06/07/2022 | Yazar: Ali Erol

Haziran’ın gökkuşağı “köşe”leri Yeni Yaşam, İşte Çanakkale, Çanakkale Kalem, Çorum YaylaHaber, Duvar, Evrensel, Gerçek Gündem ve HaberTürk yazarlarından geldi.

Onur Ayı Haziran’ın LGBTİ+’lar için gökkuşağı “köşe”leri Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Gökkuşağının hakkını veren, LGBTİ+’lara (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks) selamı esirgemeyen, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığı yapmayan, en azından homofobik ve transfobik nefret söylemlerinden medet ummayan Haziran ayı pozitif “köşe”leri Yeni Yaşam, İşte Çanakkale, Çanakkale Kalem, Çorum Yayla Haber, Duvar, Evrensel, Gerçek Gündem, HaberTürk yazarlarından derledik.

Yeni Yaşam, Eren Keskin: “Onur ayındayız… İnsan haklarından yanayız”

Yeni Yaşam yazarı Eren Keskin, “‘Normal’ sayılanı iktidarlar belirler” başlıklı köşe yazısına, “Pride, yani Onur ayının içindeyiz. Bir kez daha LGBTİ+ bireylerin varoluş haklarını, cinsiyet kimliklerini sonuna kadar savunma haklarını, destekleyeceğimiz ayın içindeyiz.” diye başlıyor.

İnsan Hakları savunucusu Keskin, 90’lı yılların başına gidiyor, İstanbul Beyoğlu karakolundan “özellikle trans bireylere karşı akıl almaz işkenceler uygulamasıyla tanınan” ve “Hortum Süleyman” olarak bilinen işkenceci polisi hatırlatıyor: “Avukat Hanım, sen teröristlerle ilgilenmeye devam et, bunlar insan mı ki bunlarla ilgileniyorsun.”

Keskin, Hortum Süleyman’a açılan davaları ve trans kadınların mücadelelerinden vazgeçmediklerini anarak devam ediyor: “Bugün gerçekten LGBTİ+ hareketi, böylesine önemli bir yere geldiyse, bunda bütün LGBTİ+ bireylerinin ama en görünenler olarak da trans kadınların çok büyük bir payı olduğunu düşünüyorum. Maalesef ki coğrafyamızda son derece erkek egemen, militer ve feodal değer yargıları hakim. Ve kendilerini ilerici, solda tanımlayanların da birçoğunun ne yazık ki, bu erkek egemen kültürden fazlasıyla etkilendiğini, homofobi ve transfobi içeren düşüncelere sahip olduğunu hepimiz bilmekteyiz… Özellikle trans kadınlar çok görünür oldukları için toplumun tüm kesimlerinden baskı yaşıyorlar. Gözaltına alındıklarında işkenceye ve cinsel işkenceye, sokakta küfürlere ve tehditlere; hatta cinayetlere maruz kalıyorlar. Yaşam haklarını yitiriyorlar ve çoğunlukla katiller serbest bırakılıyor… Oysaki Türkiye Cumhuriyeti Devleti birçok alanda olduğu gibi, LGBTİ+ bireylerin de haklarını korumak üzere birçok Uluslararası Sözleşme’ye imza atmış. Hatta kendi iç hukukunda da gerekli düzenlemeler yeterli olmasa bile Türk Ceza Kanunu’nun 122. maddesinde her türlü ayrımcılık yasaklanmış olmasına rağmen, yaşamın tüm alanlarında LGBTİ+ bireyler ve özellikle translar çok büyük baskılara maruz kalıyorlar.”

“Bu yıl bir kez daha LGBTİ+ bireyler ve örgütler Onur ayını kutlayacaklar. Biz de insan hakları savunucuları olarak, bu kutlamalarda onların yanında yerimizi alacağız. Çünkü bu bir varoluş, bu bir cinsiyet kimliği… Ve bize maalesef “normal” olarak dayatılanları her zaman iktidarlar belirliyor. Biz insan haklarından yanayız. Bu nedenle de bize dayatılan ve insan haklarına aykırılık teşkil eden bu ‘normalleri’ kabul etmiyoruz.”

İşte Çanakkale, Hasan Sami Er: “LGBT yürüyüşü Valilikçe iptal edilmiş. Sebep?”  

Çanakkale yerel basınından İşte Çanakkale Gazetesi yazarı Hasan Sami Er, “Siz Karar Verin” başlıklı yazısıyla, Çanakkale’de LGBTİ+ hakları için mücadele eden Muaf Çanakkale LGBTİ+ İnisiyatifi’nin düzenleyeceği Onur Haftası etkinliklerin Çanakkale Valiliği tarafından yasaklanmasını köşesine taşıdı.

İşte Çanakkale Gazetesi yazarı, “LGBT yürüyüşü Valilikçe iptal edilmiş. Sebep?” diye soruyor ve devam ediyor…

“Bir dernek tarafından açıklama yapılmış: “Lezbiyenler, gayler, biseksüeller, travestiler şehitlerimizin imanlı ve ahlaklı ruhlarını ve bedenlerini feda ettikleri bu aziz topraklarda sözde ‘Onur Yürüyüşü’ adı altında manevi ve milli değerlerimize leke sürmek, lanetli ayakları altında çiğnemek, adeta yüzyıl önce verilen vatan mücadelesinin, Çanakkale Zaferimizin intikamını almak istemektedirler…””

“Bunun üzerine Valilik şu açıklamayı yapmış: “İlimizde 13-17 Haziran 2022 tarihlerinde düzenleneceği belirtilen ve sosyal medya aracılığıyla da duyurulan etkinlik, toplantı ve yürüyüşe Valiliğimizce izin verilmemiştir. Kamuoyuna saygı ile duyurulur…””

“İnsanın sorası geliyor: Yurdumuzda birçok LGBT sanatçı var. Bunlar gazinolarda, barlarda sahneye çıkıyor, televizyonlarda yer alıyorlar, filmlerde oynuyor… Soruyorum size: Doğru mu? Hatta Saray’a yemeğe davet ediliyorlar. Doğru mu? Eee? Daha önceki aynı yerde, aynı şekildeki yürüyüşlerine izin verilip hiç engellenmemişken, şimdi ne oldu da izin verilmedi? Sorum bu… Önerim: Bu insanlar madem bu topraklara da sokulmasın. Ha yürüyüş yapmış, ha gezinti… Aynı toprağı çiğnemeyecek mi sonuçta? Ne fark eder? En iyisi biz şehrin girişine bir barikat kurup kontrol edelim ve bu insanları içeri sokmayalım. Ne dersiniz?”

Çanakkale Kalem, İlker Yurttaş: “Herkes kendini ifade edebilmeli. Bazı şeyleri yasaklayarak önleyemezsin”

Çanakkale yerel basınından bir diğeri Çanakkale Kalem köşe yazarı İlker Yurttaş, “Cesur pozlar” başlıklı yazısında, “Dijitalleşen dünyada çok farklı argümanlarla karşılaştığımızı”, “Sosyal medyada içerik üretmenin zorlaştığını” söylüyor ve son dönemde sosyal medyaya yansıyan ve tartışılan görüntüleri ele alırken, “Gelelim 17 Haziran Çanakkale LGBT onur yürüyüşüne..” diyerek devam ediyor:

“Sayın Vali Aktaş yasaklamış, yasaklamış ve yürütmeyeceğim demiş.. Akıncılar sosyal medya üzerinden yetkililere çağrı yapmış ve onursuzluk yürüyüşlerinin ve tüm faaliyetlerinin durdurulmasını istiyoruz demiş.. Yetmemiş.. Müslüman gençler olarak o gün o yürüyüşte orada olacağız denmiş.. Şimdi sokakta iğrenç şekilde cinsel ilişkiye girmeye kimse sesini çıkarmazken, LGBT’lilerin yürümesi ne kadar iğrenç, ne kadar tehlikeli, ne kadar özgür birey davranışının ötesinde.. Bana kalsa bırakın yürüsünler.. Ne olacak yani. Onlar yürürdü diye ahlakımız mı bozulacak, çoluk çocuk şak diye fikir mi değiştirecek..

Herkes kendini ifade edebilmeli. Bazı şeyleri yasaklayarak önleyemezsin.. Bu yürüyüş kanunsuz olur eyvallah.. bizim bilmediğimiz kanunsuz bir durum varsa da toplum olarak bunu bilmek isteriz.. Velhasıl; ayıplayacağımız, sebebini bilmek isteyeceğimiz şeyleri görmezden geliyoruz ama bazı gerçekleri de ahlakımızı bozar diye korkuyoruz. Soyunan mankene cesur pozlar verdi diye ağzımızın suyunu akıtarak bakıyoruz iş bireyin tercihine gelince orada dur şekerim diyoruz.. Bu olmaz; olmamalı. Kimse kimsenin namus bekçisi değil..”

Çorum Yayla Haber, Ayça Yılmaz: “Hayat Kadınları ve LGBTİ Bireyleri de Onurludur”

Çorum Yayla Haber köşe yazarı Ayça Yılmaz, “Hayat Kadınları ve LGBTİ Bireyleri de Onurludur” başlıklı yazısıyla, Cumhurbaşkanı’nın “çürük ve sürtük” ifadelerini köşesine taşıdı.

“Bu ülkede milyonlarca insan 2013 yılında gerçekleşen Gezi Parkı eylemlerine katıldı. Çünkü Taksim Parkı’nın betonlaştırılmasına karşı ağaçları korumak için başlayan eylemler, AKP iktidarının baskı ve yasaklarına karşı bir “özgürlük” eylemine dönüşmüştü.” hatırlatması yapan Çorum Yayla Haber yazarı, “Türkiye’nin topraklarını katar katar kim sattı? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını 250 bin Dolara kim sattı? Türkiye’nin limanlarını yabancılara kim sattı?” diye soruyor ve devam ediyor:

“Kim sattı bunları, “sürtük” dediğin Gezi Parkı eylemcileri mi? Ya da hayat kadınları mı? Ya da LGBTİ bireyleri mi? Sınıfsal ayrılıkların insanlığı uçuruma sürüklediği kapitalist ülkelerde eşitsizlik, sefalet, eğitimsizlik, psikolojik ya da doğuştan gelen fiziksel farklılıklarından dolayı hayat kadını olan ya da cinsel kimliğini “yetişkin” olduktan sonra tercih ederek dürüstçe “ben buyum” diyen LGBTİ üyeleri mi?”

“Şunu anlamamız lazım; kanunları çiğnemediği sürece, başkasına saldırmadığı sürece her insanın özel yaşamı Anayasa tarafından koruma altına alınmıştır. Kişi özel hayatında hata bile yapsa, cezasını kendi çeker; kaldı ki yaşadığımız ülkede pek çok kimse mükemmel şartlarda veya reklamlarda gösterildiği gibi mükemmel ailelerde doğmuyor. İnsanlar hata yapa yapa, eğitim ala ala, tırnaklarıyla kazıyarak bir yerlere geliyorlar. İnsanlara doğruyu takdir ederek şans vermek yerine, külliyen özel yaşamındaki geçmişinden dolayı silmek ya da küfür ederek aşağılamak, 21. yüzyılın kafa yapısıyla bağdaşmıyor. Eminim gençler bu olanlara çok şaşırıyordur.

Hiç kimse özel yaşamıyla “yandaş televizyon kanallarının kadın programlarındaki sanal mahkemelerde” yargılanamayacağı gibi, yine hiç kimse cinsel bir aşağılamaya dayanan “sürtük” ya da “çürük” gibi hakaret ya da küfürleri hak etmiyor. Ve bu tür sözcükler küfür kapsamında olduğundan yasalara göre “suç” kapsamında değerlendiriliyor.”

Duvar, Berrin Sönmez: “Dindar grupların LGBTİ+ düşmanlığı, patriyarka ile modernite arasındaki çatışma evresini yaşamakta olduklarını yani modernleşme sürecine girdiklerini gösteriyor”

Duvar yazarı Berrin Sönmez, “Onur kimin ayol?” başlıklı köşe yazısında, “her dinde yasaklanmıştır eşcinsellik ancak hiçbirisinde önlenemediği gibi en çok da her dinin öğreticileri, öğrencileri ve eğitim kurumlarıyla özdeşleşmiştir zaman içinde” diyor ve ekliyor: “Manastırlar, medreseler bundan ari değil maalesef gizlenmeye çalışılsa da.”

Duvar yazarı, “dindarların din karşıtlığı ithamıyla itiraz ettiği modernite ve aydınlanmacı görüş”ü hatırlatıyor ve ekliyor: “Aynı zamanda dinlerin öngördüğü biçimde eşcinsellik karşıtlığı da bir modern fenomen olarak çıktı karşımıza.”

“Devlet ve aile benzetmeleri, modern ulus devletlerin başta gelen ideolojisine dönüştü. Eşcinsellik karşıtlığı tek tanrılı dinlerin kutsal metinleri gibi resmî ideolojileriyle ulus devletlerin de alametifarikası oluverdi.”

“Feminist mücadelenin toplumsal dönüşüme katkısıyla değişen algı kadın erkek eşitliğine itiraz edemez hale gelmesine rağmen kısıtlayıcı alışkanlıkları sürdürürken eşcinsellik tamamen bir nefret ögesine dönüştü modernizmde. Ve bizim gibi modernleşme sürecini tamamlayamamış toplumlarda var gücüyle hissediliyor hâlâ. Hâlâ diyorum çünkü tüm insan hakları metinlerine, ayrımcılık yasağını ve kanun önünde eşitlik ilkesini çok aşarak ötesine geçen, yaşama egemen eşitlik bilincine itirazın öznesi bugün LGBTİ+ bireyler.”

Sönmez, “Günümüzde kurumsallaşmış dinin otoriteleri ve bu otoritelere gönülden bağlı olan katı dindarlar lafa gelince eşcinsellerin şiddet görmesini istemediklerini söylerler” diyor, ardından İstanbul Beyazıt’ta saldırıya uğrayan Onur Pikniği etkinliğinden hareketle “dindar grupların LGBTİ+ düşmalığı” tartışmasına geçiyor…

“17 Haziran günü için düzenlenen İstanbul Üniversitesi onur pikniği, “Beyazıt Kimin Ayol?” afişiyle duyuruldu. İstanbul Üniversitesi Eşitlik Topluluğu isimli öğrenci kulübü ve karşısına “bizim onurumuz bize yeter” bildirisiyle konuşlanan AK Parti İstanbul Üniversitesi Teşkilatı isimli sosyal medya hesabıyla çıkan grup çatışıyor. Patriyarkanın tarih boyu şehvet nesnesi olarak konumlandırdığı LGBTİ+lar, eşit insanlar olarak onurlu yaşam isteklerini haziran ayında her zamankinden daha gür sesle duyurmaya çalışıyor malum. Dolayısıyla yılın her zamanından daha çok duyuyoruz patriyarkanın günümüz temsilcilerinden eşcinsel karşıtlığını.

Bugün devletin resmî ideolojisini temsil eden Ak Parti politikasının LGBTİ+ düşmanlığı, pek çok farklı özelliği aynı anda bünyesinde taşıyor. Tarih bilmezlikten, hak-hukuk tanımazlığa kadar sayılacak çok şey var. Kurumsallaşmış, otoriterleşmiş dinciliği savunan bu zihniyetin kapitalistleşmesi herkesin malumu. Ancak modernleştikleri pek de kabul edilmez hatta fark edilmez bile. Dinci olarak tabir etmenin yaygınlaştığı dindar grupların LGBTİ+ düşmanlığı, patriyarka ile modernite arasındaki çatışma evresini yaşamakta olduklarını yani modernleşme sürecine girdiklerini gösteriyor. İnsan onurunun her insanın kendinde mündemiç olduğu insan hakları bilincine de erişmelerini dileyelim. Yani gerçekten inançları gereği karşı çıkıyor olsalar insanı irade ile yaratan Allah’a güvenir, hükmün O’na ait olduğunu gün gelir hatırlarlar diye umalım. O’nun yarattığı insanı, insan haklarından soyutlamanın din ile izah edilmeyeceğini idrak etmeleri için tabii ilkin eşitsiz cinsiyet rejimini kuran patriarkal zihniyetten kurtulmaları gerekiyor.”

Duvar yazarı Berrin Sönmez, Onur Ayı Haziran’ı, “Aykırı yaşamlar! Kime göre, neye göre aykırı?” başlıklı köşe yazısıyla kapadı: “Otorite, kendinden yana olanın otoritesini tanımasıyla ayakta kalabildiğinden ilkin avenesini yaratıyor, her zaman. Bu ortamda pervasızca susturulmak, görünmez kılınmak istenenlerin liste başı LGBTİ+lar. Yaşadıkları ayrımcılık öyle derin, öyle köklü ve öyle yaygın ki onur yürüyüşü insanlık onuru adına yaşamsal öneme sahip. Tabii ki herkesten çok kendileri yaşayarak bildiklerinden hepimizden daha çok farkındalar bu gerçeğin. Her şeyi göze alarak gerçekleştirdiler onur yürüyüşlerini. Pek çok ilde polis şiddetiyle burun buruna ve yüzlerce gözaltıyla.”

“LGBTİ+ varoluşuna sahip insanların ya yöneliminden ya da dininden, inancından vazgeçmesi dayatılıyor toplumda. Havle buna itiraz ettiğinde ise ağır saldırıya maruz alıyor. Saldırılar içinde "açıkça uyarıyoruz” ihtarıyla başlayan bir tanesi var ki hem ürkütücü çünkü örtük bir tehdit içeriyor hem de metnin her yerinden akan riyakarlıkla acınası. Ümmet-i Suffa imzalı bu açıklama tarih boyunca Müslüman toplumlarda eşcinsellik hiç yokmuş gibi yapmayı, ilim ve kültür misyonu edinmiş kendisine anlaşılan. Sanki Havle çağrı yapmadan önce bırakın tarihi günümüzde, bu ülkede hiç dindar LGBTİ+ varlığı dile getirilmemiş gibi bir kocaman riyakarlık yaptıkları.”

“İnsan haklarına aykırı olduğunu zerrece kabul etmeyenlere her zaman söylediğim şeyi tekrar yazayım: LGBTİ+ bireyler köleniz değil. Onlardan köleler gibi efendisinin yüzüne bakmadan, sesini çıkarmadan, varlığını göze sokmadan yaşamasını isteyemezsiniz. Var oluşuyla özgür yaşamak tüm insanların hakkı ve örgütlenme özgürlüğü insan haklarının ayrılmaz parçası. Var oluş biçimini, kendini var etme halini özgürce açıklamak da düşünce ve ifade özgürlüğünün bir parçası.”

Evrensel, M. Sinan Birdal: “Halbuki tam da bu doğallık halesi eleştirel bir gözle ele almamız gereken bir ideolojiye işaret ediyor”

Evrensel yazarı M. Sinan Birdal, “Bir burjuva ideolojisi olarak heteroseksüellik” başlıklı köşe yazısına, “hakim cinsellik ideolojisine karşı cinsel özgürlük ve kurtuluş taleplerinin yükseltildiği Onur Ayı” olarak kutlanan Haziran ayını selamlayarak başlıyor: “İktidarın bir süredir hedefe koyduğu, ancak boyun eğdiremediği “muhalif cinsellikler” Onur Ayı vesilesiyle daha fazla görünür ve tartışılır oluyor…”

Evrensel yazarı, “Onur Ayı’nda biraz farklı bir yol izleyerek heteroseksüellik üzerine odaklanmak istiyorum” diyor ve ekliyor: “Hakim cinsel düzenin temel normunu oluşturduğu için heteroseksüellik gündelik hayatta analize ihtiyaç duyulmayan, doğal bir kategori olarak kabul ediliyor. Halbuki tam da bu doğallık halesi eleştirel bir gözle ele almamız gereken bir ideolojiye işaret ediyor.”

“19’uncu yüzyıl başında burjuvazi toplumsal yükselişini kendini ahlaken yozlaşmış olan aristokrasi ve alt sınıflardan ayırt ederek meşrulaştırmaya çalışıyordu. Dinen ve ahlaken ölçülülüğü ve doğruluğu temsil etmek burjuvazinin hem öz güvenini inşa edebilmesi hem de diğer sınıfları kendi iktidarına ikna edebilmesi için öne sürdüğü bir iddiaydı. Bu bağlamda burjuvazi kendini aristokrasi ve alt sınıfların sınır tanımayan cinsel pratiklerinden farklılaştıran, burjuva aile düzenini destekleyen yeni bir cinsellik tanımı geliştirmeye başladı.”

“Viktoryen ahlak gibi İslamcı ahlak da toplumsal hiyerarşinin zirvesine oturmaya çalışan yeni bir sermaye fraksiyonunun, iktidarının doğal ve kutsal olduğunu kanıtlama çabasının bir ürünü. 19’uncu yüzyılın sonuna gelindiğinde ise burjuvazinin kendini kanıtlama ihtiyacı artık ortadan kalkmasıyla burjuva cinsellik alt ve üst sınıfların cinselliklerinden farklı bir cinsellik olarak değil, her sınıf ve millette ezelden beri varolan evrensel bir cinsellik olarak tanımlanacaktı. İlk olarak bambaşka anlamlarda kullanılan heteroseksüellik kavramı burjuvazinin bu ihtiyacına denk gelen bir kelime olarak yaygınlaştı. İktidarı sağlamlaştıkça burjuvazi iktidarını sadece üreticiliği değil aynı zamanda hazları ve zevkleriyle tanımlamaya başlayacaktı.”

Evrensel yazarı M. Sinan Birdal, Onur Ayı Haziran’ı, “Rak, rak, rak geldiler!” yazısıyla kapadı: “2022 Onur Ayı etkinlikleri tarihe geçti… Lubunyalar 2013 Gezi direnişinden beri büyüyerek eşitlik ve özgürlük taleplerini haykırıyorlar. Gezi’nin sembollerinden biri haline gelen ve merdivenlere, duvarlara, yollara nakşedilen gökkuşağı ve “Nerdesin aşkım?” sloganı hareketin ülke siyasetinde geri dönülmez bir eşiği atladığının göstergesiydi. 2013 Onur Yürüyüşü hâlâ hafızalardan silinmeyen bir kitleselliğin ve militan ruhun ifadesiydi. Bugünkü hükümetin bastırmaya çalıştığı da işte bu hafızadır.”

Evrensel, Turgay Olcayto: “Ülkemde Onur Yürüyüşü bu yıl da yasaklara takıldı”

Evrensel yazarı Turgay Olcayto, “Halklar ve yükselen ırkçılık” başlığı altında yazdı: “Geçtiğimiz hafta cinsiyet ayrımcılığına karşı oluşturulan eşcinsellerin Onur Yürüyüşü vardı pek çok ülkede… Ülkemde Onur Yürüyüşü bu yıl da yasaklara takıldı… İster istemez aklınız tarihin eski sayfalarına takılıyor. İspanya’da Franco, Almanya’da Hitler, Şili’de Pinochet, Arjantin’de Videla gibi diktatörlerin kimi insan gruplarına, kökenlerine bakarak dünyada yaşamalarını uygun görmediklerine tanık olduk. Bu diktatörler ırkçılıkla tanımlanan tutumlarıyla pek çok insanın ölümüne neden olmuşlardır. Hedeflerinde Çingeneler vardır, hedeflerinde eşcinseller vardır, hedeflerinde Yahudi ırkı vardır. Ve kendi açılarından acımasız ırkçı savaşlarını onların kökünü dünyadan kazıyana kadar devam ettireceklerdir.”

Evrensel, Hüsnü Öndül: “Tartışılacak şey, haklar ve özgürlükler değil, senin/benim bu konulara yaklaşım tarzımızdır”

Evrensel yazarı Hüsnü Öndül, “Hak özneleri: Herkes, hiç kimse” başlıklı köşe yazısında, “İnsan hakları hukukunda “hak öznesi” nitelemesi hakkın sahibinin kim olduğuna işaret eder” hatırlatması yapıyor ve LGBTİ+lar örneğine geçiyor: “Tartışılacak şey, haklar ve özgürlükler değil, senin/benim bu konulara yaklaşım tarzımızdır.”

“LGBTİ+ların UNESCO Hoşgörü İlkeleri Bildirisinde yer alan “kendi oldukları gibi yaşama hakları” vardır ve bu hakka saygı gösterilmelidir. En başta devletler saygı göstermeli. Sonrada tek tek bireyler, toplumlar. UNESCO’nun Hoşgörü İlkeleri Bildirisi’nin 1/4. maddesi (1995) şöyledir: “Hoşgörü, doğası icabı görünüşü, durumu, konuşması, davranışı ve değerleriyle çeşitlilik arz eden tüm insanları, barış içinde ve kendi oldukları gibi yaşama hakkına (have the right tol ive in peace and to be as they are) sahip bulundukları gerçeğini kabul etme anlamına gelir.”

Herkes ya da hiç kimse ile kastedilen, kelimenin yalın anlamıyla, herkes ve hiç kimsedir. Her insan. LGBTİ+lar ya da değil. Türbanlı ya da değil. Türk, Kürt ya da Ermeni de olabilir, olmayabilir de. Her kim olursa olsun, haklara ve özgürlüklere sahiptir. İnsan hakları ve özgürlüklerine… İhlal varsa karşı çıkmak lazım. Hakları ihlal edilen kim olursa olsun, karşı çıkmak lazım…”

Gerçek Gündem, Melda Onur: “Yoksa siz de onlara kötü davranan ya da arkalarından "top" diye bağıranlardan mıydınız?”

Melda Onur, Gerçek Gündem’de, “Sayın Süleyman Soylu'ya açık mektup” başlığı altında yazdı: “"Hepimizi LGBTİ+ yapmak istiyorlar" endişenizi bir nebze azaltmak için size bu mektubu yazıyorum. Hem de Onur Haftası kapsamında, hak mücadelelerine elimden geldiğince destek verdiğim dostlara da bir selam göndermiş olayım.”

“Farklı cinsel yönelime sahip arkadaşlarım ve tanıdıklarım olmuştu. Doğrusu özel olarak onların sorunları ile ilgilenmiş değildim, ama hayatımızın bir yerinde hep vardılar. Sizin de yok muydu? Mesela mahallenizde ya da ilk, orta, lise veya üniversite öğreniminizde, "genel normal" algısı dışında hissettiğiniz arkadaşlarınız ya da tanıdıklarınız. Mutlaka vardır. Hatta olmayan da yoktur herhalde. Zeki Müren ile büyümüş, Bülent Ersoy'un kimlik mücadelesine tanık olmuş bir neslin evlatları olarak, değil Osmanlı döneminin farklı cinsel yönelim gerçekleri, insanlığın varoluşundan bu yana böyle bir durumu bilmiyor değiliz. Aramızda varoluşlarının yüküyle yaşayan bu insanlar, kimi zaman müstehzi gülümsemeyle görmezden gelindi, kimi zaman kocakarı ilaçlarına maruz bırakıldılar ya da "nikahta keramet" tedavileriyle düzeltilmek istendiler. Öldürülme, dayak, ağır aşağılama ve alaylarla onursuzlaştırmaya hiç girmiyorum bile...”

“İyi düşünün Sayın Soylu. Mutlaka hayatınızın bir yerinde bu insanlarla temas ettiniz. Yoksa siz de onlara kötü davranan ya da arkalarından "top" diye bağıranlardan mıydınız? Bana öyle gibi geliyor… Yaptıkları iş insanları LGBTİ+ yapmak değil Sayın Süleyman Soylu. LGBTİ olanları sizin gibi farkındalığı olmayanların söylemlerinden ve eylemlerinden korumak, nefes almalarını sağlamak, bu kişilerin eğitim, sağlık, çalışma alanlarında var olabilmelerini sağlamaktı. Bunun için de artık konuya siyasetin el atması gerekiyordu. Öyle ya AKP'nin Genel Başkanının da, bugün hala sosyal medyada videoları dönen vaadleri vardı. Bu iktidar değil miydi özgürlüklerin, farklılıkların savunucusu...”

HaberTürk, Nagehan Alçı: “Biz görmek istemesek de Türkiye’nin bir LGBT meselesi vardır”

HaberTürk köşe yazarı Nagehan Alçı, “Türkiye’nin LGBT meselesi ve yasaklar, baskılar…” başlığı altında yazdı: “Yüzlerce polis ve polis otobüsü caddeyi tamamen abluka altına almış, yolu kapatmıştı. Ama kimden ve neden kapatmış? Sanki iç savaş çıkmış ya da İstanbul istila edilmiş ve olayları bastırmak için olağanüstü hal ilan edilmişti. Öyle bir hava.”

“Demokrasi doğru ya da yanlış diye etiketlenmeden her yaşam biçiminin yaşanabildiği sistemdir” diyen ve “LGBT üzerindeki yasakların AK Parti iktidarı döneminde kalktığını” söyleyen HaberTürk yazar devam ediyor: “…biz görmek istemesek de Türkiye’nin bir LGBT meselesi vardır. Hem laik kesimde hem muhafazakar kesimde LGBT kimliğini saklayarak, yalan söyleyerek yaşamak zorunda kalan binlerce insan var. Hem iş dünyasında hem akademik dünyada hem politika aleminde çok kritik mevkilerde LGBT bireyler var, hepimizin tanıdığı meşhur isimler gizli eşcinsel hayatı yaşıyor ama bu yasaklar yüzünden yalan söyleyerek hayatlarına devam ediyorlar. Kaldı ki bu yürüyüşe izin vermek eşcinselliği özendirmek anlamına gelmez. Yani boşuna korkmayın, yasaklamayın, öcüleştirmeyin… Dediğim gibi bu meseleyi özgürleştiren AK Parti idi. Şimdi neden bu hayalet avcılığı? Türkiye herkesin kendini istediği gibi ifade edebildiği bir ülke olursa büyür, zenginleşir.”

HaberTürk yazarı Nagehan Alçı’nın köşe yazısına kaynak gösterdiği akademisyen Volkan Ertit ise Duvar’da, “Sekülerleşme: AK Parti sayesinde mi AK Parti’ye rağmen mi” başlığı altında, “Sayın Alçı’nın doktora tezimi referans göstererek iddia ettikleri benim eserimin iddiasını yansıtmıyor. Hatta Türkiye’nin sekülerleşme sürecine dair ifade ettiklerim, Alçı’nın iddia ettiklerinin tersini içermekte” yanıtı verdi.

Alçı’nın kaynak gösterdiği akademisyen Ertit, HaberTürk yazarının “Erdoğan öncesi Türkiye’de ateistlerin ve eşcinsellerin özgürlükleri kısıtlıydı, Erdoğanla birlikte bu yasaklar kalktı, özgürleştiler. İnanmıyorsanız Ertit’in doktora tezine bakın” çıkardığı sonuca ilişkin, “Böyle bir iddia ya da yaklaşım benim doktora tezimde yer almıyor” diye yazdı.

“Sonuç olarak, son 200 yıldır modernleşen coğrafyalar doğaüstü öğretiler ve anlatılardan uzaklaşıyor. Bu sebeple modernleşme süreci 2002 yılından çok önce başlamış Türkiye’nin sekülerleşme sürecini AK Parti’nin iktidara geldiği dönemden başlatmanın doğru olmadığını düşünüyorum.”

“Alçı’nın iddia ettiğinin aksine, benim eserlerim devletin rolüne vurgu yapmıyor. Hatta devlete rağmen gerçekleştiğini iddia ediyor. Yani, iktidar Ateizm Derneği’nin açılmasına müsaade etmeseydi de ya da 2015 yılına kadar müsaade edilen LGBTİ+’ların “Onur Yürüyüşü”ne hiçbir zaman izin vermeseydi de, Türkiye’nin sekülerleşme süreci modernleşme süreci ile devam edecekti. Tam da bu sebeple, devletin sokak yürüyüşünü yasaklamaya çalışması toplumsal olarak LGBTİ+ bireylere -geçmişe kıyasla- daha fazla destek verildiği gerçeğini değiştirmiyor. 2014 yılında Taksim meydanında gerçekleşen Onur Yürüyüşü’ne katılan 100 bin kişi, ertesi sene yürüyüş yasaklanınca “madem devletimiz istemiyor, bundan sonra LGBTİ+’lara destek vermeyeceğiz.” diye düşündüler mi, emin değilim. Aksine, LGBTİ+’ların hem yeni kuşaklar hem de aileleri tarafından daha fazla sahiplenildikleri bir dönemi yaşıyoruz. 80’ler ve 90’lar için düşünülmesi pek mümkün olmayacak şekilde, LGBTİ+’ların ailelerinin dahi dayanışma derneği var. Yarın dernekleri yasaklanabilir ancak bu yasak, onların çocuklarına verdiği desteğin yok olmasına sebep olmayacaktır muhtemelen. Özellikle dijitalleşme çağında LGBTİ+’lara verilen destek çoğu zaman resmi kurumların baypas edilerek gerçekleşmesi şeklinde vuku buluyor. Tabii ki bu ifade edilenler, LGBTİ+’ların Türkiye’de mutlu bir hayatın parçası oldukları ve gündelik yaşamlarında herhangi bir sorunla karşılaşmadıkları anlamına gelmemektedir. Aksine, merkezinde LGBTİ+’ların olduğu insan hakları ihlalleri sıklıkla haber sitelerinin konusu olmakta, yaşadıkları sıkıntıları hukuksal zemine taşıma konusunda çekingen davranmaları onları daha savunmasız ve açık hedef haline getirmektedir. Türkiye’de LGBTİ+’ların sahip olduğu haklar modern Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerine kıyasla kısıtlıdır. Ancak sekülerleşme tartışmalarını mutlak değerler ya da ifadelerle değil, geçmiş ile kıyaslama yaparak yürütebiliyoruz.”

“2002 yılında AK Parti değil Saadet Partisi ya da CHP iktidara gelmiş olsaydı da benzer bir süreç yaşanacaktı. Muhakkak ki her ülkenin kendine özgü bir modernleşme süreci var, ancak modernleşmenin din ya da bir başka doğaüstü öğreti ile karşılaştığında sebep olduğu şey toplumdan topluma değişmiyor: Sekülerleşme. Bu yanlışlanmaya açık iddia, henüz herhangi bir veri ile yanlışlanmadı.”

***

LGBTİ+’lara selamı esirgemeyen, en azından homofobik nefret söyleminden medet ummayan “köşe”leri okumaya devam edeceğiz: “Hep kahır, hep kahır, hep kahır, hep kahır” nereye kadar…


Etiketler: medya
nefret