım çocukken. Yalnızca ailemle kutlamayı severdim. Şimdi kutladığım gün kalmadı. Her günü anlamlı kılıp mutlu olmak kaldı. Güne gerek kalmadı. Kutlamam o yüzden yılbaşı ve doğum günü zira kalabalıktan sıkılırım. Küçük hayat severim. Kalabalıktaysam ya sabote eder ve herkesten çok konuşup ortamı işgal eder ya da susar içime gömülür ve yalnızca kendime konsantre olurum. Doğum günlerimi bir Feryal Öney ile kutlarım, o da benimle. Küçük ve sahici hayat güzeldir. Arada coşup masa toplar, sarhoş olurum doğum günlerimde. 5 yılda bir.

Cem ve ev arkadaşlıkları…

 yeryuzunden-masallar-adalet-dedigin-1

Bu da Cem. Üstündeki annemin aldığı gömleğim. Küçük bedeni yoktu, öyle sevmiştim ki üstüme çuval gibi gelen gömleği aldırmıştım anneme. Kıyamazdı zaten bana, ne istesem eksik hissetmeyeyim diye gidip markalı, dükkandaki en pahalı şeyleri aldırırdım çocukluğumdan beri. Ne zalim bir bencillik çocukluk! Ama kötülükten anlamayacak kadar çocuk olduğun için! En bencil halimde bile kendine tek kuruş harcamayıp bana almasına kıyamazdım ben de. Ama ikna ne mümkün annemi kendi için bir şey yapmaya. Hala öyle. Maaşını bana verir. Ben de tüm siniri ve söylenmelerini çekip beğendiğim her şeyi alırım ona genelde. Dinsizin hakkından imansız gelir! Kozmoz her dinsize bir imansız bulur dengeleyici unsur olarak! Ama bu gömlek en hayırlı alışverişlerimizden oldu. Şimdi biraz dar da olsa giyiyorum ve tek eskime yok! Kalite satın alacak paran varsa, maliyeti ucuz olur.

Cem üşümüştü. Ben pek üşümem. Gömleğimi vermiştim ısınsın diye. Ankara soğuk, bizim zemin altı kottaki ev daha da soğuk. Zaten para yok ki doğalgaz yakalım ısınacak kadar. Yorgan altında titreyerek ansiklopedi kalınlığındaki hukuk kitaplarını yalnızca parmaklarımı dışarı çıkarıp tutarak okurdum kış geceleri. Merhum ev arkadaşım Dilek hep gülerdi; “Sen böyle hukuk bitirsen çok gülücem” derdi. Zaten hep gülerdi. Erken biteceğini mi bildi ömrünün, hep güldü. Biz çok ağladık ölünce. Hele toprağa koyarken, Arada yası bastırmak için her biri ayrı komik anılarına güldük. Hukuk bitirdim, gerçekten güldü. Ben de güldüm. Rabbime şükür şu kitaplar ve 45 yaşıma kadar kabuslarıma giren sınavlarından kurtuldum diye. Ama nerde? Meğer avukatlık bitmek bilmez okul ve sınavmış. Hala kanun, karar okuyoruz.

Geçen yine kabus gördüm, sınav tarihleri açıklanmış, ben bakmayıp geç kalmışım. Hep aynı kâbus. Ama azaldı. Okul güzel değildi de fakülte kantini ve kentindeymişiz gibi süren avukatlık arkadaşlıkları güzel hala.

Fakülte…

Şimdiki özgüvenim o zaman olsa bu okuma aşkıyla hoca olurdum okulda. Tam bana göre işti. İktisat ve Türk Hukuk Tarihi hocalarımızla teneffüs muhabbetleri de yapardım arada. İktisatçı Ahmet hoca hadi herkesle muhabbet ederdi de, Türk Hukuk Tarihi hocası mesafeli kadındı. Dikkatini çekmiş her teneffüs kapı önü sigaralarım, laf atmıştı bana. O zaman sigara serbest de kapalı mekanlarda, bende yatılı okulda sigara içerken hocaya yakalanma anısı çok! İçsel bir hoca korkusu basmıştı! Ama tarih sevgim dersleri pür dikkat ve pek heves dinletirdi. Zaten az öğrenci girerdi dersine, devam zorunluluğu yok hukukta. Kimsenin umurunda olmayan Türk devletlerinin hukuk tarihini hatmedip iyi de not çaktım! Tabi dalga konusu oldum kadını beğeniyorum, zevksizim diye bizim tayfada! Ama kadında otoriter sultan havası vardı, kimse görmedi!

Neyse ki şimdiki aklım yoktu ve okulda kalmadım. Master bile yapmadım. Öyle sıkılmıştım sınavdan. Zaten ölçülmeyi ve sınanmayı hiç sevmem. İlkokulda anneme derdim ki; “Beni başkalarıyla kıyaslama, ben kendim kadar yapabilirim”. Hep Petek gibi olmamı isterdi. Petek benden bir sınıf büyük, kan kardeşim. Annesi Pembe Çelik hem öğretmenim hem annemin yakın arkadaşı. Petek çok çalışkan, ben kitap sever. Üstüme geldiğinde isyan eder, severek yaptığım ders çalışmayı bırakır, çizgi roman okurdum. Tommiks, Teksas, Zagor, Mandrake, Fantom. Ama onlardan da ahlak ve iyilik öğrendim! İnsan bakarsa her an öğrenmedir, hayat okul. Benim okulun tek öğrencisi bendim. Rekabet 11 yaşımda mantıksız gelirdi. Hayatım boyunca kapasitemi ölçmek için bir tek kendi sınırlarıma baktım. Ötesi olamazdım. Petek doktor oldu, ben avukat! Tam iyi aile çocukları!!! Bize biçilen rol buydu çünkü ama kılıfa uymadık işte! İyi ya, birbirimize danışıp duruyoruz hala! Birbirimizi tamamladık lazım unsurlarda!

Venedik Hukuk Okulu

Ama Venedik Hukuk Okulu’nda başka bir anlatma yaklaşımı gördüm İnsan Hakları Savunucuları Sertifika Programında. O zaman bir okul aşkı çöktü bana yeniden, fakültenin ve özgüvensizliğin benden aldığı. Bir pişmanlık, master yapmamış ve okula devam etmemiş olmaya dair. Ağladım ayrılırken, hocalarla sarılırken. Anadolu lisesi mezuniyetimde hem okulu hem hocaları hem de dostlarımı kaybetme duygum gibi, aylarca tuttuğum yas gibi. Hala rüyamda geri döndüğümü ve mutlu olduğumu gördüğüm Uşak Anadolu Lisesi gibi. Çünkü hocaların öğrencilere sarılıp eşit tartıştığı okuldu.

Sonra ders verdim Venedik Hukuk Okulu’nda konuk uzman olarak. Ne heyecan! Öğrenme ve öğretme. Dedem, annem ve dayımlar gibi. Hocaları eleştirmek serbest. Bir derste hocanın vasatlığı öyle sıkmıştı ki fırlama Joseph Samuel Aoun’u; “Anlattıklarınızı Google’dan da öğrenebiliyoruz, başka bir şey var mı?” demişti hocaya, çocuk çok olgun davranmıştı zira yaşça bizden küçüktü! Zaten çok içmiştik, Joseph’in uykusu vardı!

Ben de bize güya kadına yönelik şiddet anlatmaya gelen CEDAW Komitesi’nin Katolik Başkanı’na “Fahişe değil seks işçisi” demiştim derste! Kadın istif bile bozmadı, öyle Katolik, fuhuşa karşıymış! Adamları zapt et o zaman abla! Her alıcının bir satıcısı bulunur!!! Düzeni kuranı yerinde oturt, düzenin ezdiğiyle dalaş! Ultra hükümran akıl! Sizin mezhep cinsiyetinizi elinizden alıp gasp etmiş, onu hiç sorma, erkek akla hizmet et ama CEDAW Komitesi başkanı olarak şiddet gören kadınlar sana emanet! Hadi oradan dünya siyaseti! Sizi ahlaka davet ediyoruz ibneler, orospular ve gacılar olarak! Ama genç bir kadın öyle sinirlendi ki ablaya, sınıfı terk etti tartışarak. Binlerce Euro ödeyip aldıkları derste gelen konuk hocayı mı takacak?! Hem demokrasi ve ifade özgürlüğü gitmiş bazı yerlere diyorlar! Ben kaldım sınıfta dalaşa devam için! Bizi her gün polis dövüyor, hoca bizden korksun, Türklere bir şey olmaz!!!

Manfred Nowak hocayı çok sevdim ama. Münir Özkul gibiydi! Şarap içiyorduk, adamı yoldan çevirip davet ettim. Gelesi yoktu, kibarlık olsun diye oturdu. Bizim grup bir kıl oldu adamı niye çağırdın diye. Şarap ısmarladım. Adamı sardı mı muhabbet! Kalkmadı! Hoca seviyorum ayol! “Bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum”. Öğrenesim var, tutmayınnnnn!!!

Bu fakülte çekilmez…

Fakültede hocaların bazıları Kel Mahmut gibi otoriter ama hiç babacan değildi. Tecavüz davası işlediğimiz ceza hukuku dersinde erkek öğrencilerin iğrenç yorumlarından sonra tiksinip derse girmeyi bırakmıştım. Hoca da gülmemiş miydi, bitti ders benim için. Okulda haç ve heavy-metal yüzük takan, şort giyen bir benim. Adliyeye duruşmaya gider gibi 1. sınıfa takım elbise, kravat, süveter ve evrak çantasıyla gelen tuhaf tipler. Bir Erdem uzun saçlı, rocker üniversite öğrencisine benziyor, onu da herkes gözüyle taciz eder gibi. Kampüs desen kampüs değil solcu paçozlar olmasa. 70 yaş emekli kulübü gibi. Nerde ODTÜ, nerde iletişim fakültesi, nerde biz! İçim sıkıldı okuldan. Teneffüslerde iletişim fakültesi kantine kaçardım Duygu Özsüphandağ Yayman’ın yanına. Kantinde paralı müzik makinesi bile vardı. Hoş, bizim kantinde de Selahattin Demirtaş bağlama çalardı ama yanına ilişip dinlesem ve beraber söylesem de arada, tanımıyordum! Sevimli bir çocuktu, aynı şimdiki gibi sempatik. Yüzünü hayal meyal hatırlıyorum da sanki gömlek vardı üstünde o ağladığım gün, çok denk gelmedim zaten ama bir gün çaldığı türkü beni ağlatmıştı, gülümsemesi kalmış aklımda. Tıpkı şimdiki gibi, güzel. Üzüldüm hala hiç tanışmadık türkü söylesek de. Arkadaşlar söyledi, o bağlama çalan çocuğun Demirtaş olduğunu. Yıllar sonra. Yoksa ben yine bilmezdim o güzel çocuğu.

Öyle sevmiyordum fakülteyi, kafam almıyordu dersleri. Yine aptal olduğuma ikna olmuştum. Salaklar ile ezberci inekler bile anlıyor, ben anlamıyorum! Durum vahim! Birinci sınıfı tekrar ettim. Alttan ders almak yasak olduğundan 2’ye geçemedim. İyice soğudum. Bu ne salak okul, böyle adaletsiz iş mi olur hukuk fakültesinde?

Yok, ikinci yıl da anlamadım! Sevmiyorum yahu, zorla mı! Zaten “Ders çalışmadın da ODTÜ Kamu Yönetimi yerine hukuk kazandın” diye bütün gün fırça yemişim annemle babamdan. Anneannem, dayımlar ve yengemlerin önünde hakaretlerle küçük düşürülüp aşağılanmışım. Üstelik maalesef doğru ki çalışmamışım, suçluluk duygumdan kendimi savunamıyorum. Akşama kadar ağlamışım. Ben ağladıkça anneannem ve Nurhan yengem annem bana bağırdıkça ağlamış ama annem susmamış yine! Hayatımda ikinci defa annem şiddet gösterirken anneannemin yanında güç alıp; “Yeter artık bana yaptıkların” diye bağırmıştım. İlkinde de yine aynı sahnede babam vardı bu sefer evde, üç yıl öncesi. Avazım çıktığı kadar; “Yeter” diye bağırmıştım. Yeter, basma ruhuma! O gün babam da kızgındı ama. Beni korumadı, ilk defa anneme eşlik etti. Ama Saffet dayım kızdı annemlere. “Çocuk kimsenin giremediği Ankara Hukuk kazanmış, ne istiyorsunuz?” dedi. Bana bir haklılık geldi o an, daha da ağladım. ODTÜ kampüste okumak istiyordum. Bana kaldı hukuk fakültesinin; “Allah’ım ben bunları nasıl ezberlerim?” korkusu basan kitapları! Zaten sınav sevmem. İşte daha o gün sevmedim fakülteyi. Ve o gün başladım avukatlığa bilmeden!

Fakülteye başladığım işte bu duygu benden bir türlü gitmedi. Ezber bana göre değil. Aklım da almıyor. Bakıyorum aftan dönen 30 yaşında tipler. 8 yıldan önce mezunsan iyisin. Zaten 1. sınıfta gidip 4. sınıflarla arkadaş olmuşum! Onların da 5. senesi okulda! “Allah” dedim, “Bu çile bitecek gibi değil, sonum bu, kaçayım”! Sınıfta kalınca beraber okumaya başladığım yeni 1. sınıflılarla çok bilmiş kolej bebeleri de geldi mi sınıfa. “Yok” dedim, “Çok yabancıyım her şeye”. Zaten ne zaman bir yere ait oldun ki? Haymatlos göndermişler seni dünyaya! Houston da yok, bağlanayım kendi uydumdaki uzay mekiğinden! Küçük Prens de değilim, tilkim bile yok! Başladım iletişim fakültesine kaçmaya!

İletişimde gıcıklık olsun diye İbrahim Tatlıses’ten “Dam üstünde un eler, tombul tombul memeler” türküsü istek yapardım makineden! En tiksindiğimi çalıyorum gıcıklık olsun diye, öyle tiksiniyorum kadın kurşunlatan Tatlıses’ten. Gıcığım çünkü iletişim kızları havalı ve ciksti, bizim fakültenin ruhsuz ve inek teyze kızlarına bin basarlardı! Bende paçoz solcu dürtüsü uyandırırlardı, bir anarşi, bir kaşıntı, bir ortam bozma! Hiçbir fakülte bana göre değil esasen anarşi olmazsa! Duygu’yla göbek atardık kantinde, avamlık olsun diye! Ne zaman İrfan Değirmenci’ye denk gelsem sevimli sevimli gülerdi, çok sevimliydi şimdiki gibi. 3 dönem küçüktü bizden, ev arkadaşım Kadir’in arkadaşıydı. Sonra hoppp nefes nefese derse yetiş!  Bizim fakülte değil de, iletişim güzeldi! Karşı komşumuz Alper Taşdelen’in teyzesi Hülya hoca da oradaydı ve o da aşırı havalı bir hocaydı, tam fakülteye uygun! Ama çok iyi bir komşu ve ablaydı. Bizim evde tüp patlayıp kış ortası camlar havaya uçunca bize çorba yapmıştı! Donmuştuk soğuktan. Cep telefonu da yok. Kadir bacağı kırmış evde yatıyor. Ben de tam Engürü’de kinge oturmuşum, bir hukuk fakülteli fakülte çıkışı king oynamazsa o hukuk fakültesi okumamıştır! Kuzenim Özge Engürü’den aradı. “Abla evde tüp patladı” dedi. Ben de Kadir Engürü’ye gelemedi, bana pislik yapıyor, çocuğa aratıyor sandım. Çocuk ağlıyor. Arkada itfaiye sesi. Kalktım gittim bir telaş. Baktım mutfakta yangın çıkmış, Kadir yatıyor. Özge söndürmüş yazık. Kızdım. Dedim “Çocuğum ya sana bir şey olsaydı, niye uğraştın? Canını koru”.

Bizde yine para yok tabi. Hemen aile takviyesi yine yeni yeniden. Belam eksik olmuyor başlarından. Sonra pislik, leş Özgür bizi aradı. Hemen atladı geldi. Pislik olduğu için severdik! Biz Hülya hocanın evinde ağlıyoruz üçümüz birden. Sinirimiz allak bullak, korkmuşuz, para yok ve bir sürü tadilat çıkmış, ev sahibi kadın gelip hepten moralimizi bozmuş. “Duydum ki tüp bebek çalışmanız başarısız olmuş” dedi! Sabaha kadar güldük! Hele Kadir’in koltuk değneği ile seke seke kaçmasına yıllarca güldük!

Fakültede ineklere baka baka daha da panik yaptım ömrüm adliyelerde bu zekasız ineklerle geçecek diye. Bence Mülkiyelilerin İnek Bayramı ilelebet hukuka verilmeli! Onlar hiç ot değildi! Bizden çok solcuları vardı!

Üstüne iki oğlan şortuma laf attı. Gittim yakasını tuttum. Dedim; “Yarın hâkim savcı olsanız tecavüz davasına nasıl bakacaksınız? Kendiniz tecavüzcüsünüz!” Sırıttılar bana! “Ay kız yakama yapıştı!” gururu. İnsan böyle onursuz, aşağılık bir sapık işte. Bunları da nüfus kütüğüne kaydedip kimlik veriyorlar. Şimdi üstüne artık baro mudur, hâkim midir, savcı mıdır kimliği var. Adalet dediğiniz şey bu tecavüzcü çark. Bir tecavüz davasında gördüm böyle savcı. İşte dedim, kimliğini almış oturmuş o makama! Makamlar kimlere emanet! Kız değilim ben ayrıca! İnsan sıfatın yok ki senin cinsiyet ilişkimiz olsun! Ben kadınım ya, en aşağılık haliyle vücudumun üzerinde hak görüyor! Topu topu önünde sallanan ve idrar çıkaran bir vücut parçası yüzünden! Bu kadar hayvani ve ilkel bir nedenle! Tokat atacaktım atmayı bilsem. Atmamıştım kimseye. Atamadım.

Fakültede elle tutulur bir şey yoktu velhasıl solculardan başka. Sevmedim. Bırakayım dedim. Sınava girdim ikinci yıl. Olacak gelmedi gözüme. Kazandım tekrar. Sevdiğim gibi İngilizce okuyacaktım. Vazgeçirdi iktisatçı Ahmet hocam. Kanserdi, ölünce çok üzüldüm. Dedi ki: “İngilizce zaten biliyorsun, git TOEFL’a gir, sertifika al. Hukuk öyle bir diplomadır ki, herkes alamaz. Öldürme bu şansını”.

Hocamı dinledim. İçim almıyor ama bir bildiği vardır, mantıklı dedim. Biraz direneyim dedim. Sonra bir sevdim ceza hukukunu, kalış o kalış. Bir arkadaşım dedi ki; “Yazarak çalış”. Yazarak not alınca hukuk mantığını kavradım. Meğer hukuk mantıksız olduğundan mantığım almamış, mantık arıyorum! Sonra su gibi mezun oldum 5 yılda. Tek mesele mantıksız olduğunu anlamakmış!

Çalışarak okumak…

Hem babam ikinci işe girmişti ben okurken. Adam akşam da çalışıyor. Maaşını olduğu gibi bana gönderiyor. Oturdu içime. “Hakkın yok aile parası ile okul uzatmaya, otur bitir” dedim. Ama ben de geçinemeyip part-time anket, çeviri, stant görevlisi gibi market promosyonlarında çalışıyorum. O sırada tanıştım Ankara gecekondularında yaşayan market çalışanları sayesinde Ankara işçi sınıfıyla. Ve çok dost oldum. Güzel insanlardı. Öğrenciyim diye bana yardım ederlerdi markette. Abi, ablalardı. İnsan sıcaklıkları vardı.

Anket yaparken bir eve girdim bir gün. Gecekondu semti. Tek göz ev. Yerler kilim, sedir ve minder. Yorganlar. Hepsi bu. Evde tek beyaz eşya yok. Yeni gelmişler Erzurum’dan. Anket beyaz eşya üzerine. O kadar eğreti halim. Üç küçük çocuk. Kadın çok genç. İş bakıyormuş kocası. Cebimdeki harçlığın yarısını verdim. Çıktım, saatlerce ağladım ömrümde hiç görmediğim o yoksulluğun korkunçluğuna ve çaresizliğe.

Bir kere de gey barda sabahlamışız Cuma gece, sabah Şirin arıyor ev telefondan (cep telefonu henüz icat olmadı!) Etimesgut’a siyasi parti anketine gidelim. Gözümü açamıyorum. Kalkıyorum deyip yatıyorum! Tipik ben! Üçüncü aramada nasılsa kalktım. Engürü’de buluştuk. Bindik Etimesgut otobüsüne. Boş tek koltuk var, Şirin sağ olsun “Uyu” diye bana verdi. Bir uyumuşum. Bir “tok” sesiyle uyandım ama uykumda bir dönme hissediyorum. Gözümü açtım yerdeyim! Kış, yerler çamur. Bir bacağım havada. Gözümü hala açamıyorum. Sersem gibiyim. Sonra toparlandım. Eldiven bir koltuğun altına uçmuş, bere başka koltuğun. Ankara buz gibi. Nusret dayımın bana “Montla üşürsün” diye Çaycuma’ya evci gidince (bizimkiler Salihli’de Ankara’ya uzak, Çaycuma yakın, dayıma evci gidiyorum ayda bir, çamaşırlarım yıkanıyor, Nurhan yengem ütülüyor. Ahhh ne emek ne sevgi var üstümde hakkı ödenmez) aldığı kalın lacivert kaban var üstümde, donuyorum. Bit kadarım zaten. Yağ da yok ki korusun, kilo 47! Toparlanıp “Afedersiniz” diyerek milletin ayak altına uçan eldiven beremi topladım. Hala uykum var! Oturdum geri. Otobüs viraj alırken düşmüşüm! Şirin gülecek gülemiyor, kıpkırmızı. Gülmeye başladım. Kendini tutan tüm otobüs güldü!

Yeterli anket dolduramadıysak gittiğimiz semtte ağırlıkta hangi siyasi parti çıktı bakar, kafamıza göre Engürü’de doldururduk anketleri! Tek risk süpervizörün rastgele aradığı anketin gerçek olmadığını fark etmesiydi. Yakalanmadık galiba. Anketlere çok güvenmeyin!

Yatılı okul…

Bu gey barların tek yuvam olması çok bela oldu başıma! Gece gey barda, sabah uyanamıyorum. Zaten hep gece oturup sabah yatmayı severim Çaycuma çocukluğumun güzel hatırası. Yatılı okulda sabah 06:00’da zil sesiyle kalkarız, her sabah küfrederdim. “Büyüyünce erken kalkmayacağım” derdim o yüksek sese öfkeyle. Öyle irite edici sesti. 11 yaşında çocuk 06:00’da uyandırılıp ders öncesi etüde sokulur mu yahu? Bit kadar çocuk, ana kuzusu daha. Anasının koynundan koğuşa gelmiş. Ne için? İyi eğitim. İyi eğitim mi bu? “Her Türk asker doğar”! 11 yaşında askeriz, Nazi kafasıyla tepemizde. Bu faşistliği disiplin sanan eğitmekten uzak bir şuursuzluk. 11 yaşımda ben görüyorum kim olduklarını, darbeci paşalar, ama 30 yaşında onlar görmüyorlar! Zaten okul eski asker kışlası. İnsanı dalayan ve ısıtmayan berbat battaniyeler. Okul ısınmıyor. Şehirde su sıkıntısı var. Su akmıyor. Yüzümüzü yıkamak için buz tutmuş bahçede ip gibi akan çeşmede sıraya girip pijama terlik, yatak sıcağından buz havada titriyoruz. Hijyen sıfır. Tiksinti verici. Haftada bir saat sıcak su veriliyor. 3 kız tek duşa kabine sokuluyoruz, utana sıkıla, su kesilmeden üç kişi yıkanıp 11 yaşında, çamaşır yıkayacağız elde. Çamaşır makinelerinde bir tek nevresim yıkanıyor. Bizim çamaşırlar? Ne haliniz varsa görün! Öyle bir duyarsızlık! Ben ütü yapamıyorum, hala da yapamam. Annem kıyamıyor, 2 haftada bir evci çıkana kadar yetecek miktarda gömlek alıyor bana. Ama evleri uzak diye hafta sonları hiç evci çıkamayan Muğla, Konya ve Mersinliler var. Onlara da bazen hocalar destek oldu galiba.

Su hiç gelmezse asker tipi sıraya dizip hamama götürüyor hocalar. Yürüyerek. Soğukta. Hem nefes alamıyorum hem de herkes çıplak hamamda. Mahremiyet, hijyen sıfır. Tam bir fakru zaruret içinde harap ve bitap gözümde 1980ler Uşak’ı. Eve gitsem de banyoda annem yıkasa.

Hele bir gün Birol Erol 11 yaşımızda sınıfta tüm yatılılar tahtaya çıksın deyip “Hepiniz pissiniz” demişti bize tüm sınıfın, gündüzlü temiz öğrencilerin önünde! İçi tamamen pis ve kirli bir varlıktı. Biz de bu gaddarlığın elinde çocuklar. Çocuklara tecavüz haberleri çıkınca hep aklıma gelir, çocuktan nefret eden bu garabetler. Çocuğun ruhuna tecavüz edenler. Ne temizliği, okul su vermiyor, bilmiyor musun? Şehirde su yok. Sürekli su kesintisi. 11 yaşında kızlar su olmayan okulda kendi temizliğini yapıyor. İnsanlığın en alçak halinde faşist bir Nazi’sin sen. Bazı kızlar ağlamıştı. Ben çok öfkelenmiştim yalnızca çünkü hak etmediğimizi biliyordum. Avukatmışım meğer!

Ben hiç ağlamazdım zaten. Hababam sınıfını öyle severek izlerdim ki, annem de 11 yaşında gitmiş yatılı okula, İngilizce öğreneceğim diye bir heves gitmiştim yatılı okula. İlk gün çoğu ağlıyor. Ben ise bir heyecan, bir merak, avlu, bahçe, kantin gezmişim. Kuzen Demet’in de anne babası gelmiş, bizimkilerle sohbet ediyorlar bizi yerleştirirken. Bir gitmiyorlar! “Yatağını, dolabını yapalım” dediler. “Gidin, ben yaparım” dedim. Yatağımı yaptılar, dolabım bana kaldı kısmen, yalvar, yakar! Gidin, gezeceğim! Hemen kantine gittim tek başıma!

Yeşim dedi ki 5-10 yıl önce, ben ağlamadım diye korkmuş benden. Herkes ağlıyor, ben neşeli. İlk gece anne özlemesinler diye masal anlattım onlara. Çok sevdik Yeşimle birbirimizi. Fakülteyi beraber okuduk. Yeşim, Özlem, İlkay ve ben. Yeşim hâkim oldu, eşi savcı. Biz avukat. Eskişehir’li Yeşim. Sessiz ve terbiyeli, iyi kalpli.

Yatağımız, dolabımız düzenli olacakmış! Devletin faşist eğitim disiplini, kışla! Biz de “Her Türk asker doğar”! Arada kontrol. Ama düzenliyiz. Askeriz ne olsa! Öyle korku! Alman disiplini büyüyoruz. Kimse sormasın bana niye severim çalışırken Alman disiplini. Erken öğrendim. En anarşistlerden biri ben, faydasını da görmedim değil. İnandığın şey için çalışmak önce kendini düşünerek olmaz. Ve erken öğrendim faşizme direnmek, kural tanımayıp bozmak, hep birlikte yaşamak, uyumlu kolektif olup dayanışmak kötülüğe karşı. Birbirini yalnız bırakmamak. İyi ve kötüyü tanımak. Yol seçmek, en zor anda doğru yolu seçmek. Çok küçükken. Herkes evinde aile korumasına sahipse yaşarken; biz öğrendik, beraber, birbirimizin kalbinin masumiyet ve güzelliğinden.

Bize bir şey veren yok. Bazen doymayıp ekmek çalmayalım diye bizden korunan asma kilitli ekmek dolabını elimizle ayırıp, eli en küçük olanımız (genelde Pınar) bir ekmek çalarsa, maceraperest pür neşe bölüşüp kuru ekmek yiyoruz. Niye kilitlenir ki ekmek dolabı, yemeyelim derdi olmasa, kuru ekmek!!! Yatılı öğrencisinden kuru ekmek sakınan ali devletimiz, üstüne elbette hırsız çıkarıyor. Bildiğiniz hırsız fırçası yiyoruz, kuru ekmek için Yasin Ersoylu efendiden! Sistem bekçisi. Kafka’nın Şato romanındaki şato bekçisi. Ezerek zevk alan üstüne. Bu ülkede baklava çalan çocuklar cezaevine, mafya devlet fotoğrafına girer çünkü.

Ama bizden talep çok, bir şey verilmese de. Temiz ve ütülü beyaz gömlek, lacivert ceket, gri etek/pantolon giyecekmişiz! Kızlara pantolon yasak! Kız değilim ama ben! Ne giyeceğim! Nefret ediyorum etekten. Anam giydirememiş bana, 12 yıl zorla etek giydim. Ve de eğitilmedim! Böyle buyurdu hazretler işte. Hepimiz lacivert kravat, gri süveter. Bir örnek. “Her Türk asker doğar” malum. Militer ülkenin eğitimi (!). İtiraz eden yok. Bizde onların aptal kurallarını izleyip saygı duyan da yok. Onlardan daha zeki ve isyankârız bacak kadar çocuklar. Hocam uyardı beni İstiklal Marşı töreninde. Anneme yün süveter ördürdüm, fabrika işi ince süveterle üşüyorum. Efendim koyuymuş rengi, giymeyecekmişim. Bozuyormuşum düzeni. Saçımızı nasıl ördük, nasıl kestirdik. Hepsi sorun. Kakül bırakma. Bak sen! Korkuyorlar, orospu olacağız! Korkun, olacağız! Anneme söyledim. Aradı idareyi de rica etti, öyle giyebildim süveterimi. Annem örmüş bana soğuktan korumak için. Siz mi karışacaksınız bana, annem mi? Siz mi koruyacaksınız beni, annem mi? Bir meslektaşlarını ricacı etti hazretler. PTT’nin evlere telefon bağlamadığı, yıllarca telefon sırası gelmeyen, jetonlu kulübeden telefon çağında! İmha da edilsek Auschwitz tamam! Pis Yahudiler! Hepiniz ölün! Çünkü bizden zekisiniz! Bizde olmayan her şey sizde var! Size bakınca kendimizi eksik hissediyoruz! Hepiniz ölün de görmeyelim!

Okula ilk geldiğimizde öğretmenlerden biri “Saçınız kısa olacak demişti”. Biz bir korku, 11 yaşında kestik birbirimizin saçını çünkü kuaför yok, dışarı çıkmak yasak. Ancak ailemiz gelirse onlar çıkarabiliyor. Kırpık gezdik aylarca cümbür cemaat. Askeriz ne de olsa. Hocalar çok güldü. Kastettikleri bu değilmiş elbette, korkudan vur deyince öldürmüşüz! Korku böyle bir şeydir, olacak olandan kötüdür. Bana fark etmez, ben zaten kız değilim, memnunum saçımdan! Ama ağlayan oldu saçı kesilince! Kestirmeyen de oldu, bravo kızlar size!

Evimiz yakın okula. Annem kendi çektiği yatılı çilesinden biliyor, bir hafta yanıma geliyor, bir hafta ben eve gidiyorum ilk yıl. Okuldaki tek şanslı yatılıyım. Alışverişimi yapıyor Uşak’tan, çamaşırlarımı alıyor yıkamak için, dönerciye, pastaneye götürüyor. Bazen ailesi uzak bir arkadaşımı daha izin isteyip hocanın inisiyatifi ile dışarı çıkarıyor. Biri daha dışarıyı görsün, askeri cezaevi!

Yılbaşı izni vermediler bize. Bizim evde her yılbaşı keyifli kutlanır. 3 gün tatil var, tıktılar okula. Niye gidemiyorum ki ben evime? Babam çok kızdı okula. “Bu nasıl okul?” dedi. Bilir yılbaşını çok severim. Yılbaşı gecesi üzülmüşler. Boğazlarından geçmemiş yemek. Annem geldi ertesi gün. Bana hindi ve yiyecek getirmiş. Hindi herkese yetmez. Ağlaya ağlaya yedim tek başıma, arkadaşlarım yiyemedi diye. Diğer getirdiklerini ufak ufak bölüştük kızlarla. Yılbaşı gavur kutlaması, biz de Müslüman Türk askeri! Gazaya gelmişiz okula! Bize yasak!

Ama hocalarımız kıyamadı. Yemekhanede yılbaşı kutlaması yapmamıza izin verdiler. 22:00’de yatmak zorunlu. Tv izlemek de yasak yemekhanede. İzin verdiler tv izledik, ertesi gün tatil diye. Sağ olsunlar. Bir tek Kuruluş dizisini izleme izni verildi bize. Başka izin koparamadık. Kuruluş, Osmanlı’yı kuran Osman’ın hikayesi! İşte böyle yıkanır çocuk beyni! Biz izin vermedik beynimize müdahaleye! Kendimiz olduk!

Ama din öğrenmemişim evde. Günah, sevap, cennet, cehennem diye bir şeyler duyunca bir korktum. Başladım namaz kılıp oruç tutmaya. Oruç tutuyorum 11 yaşında! Daha regl olmamışım! Akşam 8’de açılıyor oruç. Annem gelirse oruç tutmuyorum. Dışarıda döner yiyeceğim. Bir de eve gittiğim Cumartesi Pazar. Ama evci çıkarken Cumaları oruçlu oluyorum. Annem önce “Senin tutman zorunlu değil” diyor. Bozmuyorum oruç, günah! Önüme çilek koyuyor dayanamam diye, bozmuyorum! Nefis dediğin ne ki, cehenneme giderim! Diyor ki “Üstüne gelmedim ters teper diye çünkü inatçısın”! Sonra başladım “Başını kapat, cehenneme gidersin, ben cennete gitsem bile seni alamazmışım”! Annemden ayrı kalacağım, çok korktum! Hocam öyle dedi! En sonunda dedi ki “Allah nerede, hadi göster, bak her şeyi görüyorsun, onu niye görmüyorsun?”.

Kafam karıştı. Yok mu Allah acaba? Neme lazım, ya varsa, ben kendimi garantiye alayım! Tuttum oruç 17 yaşıma kadar, namazı bıraktım. Kimse kılmıyor. Kimse kınamıyor da kılınca. Din hocam üzüldü. İyi adam, seviyorum da ama bıraktım. Ne oruçlar tuttuk 19 Mayıs denen kutlama için dünyanın en saçma ritmik hareketlerini asker tipi yapıp, kavrulan güneşte stadyumda saatlerce süren provada dünyanın en iğrenç kız kıyafetleri ile akşam iftarda kana kana su içerek. Beni kimse millete ve dine inandıramaz!

Hele din hocamız bir grup dersleri iyi yatılı kız bizi orta sonda bir cemaat dershanesine götürmüştü. Fen lisesi sınavı için dershaneye gidiyoruz o sıra. Kazansak gideceğimizden değil de sınav provası. Ben kazandım gitmedim mesela. Zaten fen sevmem. İçeri girdik, kapıda ayakkabımızı çıkarttırdılar! İlk afallamam o andı. Gittiğimiz dershane gibi değil. İçeride kilim serili. Dip odaya soktular, rahle üstü Kur’an. Masa, sandalye yok. Yerde minder ve sedir yastıklarıyla sınıf! Baş örtülü kızlar, bizden ufak! “Size burs verecekler, bu dershaneye geçerseniz” dedi din hocası. Tamamen ücretsiz gideceğim! Ve elbette mürit olacağım!

Anneme anlattım; “Ben oraya gitmem” dedim. Dershane paramı ödüyor, % 50 burs kazanmışım dershaneden ama anneme de kıyamıyorum. “Bir daha gitme oraya” dedi. Bir rahatladım, anneme minnet ve suçlulukla. Hayatım boyunca izin vermedi ki bir kişinin eline düşeyim, öyle annedir annem. Ne hata yapsam hem kızdı hem kapattı. Anneannem kızmadan kapatırdı ama annem ahlaklı olayım diye hep gösterdi tüm bencilliğimi, yüzleştirdi beni cezayla. “Boşa elektrik ve su kullanma, bunlar biterse gelecek nesillere kalmaz” dedi daha ilkokuldayken. Bana bencil olmama, henüz doğmamış nesilleri bile gözetme bilinci kattı.

Çok miniğiz. Yurttaki kadın hocalar kıyamazdı halimize. Arada toplayıp pastaneye götürürlerdi. Ahhh Hafize hocam! Ne anneydin bize güzel, yumuşacık kalbinle, içiyle gülen yüzünle. Bizde bir mutluluk. Kampüsten çıkmak, pasta, gazoz! Ne mutluluk! Hepi topu bu, küçücük çocuğu mutlu etmek için. Ama bunu dahi esirgeyen sevgisiz kalp çok okulda! Okul sınırları militarist ve milliyetçi bir akılla “Misak- Milli” titizliğinde muhafaza ediliyor, elbette içindeki küçücük kadınların namusuyla beraber! Elbette küçücük çocukların güvenliğini sağlamak çok önemli ama güvenlik ile özgürlük ihlali arasında fark gözetmeden güvenli bir bekçi Türk devlet aklı! Ben ihlal edilen özgürlüğümün peşinde, siparişleri toplayıp, yemekhane canımdan Fatime’nin yardımıyla kaçıp ( o da avukat oldu), yine arkadaş yardımıyla geri girerek, bir güzel caddedeki dönerciden döner alıp getiriyorum kızlara! Akşam firariliğim 11 yaşımda erken başlıyor! Hep sevmişimdir geceleri. 7 yıl süren okuldan kaçma maceram büyüdükçe strateji geliştirip; bazen gündüzlü öğrenciler arasına karışarak öğle tatilinde Ercan abimizin Cafe Meydan’ına kaçma, geceleri kısacık oğlan saçlarımla deri ceketimin yakasını kaldırıp kendimi karanlık caddede korumak için serseri taklidi yapıp gezmeye kadar ilerliyor! Ta ki ders çalışacağız ayağına rapor alıp yatakhanede çalışacağız bahanesiyle Cafe Meydan’a kaçtığımız gün Ercan abiye gelen ani telefonla Ali Gönen hocanın bizi okulda beklediğini duyana dek!

Ali Gönen hoca ilk defa bağırıyor Yasin gibi. Bağırmıyor, kükrüyor! O korku ve şok sırasında tek düşündüğüm; “Adamdan böyle bir ses çıkabiliyor muymuş?”! 7 yılda ilk kez duymuşumdur o sesi. Ama kıyamıyor yine biz ağlayınca babacan kalbi, vermiyor disipline. Bizi tembih edip konuyu kapatıyor.

Ama dandik bir sebeple gitmeyi başardım disipline son sınıf! Azmettim oldu! Anarşi kazandı, devlet yenildi! Grup Bunalım olarak son sınıf okuduğumuz fen sınıfının yan kapısı arşivdi. Timuçin kendi ev anahtarıyla açmıştı arşivi. Biz de sigara zulası yaptık orayı. Yer, izmarit dağları oldu. Arşivdeki okul kayıt defterlerine de Grup Bunalım anayasası yazdık. Valla AKP anayasasından iyiydi! Okul müdürü tarihçimiz Recep hoca bulmuş. Hepimizi okul evrakını tahripten disipline verdi. Yemekhanede toplu yazılı ifade verdik. Kopya çekmeyelim diye 2-3 hoca diktiler başımıza! Dayı Ahmet, Dilek, domuzcuk Emel, ben, sığırcık Feryal, beygir Kudret, cingen Mehtap, tüp Timuçin, kılboyun Emrah (muhtemelen daha kalabalıktık ama bazılarımız neden hatırlamıyorum ceza almamıştık) 5 gün uzaklaştırma aldık, muradımıza erdik! İplediğimiz yok da tek derdimiz eve gönderilmemek, dershaneye gidiyoruz. Ali Gönen hoca elbette izin verdi okulda kalıp dershaneye gitmemize, lüzumsuz derslerden kurtulduk! Zira Emel ve ben fen sınıfına geçtik Grup Bunalım orada diye ama sosyalden gireceğiz sınava. Fizik, kimya, biyoloji işimize yaramıyor. Pislik ve anarşi olsun diye seçim çalışması ile Onur Kurulu Başkanı seçtirmişim kendimi! Beden dersimize giren ve beni masa tenisi, hentbol ve voleybol takımına alıp basketbol öğreten canımın içi Gülsün hocaya bağlıyız, hiç beklemediği seçim sonucunu görünce; “Senin Onur Kurulu Başkanı olduğun okul iflah olur mu” diye gülmüştü!  Zaten fakülteyi kazandığımda da; “Sen hukuk kazandıysan herkes her şeyi yapar” deyip gülmüştü annemin yanında, şok olmuş, en beklemediği sonuçmuş! “Hocam beni istediler” dedim! Gülsün hocanın yüzünü kara çıkarmamak için de, Onur Kurulu Başkanıyken 5 gün okuldan uzaklaştırma cezasını onur haneme yazdım!

Bir de despot bazı hocalar. Sıra dayağı yiyoruz. Ne için? Borahan ile teneffüste pinpon oynamışız! Sıra arkadaşım. Gözleri öyle güzel. Bir hoşlanıyorum. Yaş 11 daha yahu! Şimdi oturduğum evi bana o sattı yurtdışına taşınırken. Hep iyi dostumdur 38 yıldır. Babası Uşak Devlet Hastanesi baş hekimiydi, sonra da bizim Salihli’de baş hekim oldu. Görüşürdük. Annesi tatlı ve zarif kadındı. Bir de güzeldi! Mahallede yürüyorum bir gün Bakırköy’de biri seslendi. Baktım Borahan dolmuştan iniyor. Beni görüp inmiş. Her Türkiye’ye gelişinde arar, vakit bulursak yemek yeriz. Efendim kızlarla erkekler oynamazmış”! Böyle buyurdu Yasin hoca!!! Çocuğuz, ne erkeği ne kızı!!! Ne sıra dayağı! Cetvelle parmak uçlarımıza vurdu. Sızladı. Babam duysa zapt edemez öfkesini, ağzını burnunu dağıtır. Biliyorum babamı. Sustum babamı korumak için! Öyle bir eğitimci ki, 11 yaşında çocuğa babasını koruttu!

Sonra tam tokat atacaktı bana, son anda durdu. Zaten sevmiyor beni solcu haylaz diye. Kimseyi sevmiyor. Hepimizi dövdü. Ve tek hoca laf etmedi! Müdür yardımcıydı! Herkes memuriyetim yanmasın derdinde! Böyle bir zalimliği cümbür cemaat izlediler! Memur memuru korudu. Kızsa da ya kendi başımı yakmayayım dedi ya Yasin’e acıdı. O bize acımadı ama. Tüm yatılı kızları yemekhanede topladı “Siz mi iyi aile çocuğusunuz, siz mi seçilmiş çocuklarsınız” diye kükredi bize. Bit kadar çocuklara, gaddarca, zalimce, erkekçe! Hangi ezikliğini kanatıyordu Yasin, bizim okul kazanan çocuk olmamız? Şifa buldun mu öfkene? Kavurdu mu seni? Siz bize bağırılırken bit kadar çocukları korumadınız. Gıkınızı çıkarmadınız. Bir güzel yemek yiyip uyudunuz. Utanmadınız, Yasin’le gülüşüp arkadaş oldunuz, üstüne sevdiniz. İşte sizin kötülüğün sıradanlığındaki tornanız bit kadar çocukları birbirine kenetledi. İş çevirdik arkanızdan. Zekânız zaten bize yetmezdi. Hele tarikatçı aklınız dünyaya yetmemiş zaten. Ne tarikatçı olduk ne kötü. Ömür boyu arkadaş olduk. Evet, bize siz öğrettiğiniz! Ne kadar uğraşsanız olmadı!

Yasin el kaldırdı bana. Çocuktum ama kabahatliydim. Motosiklete binerken fren yerine gaza abanıp bir arkadaşıma çarpıp yaralamıştım. O korku yetmişti bana. Yere düşmüş, korkmuş, çok ağlamıştı. Çenesi kanamıştı. Küçüktü benden. Kan tutar beni. Doktor olmazdı benden, Nusret dayım ne çok istese de. Zaten matematik zekâm yüksek değildi. O eli indirseydi, bir gün o eli kırardım. Bir daha kontrol edemezsem diye gözü kara, 13 yaşında motosiklet süren ben bir daha motosiklete binemedim.

Verecek disipline beni Yasin efendi. Fırsat kolluyor zaten elinde kalalım diye. Ali Gönen hoca aldı beni elinden. Baktı zaten çok ağlıyorum, pişmanım, suçluluk duyuyorum, üzgünüm, korkmuşum minnacık kıza çarpıp kanattım, korkuttum diye. Ana kuzusu bir minik, yeni gelmiş okula, benden küçük. Hemşireler kapıp götürdü revire. Ben de başına. Ödüm patladı çocuğa bir şey olacak diye. Hemşire abla iyi kızdı. “Korkma, bir şeyi yok” dedi. Şükür çektim, imanım da sağlam o sıra! İsterse Yasin efendi versin disipline, hak ettim ilk defa. Ama bana vuramaz! İşte serde avukatlık varmış!

Bir kere de oğlanlarla futbol oynuyordum. Hazret camdan baktı, odasına çağırdı kükreyerek. Hafta sonu okula gelmiş ceberrut. Haberim yok. Top oynamamı yasakladı. 13 yaşındayım. Erken gelişmişim. Vay efendim göğüslerim hopluyormuş. Terbiyesiz, ağzına bile alamazsın, hocam statün, ayıp! Benim bedenim benim kararım! Göğüslerimi seviyorum. Güzel de. Sen karışamazsın!

Yurt hocaları zalim değildi neyse ki. Halimiz iyice duman yoksa. Düşmüşüz bir grup milliyetçi, tarikatçı eline. Ne disiplinlilere gittim sol kitaplar yüzünden. Okuduğum için! Neredeyim, okulda! Ama “yasaklıyım”! “Sakıncalı piyade”yim koğuşta! Cezaevi! Düşünce özgürlüğü yok!

Sonra tarihçi İhsan hoca geldi. Hem solcu hem Kürt. Tiyatro okumak istemiş, aile zoru öğretmen olmuş. “Çirkin Yeşilçam karakteri olmak istiyordum” der gülerdi. Güzel gülerdi. Güzel insandı. Konur Sokak’ta dershanesi var şimdi. Hiç uzlaşmadığı devletten kurtuldu. Engürü’de çay içerdik arada. Ne kural takardı ne idare. Tam bizdendi. Yaşımız da yakındı, ilk görev yeriydi. Belki 6-7 yaş var aramızda. Okulun yurt olmayan yerinde, güvenlik görevlisi olarak askerlik yapan asker abilerle kalırdı. Akşam asker abiler ve İhsan hocaya damlardık bazen. Hoca ya, Yasin bile kızamaz. Korurdu bizi. Bir o diklenirdi Yasin’e. Eee, düzence de sevilmezdi tabi. Umursamazdı da. Eyvallahı yoktu. Akşam çökerdik. Asker abilerin demlediği çayın yanında İhsan hocadan sigara otlanırdık! Politik sohbetler ederdik. Hocalarla ilgili yorum yapmaz ama bizim yorumlara gülerdi! Asker abilerle İhsan hocaya sigara aldırırdık! Nadiren de bira, sırf meraktan!  Para da almazlardı, ohhh! Çok şımarınca İhsan hoca “Abarttınız” derdi, o kadar! Okul gezisinde otobüsün en arka sırası İhsan hocayla votka vişne içerdik! Hem de en önde Recep hoca otururken ve en çok buna gülerdik gezi boyu!

Bir de Ayşe Gülsemin Çınar hocamız vardı. ODTÜ kimya mezunu. Pek disiplinli, açık ve sert sözlü! Muhalifti, onun da eyvallahı yoktu. Çok kazık sorardı. Nasılsa fen anlamayan bana kimya sevdirmişti. 9 alsam “Çalışmamışsın” derdi. Hepimizi severdi.

Çok güzel hocalar vardı tabi. Abla gibi, baba gibi. Aykutalp Özcan ve eşi Hafize hoca ile top oynayarak büyüdük okulun beton avlusunda. Fatma Perendeci hoca havalı ablamızdı. Çok güzel ve şıktı. Nihal hoca pamuktu. Adlarını saysam çoktur iyilik de. Rahmetli edebiyat hocamız Ayşe.

Ali Gönen Bursalı, Hulusi Kentmen’di. Ne yapar eder bizi disipline son kala çok titiz olan Recep Kabaş hocanın elinden alırdı. Gülsün hoca ise bizzat şahsımı kaç kere kaplan gibi Recep hoca disiplininden aldı saymam namümkün! Hele bir kere Emel’in ayağı kırıldı diye laboratuvarda film izleme izni koparmışız. Çekirdekleri aldık. Doluştuk tüm Grup Bunalım kızları. Dilek, Feryal, Kudret, Mehtap vs. Tam Son İmparator izliyoruz. Tam sevişme sahnesinde pat geldi mi Recep hoca. Bastı bizi korku. Aldı kaseti. Korkuyoruz porno izliyoruz sanacak, yandık! Tabi kızlar dedi “Yasemin koş Gülsün hocaya”! Kurtulduk. Emel’e bakmaya gelmiş, bir zaman hatası, yanıyorduk durduk yere! Büyümüştük de o zaman. Yaş 17, lise son. Kızları Dilara lojmanda doğmuştu. Gülsün hocanın hamileliğini biliriz. Şimdi KA.DER denetleme kurulu üyesi feminist oldu! Gülsün hocayla kutladım 45. yaş günümü, Kadıköy’de, meyhanede. Avukatları oldum!

Çoğu hoca çocuk severdi. Hele müzik hocamız Hülya Çınar, top oynar bizimle. Büyüyünce onunla evleneceğim!!! Ahhh bir de erkek olaydım tam olacağım!!! Öyle sandırılmış bana! Kadın seversem erkek olmam lazım! Yok yahu, baya kadın olarak kadın seviyorum. Gayet mutlu ve tamım! Siz bu hayatı hiç anlamamışsınız!  Zaten de hiç yaşamamışsınız bir hayat! Hikayeniz bile olmamış. Biriktirmemişsiniz hayatı ve kendinizi. Neyse, sizden bana ne? Ben uykumda bile fazlasıyla yaşıyorum! Ama gay barlarda ancak gece yaşayabilen ben (çünkü siz bizi geceye ve kutuya mahkûm ettiniz, sanıyorsunuz ki gündüzler ve hayat sizin, biz de gecenin ve karanlığın çocuklarıyız. Yok öyle yağma! Siz hayattan korkuyorsunuz! Hayat bizim!) uykum yüzünden iki vize kaçırdım. İşte o korku ile bir çalışmışım, gördüğüm göreceğim en yüksek notlarla finalde geçtim! Benim meşhur uykum da uyku apnesiymiş, hepsi bu, çok sıradan!

Ne kaldı bize o yatılı 7 yıldan? Whatsapp grubumuz. Bitmeyen çocukluk arkadaşlığı. Hala 11 yaşında gibi beraberken; aynı sevgi, güven, ortaklık duygusu ve dayanışmayla. Çocuk gibiyiz beraberken. Meyhane sofraları. Kimin avukata, doktora ihtiyacı var, hangi yoksul çocuk okutulacak, ilk birbirimize sorarız. Bazen dönem mezunları buluşması. Uşakta toplanıp özgür gezeriz! Ercan abinin Cafe Meydan’ına özgür gitmek garip gelir! Ne vardı ki gündüzlü öğrencilere yasak olmayan şeyleri bizden esirgemeyip ayrımcılık ve tutukluluk hissi yaşatmasanız? Ama biz “emanet”iz işte. Emaneten geçti ergenliğimiz. Hocalarımızı ihmal etmeyiz. Belçika’da buluşuruz Hamiyet Tuğ hocamla gittiğimde, orada çalışıyor artık.

Fakülteli oldum. Çok üzgünüm çünkü bitti yatılı okul. Çok yalnızım. Dostlarım gitti. Ankara’yı kazananlar buluşuyoruz. Ahmet, Özkan, Timuçin, Murat, Gülnihal, Yasemin, Meryem, Demet. Kardeşim onlar. Arada Salihli’ye gelirler yanıma yazın.

Yurt…

Devlet yurdu çıkmadı bana. Devlet memuru anne babamın geliri yüksekmiş efendim! Babamla Milli Eğitim Bakanlığı’nda daire başkanı bir tanıdığına gittik. Bizi TYSD (Türkiye Yardımseverler Derneği) özel yurduna yönlendirip yurt müdüresini aradı. Gittik yanına. Şadiye Tezel. Saynur Tezel’in annesi. Çatık kaşlı. Hiç Ali Gönen hoca gibi değil. Korktum. Zaten bilmediğim şehirde yapayalnızım. Hukuk da okumak istemiyorum. “Yer yok” dedi. Babam yalvar yakar. İlk defa birine yalvardığını gördüm, müdürüne eyvallahı yoktur. Kadın yok diyor. Babamın gözü doldu, sesi titredi. “Tamam o zaman kaydını dondurayım” dedi! Kadın başladı ağlamaya. “Sen çık dışarı” dedi bana. Babama demiş ki; “Sen çocuğun yanında nasıl ağlarsın? Kaç kişi hukuk kazanıyor?”. Beni hukuk fakültelilerin odasına verdi. Hukuk ve tıpçıların odası ayrıydı. Gece gündüz ders çalıştıkları için diğer öğrenciler yatma kalkma saatlerinden rahatsız oluyorlarmış. Tamam, kayıt oluyorum derken öğrendik ki yurt devlet okulu gibi yatak vermiyormuş, yatak alacakmışım. Akşam olmuş. Yoldan gelmişiz. Babam geri gidecek. Okul kaydı, yurt ara derken dükkanlar kapanmış. Yine yurtsuz kaldım Haymatlos ben! Araya müdür yardımcısı Neslihan abla girdi, depodaki eski yataklardan verelim yatak alıncaya kadar dedi. Yarım dönem o eski ve pis yatakta yattım benimkini bizimkiler alıncaya dek ama bir güzel yattım zira asker yataklarında uyumuşum yatılı okulda!

Babam giderken ağladı. Kardeşimin ölümünden beri ilk defa ağlarken gördüm onu! “Kızım ne yaparsın bilmiyorum, bunlarla işin zor, kendine dikkat et” deyip ağlaya ağlaya gitti! 11 yaşımda yatılı okulda ağlamayan ben; yurt koridorunun en ücra, kimsenin görmediği yerinde yarım saat ağladım.

Yurt çok ulusalcıydı. Milli bayramlarda lisedeymişiz gibi tören olurdu! Bir seferinde sabote için Aliye, Funda ve Fulya gönüllü katılmıştık, sonumuz İstiklal Marşı okumak olmuştu! Yurt bizi sabote etmişti! Çok gülerdik dernek kurucuları yaşlı teyzelerin süslü püslü siyah beyaz foto panosuna! Arada bizi ziyarete gelir, sohbet ederlerdi bizimle. Ben ayıp olmasın diye terbiyesizlik etmezdim. Çok sonra anladım ki iyi ki varmış o kadınlar. Dernekçiliği ilk onlardan öğrendim. Toplum yararına kız yurdu açmayı. 30 yıl sonra çok sevgili arkadaşım, KA.DER başkanı Nuray Karaoğlu’nun annesi ile tanışabildim, dernek Bursa şube üyesi ve çok teşekkür ettim. Eğitim hayatıma katkıları için minnetimi kabul etsinler. Şimdi Kadın Dayanışma Vakfı ve KA.DER kurucuları fotoğraf panolarına bakarken, hep onları hatırlarım.

Ama yurtta sigara serbestti artık şükür! İlk yıl Marlboro, ikinci yıl Tekel 2000, sonra Harman, Bafra, Birinci’ye kadar düştüm ben de yoksullar kervanından! Zira ABD’den ithal ekonomi profesörü Tansu ablamız devalüasyon getirdi ülkeye. Zaten kılım kendisine. Türkiye’nin ilk kadın başbakanı ben olacaktım, gitti hayalimi çaldı ben büyümeden! Hem sağcı hem burjuva! Oysa ezilen devrimci halkın çocuğu ben hak etmiştim bu kadın eşitlik devrimini! İşte böyle salak bir şey çocukluk! Hayat bilgin sıfır, fantezi dünyan çocuk! Bir bak bakalım ana akım siyasette gidebileceğin solcu parti bırakmışlar mı? Nereden aday olacaksın? Ortaokul kahramanın ve kadın parti genel başkanı Behice Boran’ın partisi TİP kapatılmış 80’de. Ki hayranıyım diye Çivril’deki yaz arkadaşım Didem’in bana İstanbul’dan postayla gönderdiği Behice Boran’ın hayat hikayesini okuyorum diye Recep hoca beni neredeyse disipline veriyordu yine orta sonda, yasaklı yayın kotasından. Yasaklı da değildi, satılıyordu kitapçıda. Bir de Sevgi Soysal’ın “Barış Adlı Bir Çocuk” romanı yüzünden. Rukiye getirmişti bana, babası solcu öğretmendi. Yine Hamiyet, Nihal ve Gülsün hoca kadın dayanışması ve şefkati ile kurtuldum disipline son kala. Hamiyet hoca; “Tasdikname verirseniz geleceği yanar, zehir gibi bu çocuk” demiş. Recep hoca demiş ki; “Bu çocuk sağcı da olsa, solcu da ateşli militan olur, ruhu öyle, kandırılabilir”!

Hocam çok öngörülüydü! Dediği oldu! Ateşli bir anarşist, feminist, kuir oldum! Çok da kandırıldı iyi kalbim. Canım çok yandı. Ama ne intikam duyuyorum şimdi ne de üzüntü. İyi kalbimi mücadeleyle kazandım hocam.

Ama ana akım siyasete inancım öldü. Anladım ki siyaseti yapan sivil toplum. Sıfırdan parti kurarım sanıyorsan, hangi kitle arkandan gelecek? Mustafa Kemal gibi Osmanlı paşası mısın? Devrim istemekle olmuyor çocuğum! Hayat bilgisi ders bir!

Sivil Toplum…

Hayat beni istemeden sürükledi, Kadın Adayları Destekleme Derneği yönetimine kadar geldim en fazla! O da gönülden değil, feminizm aşkına! Şirin Tekeli saygımdan. Ana akım siyasete daha yakın bir mesafe beni bozar! Burası bile zor ve ana akım siyasete fazla yakın mesafe. Artık ne demokrasiye inancım kaldı ne parlamenter rejim denen yalana. Ben yerelin güçlü ve bağımsız olduğu, esnek konfederasyon tipi komünlere inanırım; ülkenin en uzun soluklu yatay örgütlenmesini yaratıp sürdürülebilir kılmış Kaos GL geleneğinden gelen biri olarak. Merkezi hiyerarşik devletlere değil. Ama kadınları güçlendirip eşitlik sağlamak lazım. LGBTİ+ları siyasete taşımak.

İşte bu yüzden KA.DER’deyim. Şirin hocanın 25 yıl önce, bugünkü kürenin halinden bile daha öngörülü feminist analiz ve zekasıyla, tüm partilerden karar alma mekanizmalarına girmek isteyen kadınlara; tüm partilere eşit mesafede kalıp feminist bir perspektif kazandırarak feminist siyaseti yaymak ve desteklemek için açtığı yolda. Kürede eşsiz (unique) bir örgüt hala. Tıpkı yatay Kaos GL’nin 29 yıllık LGBTİ+ siyaset ve yayıncılık yolculuğu gibi, eşsiz. Eşsiz devrimler mümkündür! Çok gördü dünya! İspanya iç Savaşı anarşistlerini, Gezi Direnişini, Wall Street isyanlarını, Stonewall Inn isyanını, 68 kuşağını!

Yargısı siyasal ülkede savunma makamı…

Okul bitti de, işin içine girince tüm insanlık dışı çöplüğü en yakın mesafeden görüp 10 yıl nefret ettim avukatlıktan. “Ne işim var, düzen insanı mıyım ben” dedim.

Stajdaki ilk ayım, hacze gönderdi beni yanında çalıştığım Şennur Üstün. Acarım da hacizde. Fena değilim bir stajyer için. Çabuk kaptım daktilo, dilekçe. Sevdik de birbirimizi. Solcu bir arkadaşım göndermişti yanına staj için, okuldan. Dönem arkadaşılarmış. Bizimki mezun olamamış, Şennur olmuş tabi! Acar kız. Neredeyse aynıyız! İlk yanına gittim. Bir konuşuyor dobra dobra, hem feminist hem solcu! Ama masada bozkurt heykeli! O milliyetçi, ben solcu; aynı feminist kafa!

O kadar dürüst ve açık sözlü ki, ben de Kaos’luyum. Söylemek korkutucu ama gizlemek ayıp geldi bana onun dürüstlüğüne karşı. İçim sıkılıyor sustukça. Akşam içiyoruz, gündüz çalışıyoruz. Görüyor param yok, her şeyi ısmarlıyor, cömerttir hep. Yoksul kollar. Öyle iyi bir ailesi var. Hepsi koyu milliyetçi ama tam Anadolu bilgesi, kalender. Söyledim artık bir gün. Ne dedi hatırlamıyorum, öyle itmişim bilinç altına gerginlikten. Ama her ne dediyse şifaydı. Tüm korkumu geçirdi. Bana “anormal” olmadığımı hissettirdi. Hakkını helal et. Çok hakkın geçti ruhuma. Bana o gün sen lazımdın. Hayata yeni atılan, yoksul bir lezbiyene. Sen omuz verdin. Bana umut, güç verdin. Korkutmadın kalbimi açtığımda. Güzel kalbine teşekkürler. Melekler varsa dünyada, biri sensin. Beni hiç bırakmadın kaç yıl. Olduğum gibi sevdin. Ben de seni, hep. Annen, baban, abin akrabam gibiydiler. Haklarını helal etsinler o çocuğa. Allah varsa sizden razı olsun. Ben razıyım. Zıt düşünce kalpleri ayıramaz.

Şennur beni bir hacze gönderdi işte, kapıcı dairesi. Adam tv almış, müvekkil beyaz eşyacı. Arıyoruz ödemiyor. Müvekkil istiyor parayı, haklı. Adamda para yok, haklı. Adam evde yok. Karısı arıyor bir yere gitmiş, açmıyor telefonu. Adama ulaşamıyoruz. İcra memuru sıkıştırıyor. “Ya haciz yap ya gidelim” diyor. Küçük kızı çizgi film izliyor. Korktu bizden. Ter döküyorum. Adam açmıyor telefonu. İcra memuru sıkıştırıyor. Müvekkili aradım. Adam “Al” dedi televizyonu. Net. “Alın” dedim icra memuruna.

O kız çocuğunun gözünden pıtır pıtır yaş döküldü. Öyle sessiz ve içli ağlıyor ki, sesi bile çıkmıyor yavrumun ağlarken. Feryadı o kadar içinde, kavrulur insan! Bildiğiniz insanlık suçu işliyorum, bir çocuğun ruhunu, duygularını katlederek! Kadın çaresiz, sahipsiz, çıkışsız. Ben bir kız çocuğunu korkuttum. Küçücük yaşında çizgi filmini bozdum. Rüyasını bitirdim belki. Belki büyüdü hayat öğrendi benim yüzümden. “Allah bu işin de, bu kanunun da, bu devletin de, bu tartısız terazinin de, bu zenginlerin düzenin de belasını” versin dedim. Ben adalet mi okudum? Ben bunun için mi okudum o zulüm içinde? Nerede o adalet? O adalet küçük kız çocuklarını ağlatmak için mi var. Adaletsizliğiniz allak bullak olsun, hepiniz canınız yana yana yıkıntı altında kalın!

Eve gittim. Moral falan semtime uğramaz. Nasıl yemek yiyeyim, nasıl uyuyayım yastığa başımı koyup? “Yer yarılsaydı da yerin dibine girseydim” dedim. Karıla katıla ağladım saatlerce. “Ben buradan gelecek paraya da…. “ dedim. Ev arkadaşlarım susturamadı beni. Odamda yalnız ağladım. Öyle günahkâr ve kirlenmiş hissediyorum. Kimse temizleyemez. Devası yok.

Dedim ben yapamam bu işi. Param yok ama kursağımdan geçmez. Bir günah varsa öyle günah benim için. Şennur’a dedim “Yapamam ben”. “Yaparsın” dedi.

Bir daha tek çocuk ve kadın ağlatmadım. Bin dereden su getirdim hacizlerde, gözyaşı olmadan çıktım. Yaşanır mı o veballe? İnsan insan kalır mı?

Bir kere hacze gittim. Kamyon almış adam taksitle. Senet büyük ödememiş. Hadi kamyona ağlamam, ekmek teknesi de olsa. Ah bu adamlar! Ocakları yıkan, kadınların gözyaşı adamlar! Kökünüz kurusun! Çocukları ve kadınları sizin aklınızdan koruyacağım diye canım çıktı. Adam yine yok evde, aynı hikâye. Gitmişim ta Erzincan’a hacze. Benim avukat CHP’li. Sayılıyor da orada. İlçe belediye başkanı misafir diye karşılayıp şelalede alabalık yedirmeye götürmüş beni. Bir güzel ki Erzincan. Fahriye abla gibi! Müjde Ar gibi!

Adam yok! Ama karısı ve evli kızı var evde. Kadınlar dirayetli. Para yok. Senet illa ödenecek, Erzincan’a gönderilmişim senet için! Yeminliyim haciz yapmam! İşten olsam para yok! Organize olduk kadınlarla! Dedim “Şakası yok. Ya para ödenecek ya haciz. Ne olur beni haciz yaptırıp evden eşyanızı aldırtmayın. Çok üzülüyorum sonra. Para bulun bir yerden. Yoksa ikna edemem müvekkili”.

Yurt dışındaki kızını aradı kadın. Kız dedi “Hemen para gönderiyorum”. Ama 90’lar. Yok ki anında online para geçişi! Kız bankaya baskı yapıyor bugün gönderin diye, icra memuru bana. İcra memuru haklı. Adam kaç hacze gidip bitirmek zorunda aynı gün. Ben haklıyım. Müvekkil haklı. Borçlu haklı. Herkes haklı. Sistem binmiş insan üstüne. İnsanı saymayan sisteminiz batsın!

Risk aldım. Güvendim kadınların samimiyetine. Avukat diyor “Dönme al parayı ya da haciz yap. Tekrar seni Erzincan’a nasıl göndereyim?” Haklı! Masrafı var, zaman kaybı var. Olmuşuz George Orwell 1984! Lisede Hamiyet Tuğ hocam İngilizcem gelişsin diye vermişti de okumuştum, sağ olsun! Hep rehberdi zaten hepimize, o ayrı hikâye konusu, onun hikayesi bitmez! Kot pantolonlu Madonna! İnsanı görmeyen öyle bir sistem kurmuşuz ki, içinde insan değil çöplük kalmış hepimizin beraber boğulduğu!

İcra memuruna “Gidin işinizi yapın, para gelmezse çağırayım” dedim. Adam bari kurtulsun, devletin memuru! Adı üstünde; memur! Emre itaat eden! Adlarla dahi hiyerarşik taht, başbuğa tabi Türk devlet yapısı!

Kadınlar rahatladık! Koyuldu çaylar! Geçiyor saat. Koca arazi tabi. Kadınlar halletsin, gelsin akşam tüm üzüntünün üstüne kral gibi otursun! Kadınların canı can mı ki??

16:00’yı geçti. Bankalar kapanacak. Para geçmedi. Banka telefonları bitmedi. Çağırdım mecbur icra memurunu geri. Mesai bitecek! Hayat insansız bir mesai! Acıyan kadın kalbi!

Artık 17:00 olmak üzere. Demokles’in kılıcı sallanıyor çay içilen evin üstünde. Banka 5 dakikada bir aranıyor. Para yok. Dedim icra memurlarına “Yapın haczi”. Kadınlara döndüm; “Gördünüz uğraştım, olmadı, kusura bakmayın” dedim. Yüzümüz dağıldı. Misafir olmuşum, çay içmişim, ayıp değil de ne?

Son bir telefon. Para geldi! Biz sarıldık birbirimize. Yaşasın kadın dayanışması! Biz kazandık!!!

Mutsuz oldum, içtim, zihnimden kaçmak için ne varsa yaptım. Bizimkiler illa istiyor hâkim olayım. Ya ben nasıl hâkim olayım? Bir lezbiyen Anadolu tayininde tırlatır. Üstüne hakimlik düzen savunusu. Zorla sınava girdim kitap kapağı açmadan. Sırf gönülleri olsun diye. Yaş küçük. Ses de çıkaramıyorsun. Beni okuttular baskısı üstümde. Neredeyse istedikleri insan olacağım! Ama ben benim! Nasıl başkası olayım, ölürüm üzüntüden. Onlar memnun olur, ben tımarhaneyi boylarım. Dünya böyledir. Başkasının hayatı üstüneyse cennetin, sen onun cehennemisindir. Cennet herkesin özgür olduğu yerdir.

Neyse iki puanla kazanamadım. Dedim yapamadım. Yine ben yapamamış oldum ama olsun. Onlar öyle bilsindi. Hep eksik ben olaydım. Ben özgür oldum. Özgürlüğün fiyatı yoktur. Üstelemediler de zaten ilk can sıkıntısı geçince. İnsan malını bilmez mi! Biliyorlar sıkboğaza gelmem, çok sıkarsan kaçarım! Deli işte deyip sineye çektiler! Deliyse benim delim!

Ne zaman ki insan hakları çalışmaya başladım, dedim işte bu benim. Meğer bu benim yolummuş. Hukuk yazmasaydım Boğaziçi kampüste mis gibi mütercim tercümanlık okuyacaktım. Tam bir okul hayatım olacaktı, en büyük hayalimdi. Pislik ve küçük kız düşkünü İngilizce hocam Birol “Sen kazanamazsın” diye aşağılamasa bugünü görmeyecektim. Çok küfrettim ona. Fazlasını hak etti. Ama onun şerri beni bu sevdiğim güne getirdi. Şer hiçbir zaman amacına ulaşmaz.

İşte bu yüzden yapmam icra işi. Almam da. Avukatlığın ilk üç yılı icra işi yaptım gözyaşsız. İnsan üstü çalıştım. Sabah Adana’dan gelip akşam Trabzon’a gittim. Uçak az, çok pahalı. Otobüsle. Kim çalışanını uçağa bindirir o zaman? İnsanın kıymeti, onuru ve insan hakları var mı ki bu ülkede? İnsan gibi değil, eşek gibi çalıştım haciz işinde. Kendimi gay barlara attım hafta sonları insan olup, insan görmek için. Akşamları Engürü’ye. Boğuluyorum. Nefes alamıyorum. Hukuk değil ki bu, tahsilat işi. Tamam, iyi beceriyorum çünkü anı yönlendirip hızlı karar, hızlı strateji geliştiriyorum çünkü hipertimik bir bipolarım, genetik. Avantaj da kâbus da. Uçtan uca. Hızlı düşünmek, aynı anda çok iş yapmak. Ama ben tahsilatçı değilim. Tabiatıma uygun değil. Ben hukukçu olmak istiyorum. Avukatlıkla ve parayla yetinmek değil. Para gelir, kendine fiyat biç yeter. Fiyatsız hayat? İşte en kabarık fatura. Ben bunca zorluğa tahsilatçı olmak için katlanmadım. Kendime ve hayata bu kadar emeği bunun için vermedim. Hem ben insana değiyorum, benden icracı olur mu, yapan yapsın.

Ama deneyimsiz avukatlar ilk yıllarda maalesef en kolay icra ofislerinde iş bulur. Ben de geçtim bu tornadan, insan kalarak, robot bir hesap makinesi olmadan. Bu hacizlerin hayatıma katkısı ülkenin turistik olmayan yarısını gezme fırsatı oldu. Otobüsle, ağaçları, geçtiğim şehirleri, köyleri izleyerek.

Önce avukatlık yapıp öğrendim. Şimdi hukukçu olmaya çalışıyorum. Politik, aktivist bir avukat. Direniyorum ekonomiye. Hukukçu kalıp hukuku yaratan olmak için. Hak savunucuların avukatlığını yaptım. Devletin yasaklarını ortadan kaldırmaya uğraştım, nefreti dava ettim. Başardık da çokça.

Pınar Selek davasından başlayarak gördüm ki mahkemelerde hukuk yok. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’da adalete dair insanlığa sorduğu en derin soru. Kim suçlu, kim masum? Suç ne, ceza ne?

Hukuk ne adildir ne objektif. İdeolojiktir yalnızca. Kanunu yapanın elindeki gücü kimi korumak için kullandığının tarifidir. Ve o yüzden hükümran erkektir hukuk. Mahkemelerde boş yere aramayın adaleti! Önce insanlığın hukukunu ezilenlerin yazması lazım! Pınar Selek davasında anladım, fakültede Metehan’ın doğum günümde hediye ettiği Kafka’nın Dava romanını! Bin yıldır aynı hikâye, adaletin kanunla arandığı dünyada işlemeyen kanun! Hangi din iflah etmiş ki insanı kanunun hükmü olsun???

Kaos GL’nin avukatı olmayı seçtim ben. Ve Kaos GL hep yanımda. Bu bizim yolculuğumuz. Biz olmayı kılanların yolculuğu.

Vergi, ceza, boşanma, idare hukuku, gümrük, iflas işi alırım. Benim davamda ceza ya devlete çıkmalıdır ya bankaya ya erkeğe! Buyursun gelsinler! Severim kadınların, çocukların ve vatandaşın gasp edilen hakkını geri almayı. Kapımdan tecavüzcü, katil, uyuşturucu ve silah kaçakçısı, işkenceci, mafya, tarikatçı giremez. İnsana zarar veren giremez. Benim için suçu ispat edilene kadar herkes masum değildir. İyi biliriz karanlıkta işlenen suçları!

Benim fakültedeki öğrenci odam; güzel feminist moru nevresimim, duvarımda Leman küpürleri, Murathan Mungan ve fakültedeki ilk yılımda katledilen Uğur Mumcu. Yaş 21, Kaos GL’deki ilk, fakültedeki 3. yılım. Bir zamanlar biz de gençtik, LGBTİ+ hareketi kurmaya çalışırken boyumuza bakmadan! Boyumuzu aştık bence, insan kendini aşınca insan zaten!

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: yaşam, tarihimizden
nefret