16/11/2022 | Yazar: Ali Erol

Ekim ayının gökkuşağı “köşe”leri T24, HaberTürk, Duvar, Karar, Cumhuriyet ve Evrensel yazarlarından geldi.

LGBTİ+’lar için Ekim ayı gökkuşağı “köşe”leri  Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Gökkuşağının hakkını veren, LGBTİ+’lara (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks) selamı esirgemeyen, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığı yapmayan, en azından homofobik ve transfobik nefret söylemlerinden medet ummayan Ekim ayı pozitif “köşe”leri T24, HaberTürk, Duvar, Karar, Cumhuriyet ve Evrensel yazarlarından derledik.

T24, Mehmet Y. Yılmaz: “Bu ülkede eşcinsellerin de yaşadığı ve hepimizle aynı haklara sahip oldukları bir gerçek”

T24 yazarı Mehmet Y. Yılmaz, ““Halkın bir kesimi”, kaç kişi olursa makbuldür?” başlıklı köşe yazısında, AKP'nin önerdiği Anayasa değişikliği gerçekleşirse “Halkın bir kesimini cinsiyet farklılığına dayanarak alenen aşağılayan” bir Anayasa'mız olacağını yazdı.

“Anayasa'nın 41. Maddesi'nde yapılmak istenen bir değişiklik… Bununla ilgili açıklamalardan anlıyoruz ki maddedeki "aile" kavramı "kadın ile erkeğin oluşturduğu birlik" olarak tarif edilecek. Eşcinsel çiftlerin evlat edinmesi engellenecek. Böylece günün birinde eşcinsel evliliklerin yolu bir kanun değişikliği ile açılmak istenirse, Anayasa değişikliği gerekecek… Bir yandan temel bir insan hakkının kullanılmasını engellemeyi hedefliyor, diğer yandan gelecekteki Meclislerin iradesine bugünden vasi tayin ediyor… AKP'nin önerdiği değişiklik gerçekleşirse "Halkın bir kesimini cinsiyet farklılığına dayanarak alenen aşağılayan" bir Anayasa'mız olacak. Kanunun suç saydığı bir eylemi, getirip Anayasa maddesi haline getirmek ilginç bir hukuk anlayışını gösteriyor.”

“Halk ağzıyla söyleyecek olursam "hapırsanız da köpürseniz de" bu ülkede eşcinsellerin de yaşadığı ve hepimizle aynı haklara sahip oldukları bir gerçek. Bazıları toplumsal baskı altında kimliklerini gizlemeye çalışsa da gerçek bu; Türkiye'de de lezbiyenler, geyler, biseksüeller, trans genderlar, intersexler, queerler, aseksüeller var. İran'daki gibi idam edemezsiniz, IŞİD gibi damlardan atamazsınız. Sayılarının kaç kişi olduğunun bir önemi yok. Onlar da Anayasa ve kanunlarda "halkın bir kesimi" diye tanımlanıyorlar ve hakları var. Cinsel yönelimlerinin farklı olması nedeniyle ayrımcılığa tabi tutulamazlar. Siz eşcinsel çiftlerin evlat edinmelerine kafayı takacağınıza, babalarının yolsuzluk paralarını saklayan, babalarının yolsuzluk paralarıyla iş insanı, armatör kesilen sözde Müslümanları kafaya takın.”

HaberTürk, Nagehan Alçı: “Bırakın evlenmeyi "Ben LGBT’yim" diye sokağa çıkmak dahi son yıllarda imkansız hale gelmiş durumda”

HaberTürk köşe yazarı Nagehan Alçı, “Anayasanın 41. maddesine eklenmek istenen o 2 kelime çok tehlikeli bir kapı açabilir” başlıklı yazısında, “Bu ülkede özgürlükçülük -ama’sız ve fakat’sız- özgürlükçülük aramak çölde su aramaktan zor maalesef” diye yazdı.

İktidarın iki anayasa maddesi ile ilgili getirdiği değişiklik önerisinde 24. maddeye eklenmek istenen tanıma özsel olarak bir itirazım olamaz. 

“Başörtüsü meselesi anayasa ile çözülmez, bu detay anayasaya girmez diyenlere saygı duymakla birlikte yıllarca bu sorunu yaşamış bir ülkenin sosyolojik gerçekliğinde böyle bir düzenlemeyi anlarım” diye yazan HaberTürk yazarı Alçı, ekledi: “Ancak 24. madde ile birlikte aileyi düzenleyen 41. maddede durmak gerekiyor. Burada yapılmak istenen ekleme anlamsız, mevcut bir soruna işaret etmiyor ve çok korkutucu!” 

“Türkiye’de eşcinsellerin evlenmesi yönünde toplumsal bir talep var mı? Bu bir tartışma konusu mu? Sosyolojik bir gerçeğe dayanıyor mu? Durduk yere aile tanımını "Kadın ve erkekten oluşur" diye detaylandırmanın ne manası var? Bırakın evlenmeyi "Ben LGBT’yim" diye sokağa çıkmak dahi son yıllarda imkansız hale gelmiş durumda. Dünyanın birçok başkentinde bir şenlik havasında yapılan ve yıllarca Türkiye’de de gayet rahat bir şekilde organize edilen LGBT Onur Yürüyüşü bu yıl 26 Haziran'da yapılamasın diye Taksim’in yüzlerce polis tarafından abluka alındığını, çevre yolların kapatıldığını gayet net hatırlıyorum mesela. O gün eve ulaşamamış, çocuklarla saatlerce yolda kalmıştık yollar kapandığı için.”

“Eşcinsel bireyler son birkaç yıldır adeta bir cadı avının hedefi haline getirildiler. İstanbul Sözleşmesi’nde onlar üzerinden olmayan bir hayalet yaratıldı, sözleşmenin eşcinselliği özendirdiği gibi temelsiz bir şey uyduruldu, biz kadınların kadına karşı şiddet ile mücadelede en büyük kozlarından biri olan sözleşme erkekler tarafından lağvedildi. Şimdi 41. maddeye eklenmek istenen ile "Ben muhafazakarım, aileye, geleneksel değerlere sahip çıkıyorum" demek için LGBT bireyler araçsallaştırılıyor ve muhalefet sıkıştırılmak isteniyor. Halbuki eskiden LGBT yürüyüşlere izin verilmezken bu konudaki özgürlük AK Parti iktidarları ile gelmişti.”

“Temel insan hakları ile ilgili referandum yapılamaz. LGBT bireylerin yaşam ve tercih hakkını savunmak bu bireylerin tercihlerini onaylamak, doğru bulmak ya da desteklemek demek değildir. Herkesin kendi gibi olma ve yaşama hakkına asgari saygı duymaktır bu. Şayet popülizm dalgasına kapılır bu hakkı ötekileştirilmiş bir grup olan LGBT’lerin elinden alırsak yarın başka grupların da aynı şekilde ötekileştirilmeyeceğini, kriminalize edilmeyeceğini kim garanti edebilir?”

Duvar, Berrin Sönmez: “Başörtülü eşit yurttaş olmak istiyorsan LGBTİ+'ların eşit yurttaşlık haklarına karşı çıkacaksın dayatması”

Duvar yazarı Berrin Sönmez, “Erkek egemenliğinin kod adı: Aile” başlıklı köşe yazısında, “aile, erkek egemenliğinin kod adı. Ailenin güçlendirilmesinden her bahsedildiğinde erkek egemenliğinin yeniden tahkimi politikası kurulduğu besbelli…” diye yazdı.

“Başörtülü kadınların, başörtüleriyle eğitim, çalışma hakları gibi tercih ettikleri her meslek ve iş kolunda var olma haklarını güvence altına almak önerisiyle gelinen bu aşamada iktidarın anayasa teklifi gerçekte kadınlara güvence vermekten kaçınması anlamına geliyor. Özene bezene yarattığı ve hala sadece başörtülü kadınlar değil hatta belki kadınlardan daha çok erkek seçmen üzerinde etkili olan “güvenceniz benim” algısını yıkmak istemediği için planlamakta olduğu LGBTİ+ haklarını ihlal edecek girişimi, başörtülü kadınlara adeta ön koşul olarak sundu: 'Başörtülü halinle toplumsal alanda eşit, özgür yurttaş olarak var olmak istiyorsan LGBTİ+'ların toplumsal alanda eşit, özgür yurttaşlık haklarıyla var olmasına karşı çıkacaksın' dayatmasında bulundu topluma, seçmene ve özellikle başörtülü kadınlara.”

“Toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesinin cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim boyutlarından her ikisi de böyle bir anayasa değişikliği halinde hak ihlali ve hak kaybı yaşayacak buna şüphe yok. Hem kadın erkek eşitliği tümden yok edilecek toplumsal ve siyasal olarak hem eşcinsellikle mücadele adı altında LGBTİ+ların hakları yok edilecek. Şiddete ve hak ihlallerine anayasal meşruiyet sağlanacak. Ev içi şiddet kavramının aile içi şiddet olarak çarpıtıldığı günden bu yana var olan bu tehdit hayata geçirilmek isteniyor. Ailede erkek egemenliği yeniden ve eskisinden daha güçlü tesis edilince ne kadın hakları, ne çocuk hakları ne LGBTİ+ hakları kalır geriye ne eril şiddetle mücadelenin esamisi okunur.”

Kod adı aile olan erkek egemenliği, anayasal dayanakla tahkim edilirse her ailenin alfa erkeği ailedeki kadın, erkek, çocuk cinsel yönelimi ve cinsiyet kimliği ne olursa olsun, ataerkil cinsiyet rollerinin çizdiği kalıplar dışına çıkan aile bireylerine şiddet uygulama hakkı elde eder. Bildiğimiz üzere 6284 karşıtları da “sıkıysa şikayet etsin” anlamına gelecek şekilde “aile içi şiddet şikayete bağlı olsun, kamu davası konusu olmaktan çıkarılsın” diyorlar yıllardır. Toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesini tüm resmi metinlerde ve şiddetle mücadele mekanizmalarındaki uygulamada yok etmiş olan iktidar, kendi planlarını gerçekleştirmek için şimdi anayasa değişiklik teklifiyle erkek egemenliğini güçlendirme hazırlığında. Kadın hareketi olarak yıllardır kazanımlarımızın tehlikede olduğunu; İstanbul Sözleşmesi’ne dair verilecek kararın Türkiye’nin geleceği hakkında karar vermek olacağını söylerken işaret ettiğimiz tehlike buydu. Şimdi yıllardır geleceğini belirtip kitlesel ve partili muhalefeti uyarmaya çalıştığımız tehlike anayasa hazırlığıyla çok yakın hale gelince ilk defa karşılaşmış gibi yapmak hiç anlamlı değil. Bilinen tehlikeyi, başörtülü kadınlara ve haklarını güvence altına alma önerisine bağlayıp sanki Kılıçdaroğlu o videoyu yayınlamasa ve CHP o teklifi vermese, AKP aile odaklı teklifi hazırlamayacakmış gibi yapmanın alemi yok… Partili muhalefetin kitlesel muhalefetle, kadın hareketi ve LGBTİ+ örgütleriyle ortaklaşmasıyla bu tehlikeyi aşmanın mümkün olacağını unutmayalım.”

Karar, Akif Beki: “Seçim değil de LGBT'yle cihatmış gibi”

Karar köşe yazarı Akif Beki, “İktidarın şu bitmeyen yolsuzlukla mücadele hazırlığı” başlıklı yazısına, Nisan ayından, “Batı’dan gelen her tepkiyi, bize eşcinsel evlilik dayatılıyormuş gibi anlatmak, kimin aklına gelirdi!” sözlerini hatırlatan, “Seçim Değil De LGBT’yle Cihatmış Gibi” ara başlığı attı.

“Putin, Ukrayna’nın dört bölgesini niye ilhak ettiğini açıklarken lafı “LGBT tehlikesi”ne getiriyor, cinsiyetlerinin saldırı altında olduğunu söylüyor ve satanist Batı elitlerinin “LGBT zorbalığı”yla savaşmak için Ukrayna’yı işgale girişmiş gibi gösterebiliyor da... AK Parti iktidarı mı; muhalefetle seçim rekabetini, LGBT’yle mücadele havasına sokamayacak? Ve cinsiyetsizleştirme tehlikesine karşı aile yapımızı korumak için oy isteyemeyecek? Hem de alasını başarır... ‘Ben iktidarda olmasam hepinizi LGBT yapacaklar, cinsiyetinizi ancak ben savunurum’ kampanyası start aldı bile.”

“Yok, 20 yıl önce LGBT haklarını Erdoğan savunuyor, insani yaşam ve yasal güvence vaat ediyormuş da... Yahu, böyle kendini inkarların AK Parti’yi durdurduğu, hiç görülmüş mü! Kılıçdaroğlu, örtünüp örtünmeme özgürlüğüne güvence teklif etti. Erdoğan, bunu dahi çalım fırsatına çevirmedi mi! Açık açık söyledi, gizli saklı değil. “Farkında olmadan bize bir pas verdi. Bizim de golü atmamız lazım. Bilmiyor, ömrüm santraforlukla geçti” dedi. Devamına da oyun planını ekledi: “Biz kimlerin LGBT’ci olduğunu biliyoruz. Bunu, oraya (başörtüsü özgürlüğü için Anayasa düzenlemesine) koyalım. Çıksın bakalım, neresinden savunacak onu da görelim. Aile filan hepsi bu işin içinde, öyle bir şey yapıyoruz ki hadi bakalım, görelim seni...” Muhalefeti, radikal LGBT’ci göstermek için başörtüsünü bile kullanmaktan çekinmeyecekleri ortada. Sözde ‘muhafazakar devrimci’ oylara gözünü dikmiş bu siyaset, insan hak ve özgürlükleriyle ters düşüp düşmediğine mi takacak!”

Cumhuriyet yazarları: “Türban tartışmasını, LGBTİ+ haklarını kısıtlamak için kullanıyorlar”

Cumhuriyet yazarı Emre Kongar, “Mahpuslar, medyaya sansür ve kadına şiddet” başlıklı köşe yazısında, erkeklerin, kadınlara yönelik saldırı ve şiddet çetelesini paylaştı ve LGBTİ+ haklarıyla devam etti:

“İktidarın güya “başörtüsü özgürlüğü” adı altında yaptığı, erkek egemenliğini pekiştirmek, “türbanı” olağanlaştırmak, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmak, kadını kapatmak ve ev içine hapsetmek, LGBTİ+ haklarını sınırlamaya ve kısıtlamaya çalışmak... Hem İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıyor hem de türban tartışmasını, kadın ve insan haklarının önemli bir bölümünü oluşturan LGBTİ+ haklarını da sınırlamak ve kısıtlamak için kullanıyorlar. Erdoğan, türbanı Anayasa’ya sokma çabasını, “LGBT’yle birlikte de bizim aile yapımızı bunlar dejenere etmenin gayreti içerisine girdiler” diyerek dile getirdi ve bu konuda çalışma başlatıldı.”

Cumhuriyet yazarı Zeynep Oral ise “Linç kültürüne geçit vermeyin!” başlıklı köşe yazısında, “Kin ve Nefret Toplumu” ara başlığı altında sinemada ortaya serilen LGBTİ+ düşmanlığına değinirken, devam ediyor: “Evet sinema toplumun aynası. Yıllardır ne çok kin ne çok nefret birikmiş içimizde... İktidara geldiği gün “kindar ve dindar bir kuşak yetiştirmek” için çalışacağını söyleyen iktidar, adım adım bir karşıdevrim gerçekleştirirken galiba bir tek bunu başardı! Nefret dilini günden güne çoğalttı, yoğunlaştırdı; kinle besledi; intikam duygusuyla coşturdu; yasaklarla, baskıyla, tehditle, biat kültürüyle köpürttü; çatışmalardan medet umdu ve toplumu bu hale getirdi.” 

Evrensel, Sevda Karaca: “İktidarın LGBTİ’lere yönelik sistematik nefret söylemi basit bir gündem saptırma olarak ele alınamaz”

Evrensel yazarı Sevda Karaca, “Bizi kim öldürüyor?” başlıklı köşe yazısında, “Şiddet, her geçen gün vahşileşirken şiddetin sistematik bir biçimde hedefi de genişliyor... Sanatı ve sanatçıyı itibarsızlaştıranlarla sağlık emekçilerini hedefe koyanlar, kadınları “keyfince” öldürme hakkını tahsis edenlerle gençlere tek tip olmayı dayatanlar, LGBTİ’leri nefret nesnesi haline getirip “insan olmaktan” çıkarırken, insani herhangi bir şeyi “kendi için makbul olmadığı” gerekçesiyle yok etmeye çalışanlar aynı kaynaktan besleniyor” diye yazdı.   

Evrensel yazarı Karaca, Ekim ayındaki ikinci yazısına, ““Aileyi koruma” lafının altından yine nefret ve düşmanlık çıktı!” başlığı altında, ““Ailenin güçlendirilmesi” lafzı altında yeni bir saldırı paketi geleceğini, geçmiş deneyimlerimizden yola çıkarak zaten tahmin etmiştik” diye devam ederken hatırlatıyor:

“2020’de Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın eşcinselleri hedef alan açıklamasının hukuka ve insan haklarına aykırı olduğunu belirten barolar ve meslek örgütleri “İslam düşmanı” olarak yaftalandı. Bu, baroların bölünmesine zemin yapıldı.

Kadınların şiddete karşı yükselen mücadelesi ve iktidarın bu şiddet karşısında failleri teşvik eder tutumuna yönelik eleştiriler toplum nezdinde büyük bir meşruiyete kavuştuğunda, İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik iktidar saldırıları sözleşmenin “Eşcinselliği teşvik ettiği için” yürürlükten kaldırılması gerektiğine yoğunlaştı.

Kadınların yasal kazanımlarının tek tek hedefe konması “Ailenin korunması ve güçlendirilmesi” süslü laflarıyla meşrulaştırılamayınca, evrensel ilkelere uygun olarak içerik kazandırılan 6284 sayılı yasa, çocuk istismarını önlemeyi gündem eden Lanzarotte Sözleşmesi, medeni kanunun gibi unsurları “kadınla erkeğin fıtratlarını, dini, örfü, geleneği, kutsalları tanımıyor, yaradılışımızdan gelen özellikleri bozuyor, çocukları eşcinsel özentiliğine itiyor, aileyi tehlikeye atıyor” vurguları çoğaldı.

Boğaziçi Üniversitesine kayyum atanmasına karşı öğrencilerin ve akademisyenlerin direnişinin meşruiyetini kırmak için LGBTİ’lere yönelik nefret söylemlerine ve din bezirganlığına sarıldı.

Ülkenin dört yanında sanatçılara “dil koparma”, tutuklama tehditlerinin somuta dönüşmesi, festival yasaklarının gerekçeleri hep LGBTİ nefretinden beslendi.

Kampüslerde öğrenci topluluklarının kapatılması, mezuniyet törenlerinin iptali, kadın eylemlerine “gökkuşağı bayrağı taşınıyor” diye saldırılar, Onur Yürüyüşleri’nin büyük bir tehdit olarak yasaklanmasında da mevzu hep bu noktadan ele alındı.”

Evrensel yazarı Karaca, Dünya’da da çok benzer bir biçimde yükseldiğini belirttiği kadın düşmanı, homofobik, ırkçı ve sermaye dostu hareketlere dikkat çekiyor: ““Aileyi dinsizliğe, değerlerin yok edilmesine, homoseksüelliğe karşı savunmak” iddiasıyla ekonomik, siyasal, toplumsal krizlerin ağırlaşan etkisi altında giderek daha kaygılı hale gelen halk kesimlerini gerici güçlere yedeklemeye çalışıyor. “Aileyi koruyoruz” kod adıyla yürütülen tüm politikalar sonucunda adım adım eşit yurttaşlık hakkımız, şiddete karşı korunma hakkımız, fikrimizi ifade etme hakkımız, örgütlenme, eylem yapma hakkımız, haber alma hakkımız, inanç ve inanmama özgürlüğümüz, kılık kıyafetimize karışılmaması hakkımız, ekonomik haklarımız da boğuluyor.

İşte böylesi bir bütünlük içinde baktığımızda iktidarın LGBTİ’lere yönelik sistematik nefret söylemi ve her vesileyle “ailenin korunması” adı altında bu nefreti kurumsallaştıran yasal düzenlemelerin neden basit bir gündem saptırma olarak ele alınamayacağını görebiliriz. Bu nefretin hepimize yönelik ağır saldırı furyasının önemli dayanaklarından biri olduğunu daha çok konuşmalıyız.”

***

LGBTİ+’lara selamı esirgemeyen, en azından homofobik nefret söyleminden medet ummayan “köşe”leri okumaya devam edeceğiz: “Hep kahır, hep kahır, hep kahır, hep kahır” nereye kadar…


Etiketler: insan hakları, medya
bülten