13/05/2011 | Yazar:

Uçsuz bucaksız, tozlu çakıllı bir arazi düşünün.

Uçsuz bucaksız, tozlu çakıllı bir arazi düşünün. Az ötesinde bir sıra ağaç, onun ötesinde tellerle çevrili girilmesi yasak bir basket sahası ve yine birkaç ağaç ve birkaç sıra çimlik alan. Bu boş araziye sabahın erken saatlerinde serpiştirilen üç beş kız öğrenci ellerinde poşetler mıntıka temizliğinde. Bir gün önce kelli felli hocaların çekinmeden tükürdüğü, sokağın kirini pisliğini bastığı çakıllı çıplak arazide çöp arıyor. Arazinin uç noktalarına çaprazlamasına konulmuş birkaç çöp bidonu olmasına rağmen, yerleri süpüren eteklerini toplamış; avluya benzeyen yapının içindeki odalarının camından öğrencileri sırıtarak izleyen kelli felli beylerin kontrolünde kimse kafasını kaldıramıyor. Ben inatla kafam dik, etrafıma bakınıyorum; kimsenin görüş mesafesine girmemek için sütunlardan birine yaslanıp, “Bıraksanıza toplarmış gibi yapmayı, çöp filan yok!” Zaten sabah temizliği, öğrenciler okula gelmeden önce yapıldığı için yerde görünür çöp bulmaya imkân yoktur.
 
Cezanın sebebi: her sabah yapılan törene geç kalmak; bıyıkları sağdan göğe değen müdürün, günlük bir yaşam biçimi olduğunu öne sürdüğü “Amerikancılık”a ağzını şapırdatarak söverkenki huşusunu kaçırmak. Cezanın amacı: Islah, gözdağı, tehdit ve kız öğrencilere pedofilik bir zevkle eziyet eder olmanın rutin keyfini çıkarmak. Bir okul dolusu kız öğrenciye hükmetmenin tadını, zaman zaman kapıları erken kapatarak onları “mıntıka temizliği”ne çıkartarak erkekleştirmek, askerleştirmek ve vatana layık evlatlar olarak yetiştirmek! Soğuk günlerde bilhassa, çok daha büyük bir huzurla, üşüyüp titreşen öğrencilerin kurbağa yeşili süveterlerinin içinde soğuktan dikleşen göğüslerini görme olanağı yaratmak. Bu olanağı yaratanın “kız”lar olduğunu türlü bahanelerle haklı çıkartmak ve neticede cinsel doyum niyetine gündüz gözüyle “etek boyu”, “saçındaki tokanın rengi” filan diyerek tekme tokat girişmek. Ertesi gün büyük bir rahatlıkla, o dayak yiyen öğrenciye sarılıp sırnaşmak.
 
Müdür Bey olmanın dayanılmaz hafifliğinde, çoğu, çok ama çok yoksul ve çaresiz ailelerinden gizli eteklerini birkaç parmak kısaltıp diz hizasına getirdikleri için yedikleri dayağı, işittikleri hakaretleri ailelerine şikâyet edemeyecekleri zaten bilinen kızlardan oluşan bir hayranlar korosu yaratma teşebbüsü. 1990’ların ortalarında, orta öğretimli bir kız lisesinin anatomisi buydu kısaca. Ayaklarına takılmayacak kadar uzun ekose etekler, kurbağa yeşili kalın naylon çoraplar (evet, bir dönemin tek renkli, şimdinin rengârenk ve delikli avant-garde mus çorapları), kurbağa yeşili fitilli süveterler ve içine lila renkli, lacivert kurdeleli-kravatlı gömlekler; o yılların faşizan düzeninde, son derece popüler kurban öğrenci kıyafetiydi.
 
Kalın tabanlı siyah ayakkabılar, düz koyu renk ve tokasız çizmeler ve yazları kurbağaları kaçırtan tek şey olan, masumiyetini kelli felli müdür beylerin çekinmesiz bacak seyirlerinde yitiren beyaz fitilli çoraplar. Her hafta, okulun yakınlarındaki kafeterya, alışveriş merkezi ve kıyı şeridinde, baskında yakalanmış gibi toplanan “formalı” kız öğrenciler. İte kaka müdür odasında sorgulanan, ailelerine haber verilmekle tehdit edilen artık 15’ini geçmiş, utançtan seslerini çıkaramayan bir dolu kız/öğrenci. 1990’larda aslında “kız okulu” ya da “klasik lise” denilen ve hemen her okulda rastlanan bu “eksiği çok fazlası yok” manzaraların temelinde; “öğrenci” denilen şeyleştirilmiş “ergenliğindeki” insanı -bir de kızsa- zimmetli eşya kategorisinde değerlendirmek yatıyordu.
 
“Sırça Fanus”ların Ötesine Sıçramak!
“Okula geliyorum diye evden çıkıyorsunuz; ya başınıza bir şey gelirse? Gülüm, biz sizin iyiliğiniz için dövüyoruz, biraz da seviyoruz. O yüzden de dikizlemeyi hakkımız biliyoruz.” diyen müdür beyler ise olağandı. Böyle kafaların yardakçılığında, MHP’li siyasetin sokakları savaş alanlarına çevirdiği ve Güneydoğu’da hemen her gün bir insanın faali meçhul bir cinayete kurban gittiği düşünüldüğündeyse, daraltılan yaşam alanlarında, 60 ile 80 kişilik sınıflara kışla misali tıkılan öğrencilerden gelecek beklemek çok da gerçekçi değildi. Ancak aslında kimsenin böyle bir niyeti de yoktu. (Erkekler zaten ilkokulda başladıkları sünnet muayenesi tacizinden sonra, artık alıştırıldıkları vesayet düzenini perçinlemek için üniversiteye giremezlerse, askere gideceklerdir -ki benzer bir eğitim sisteminde sıradan bir öğrencinin muhtemel yolu üniversiteye değil kışlaya çıkar.)
 
Dershane çilesi ve ÖSYM belirsizliği derken, lise üçte evden kaçacak ya da evlenecek kızlar; nasılsa hayatın üçüncü sayfasındaki yerini alacaktı bir şekilde. Mesela lise birde, lezbiyen olmakla itham edildiği için kimsenin yanına oturmadığı şen şakrak Sevim’in okuldan atıldıktan sonra, çoktan boşanmış anne ve babasının yanına gitmektense evli ablasının yanına taşınışını hiç unutmam. Kendine iş arayışı, yalnızlığı ve bunları sadece 15’inde, tek başına yapmasıydı oysaki onu farklı kılan. Eğer sahiden lezbiyen idiyse de, bugün hayatının bir köşesinde cinsel kimliğini ifade edebiliyor mudur bilemediğim Sevim. İlk gençliğimin beyaz öğrencileri ve kelli felli yöneticileri tarafından marjinalleştirilen figürlerinden biri.
 
Hayatın apaçık gerçekleri olan insani olayların hiç yokmuş gibi davranıldığı; kutsal “Sırça Fanus”undaki burjuva ailesinin yüceltildiği ve o kızların, müdür beylerin ağızlarından damlayan gizli şehvetin dışavurumu olarak şiddete maruz kalışları, bugün bir eğitim sistemi meselesi olarak hâlâ devlet okullarının birincil sorunudur. Felsefesiz, 60 kişilik sınıflarda, hayata ötelenerek hazırlanan insanların -üstelik bilhassa, tamamını kız öğrencilerin oluşturduğu kız okullarında- isimlerine bugün üçüncü sayfalarda rastlıyoruz yazık ki. Bir de, devlet yurtlarında, sokaklarda ve Güneydoğu’da devlet eliyle işlenen cinayetlerin bir uzantısı olan çocuk-genç kız-kadın tecavüz ve ölümlerinde. 1980 askeri darbesiyle açık bir akıl hastanesi sistemi içinde kapalı bir cezaevine dönüştürülen bu ülkede, ölüm-tecavüz-cinayet üçgeni, alacakaranlık kuşağından epizotlar halinde sürüyor. 
 
Sorumluların elini kolunu sallayarak gezdikleri bu ülkede, suçtan iyileştirmeye varışın yeri olan akıl hastanesi modelinde, kaçış olanağı bırakmamak için dış sınırları tutarken; iç sınırlara da yeşil kurbağa avcıları yerleştiren bir sistemin, bütün bir yaşama yaydığı sistemin adı militarizm; uygulaması ise askeri müdahale ya da darbedir.
 
Bir-iki-üç; hop Yeşil Peri Gecesi’nde birkaç saat ve gün; idrak, uyanış ve itiraz, pasif direniş yerine aktif siyaset ve yaşamın her alanını ele geçirmeye (hâlâ) aday işkencecimize “Lütfen artık mezarına dön.” demek. 
 
Kısacası militarizm, yaşamın her alanına yayılmayı bir yaşam biçimi olarak hedeflese ve totaliter bir cunta idaresi olarak kurbağaların sıçrama kabiliyetlerini gözden kaçırarak varlığını sürdürse de, gelecekte bir gün mutlaka, tüm dünya kendi yeni dünya düzeninde üniformalara ihtiyaç duymayacak! Bir de, Ayfer Tunç’un usta kaleminden yakınlarda piyasaya çıkan Yeşil Peri Gecesi adlı ve Althusser’e selam söyleyen kitabındaki Uluç Müdür gibi tiplere elbette! Devlet-emniyet-bürokrasi ve magazin üçgeninde sıradan bir genç kadının yaşadığı tekinsiz olayları, öğrencilik yıllarından itibaren anlatan kitapta, militarizmin sistem içinde işleyen tüm mekanizmalarının sıradan yaşamları nasıl kuşattığını çok daha iyi görebileceksiniz.


Etiketler: insan hakları, askerlik
Nefret