17/10/2022 | Yazar: Ali Erol

Eylül ayının gökkuşağı “köşe”leri Hürriyet, T24, HaberTürk, Gazete Pencere, ArtıGerçek, Duvar, Kadın İşçi, BirGün ve Evrensel yazarlarından geldi

LGBTİ+’lar için Eylül ayı gökkuşağı “köşe”leri    Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Gökkuşağının hakkını veren, LGBTİ+’lara (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks) selamı esirgemeyen, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığı yapmayan, en azından homofobik ve transfobik nefret söylemlerinden medet ummayan Eylül ayı pozitif “köşe”leri Hürriyet, T24, HaberTürk, Gazete Pencere, ArtıGerçek, Duvar, Kadın İşçi, BirGün ve Evrensel yazarlarından derledik.

Hürriyet, Hande Fırat: “LGBTİ karşıtı mitingde kullanılan dili hiçbir şekilde tasvip etmiyorum”

Hükümet medyasından Hürriyet, Eylül ayında İstanbul Saraçhane’de düzenlenen LGBTİ+ karşıtı nefret mitingini ilk sayfadan görmezken, DHA’nın geçtiği “Fatih'te LGBTİ karşıtı 'Büyük Aile Buluşması' gerçekleşti” haberini yayınlamakla yetinmişti.

LGBTİ+’ların var olma ve hayat hakkını hedef alan “aile” mitinginin “LGBTdayatması” dezenformasyonunun ardından, Hürriyet köşe yazarı Hande Fırat, “Hepimizin başına gelebilecek bir gerçek...” başlıklı köşe yazısına, Aile ve Soysal Hizmetler Bakanı Derya Yanık’ı konuk etti.

Aile Bakanı’nın demecinin öncesinde, Hürriyet yazarı Fırat, “bir arkadaşının trans çocuğunun” cinsiyet kimliği sürecinden tanıklığını paylaştı. “Büyük Aile Buluşması” adı altında düzenlenen nefret mitingine geçmeden önce Hande Fırat, “Yanlış Bir Protesto” ara başlığıyla devam etti: “Bu anne, ben de siz de olabilirsiniz. Hatta en muhafazakâr ailenin bile başına gelebilir. Ne yapacaksınız? Çocuğunuzu dışarı mı atacaksınız? Bu ülkede farklı cinsiyetlerde ne kadar başarılı sanatçımız, işinsanımız var, biliyor musunuz? Mesele cinsiyet mi, iyi insan olmak mı? Hiç düşündünüz mü?”

Hürriyet yazarı, “Peki bunları niye anlattım?” sorusuna cevaben, “LGBTİ karşıtı mitinginde kullanılan dili hiçbir şekilde tasvip etmediğini” yazdı: “Herkesin belirli çerçevede, “nefret, kin, kışkırtma”dan uzak durarak protesto hakkı elbette var. Çeşitli örgütlerin başka ülke emellerine alet olmasını da doğru bulmam. Ancak Yesevi Alperenler Ocağı Eğitim, Kültür ve Yardımlaşma Derneği’ne bağlı Fikirde Birlik ve Mücadele Platformu’nun, Saraçhane Parkı’nda LGBTİ karşıtı mitinginde kullanılan dili hiçbir şekilde tasvip etmiyorum.”

Benim İstanbul Sözleşmesi konusundaki fikirlerimi bu köşeyi takip edenler bilirler. Ben sözleşmeden çıkılmasına karşıydım, karşıyım. Tabii ki yasalar gerçekten uygulanırsa, kolluk ve yargı bu konuda hassas olursa şiddetle mücadele başarılı olur. Yine de Bakan Yanık’ın “Siyaset mühendisliği yapıldı” tezinden çıkarak şunu söylemek isterim. Keşke o mühendislere kanılmasaydı, keşke AK Parti tabanına bunu anlatabilseydi ve

Köşe yazısını, “keşke Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmasaydı” diye kapayan Hürriyet yazarı Fırat, sözü Aile Bakanı Derya Yanık’a bıraktı: “Nefret söylemini yanlış buluyorum. Ben bir hukukçuyum ve mesleğimin büyük bölümü insan hakları temelinde geçti. Nefret söylemini kime karşı olursa olsun yanlış buluyoruz. Yıllar önce ‘E-5 Sendromu’ olarak adlandırılan, karınları deşilerek yol kenarına atılan transları hatırlayın. Bunlar yaşanmamalı. Yanlış, günah görebilirsiniz hatta aykırı bulabilirsiniz. Nefret söylemi, kime karşı olursa olsun kabul edilemez. Çünkü nefret söylemi ile yaşam hakkını engellersiniz.”

Aile ve Soysal Hizmetler Bakanı Derya Yanık, “Devletin ve hükümetin, her vatandaşın temel insan haklarını korumak ve teslim etmek yükümlülüğü bulunuyor” demekle birlikte, “Hükümetimizin de doğal olarak değerleri var. Eşcinselliği normalleştirmek ya da normal görmek gibi bir lüksümüz yok” sözlerini de sarf etti.

T24, Mehmet Y. Yılmaz: “Bir insanın ben "LGBTİ+ karşıtıyım" demesinden daha da tuhaf olanı bir devletin bunu yapması”

T24 yazarı Mehmet Y. Yılmaz, “Toplumsal barışa karşı alçak bir plan” başlığı altında, “LGBTİ+ karşıtı protesto gösterisi”ni yazdı: “Bu gösteri, devlet tarafından desteklendi. O kadar ki vatandaşları gösteriye davet etmek için çekilmiş bir tanıtım filmi, RTÜK tarafından "kamu spotu" haline de getirildi.”

Yesevi Alperenler Ocağı Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Derneği'ne bağlı Fikirde Birlik ve Mücadele Platformu'nun LGBTİ+'ları hedef alan "Büyük Aile Buluşması" mitinginin ardından, Onur Haftası kapsamında İstanbul'da düzenlenmek istenen LGBTİ+ Onur Yürüyüşü'ne izin verilmediğini, polis müdahalesinde 300'den fazla kişinin gözaltına alındığını hatırlatan T24 yazarı, “Bir insanın ben "LGBTİ+ karşıtıyım" demesinden daha da tuhaf olanı bir devletin bunu yapması” diye devam etti.

“Daha doğrusu Anayasa'sında "insan haklarına saygılı, demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti" yazan bir devletin böyle bir pozisyon alması sorunlu. Çünkü en temel insan haklarından biri de insanların kendi kimliklerine sahip çıkma hakkıdır. Bir Türk'e "hayır sen Türk olamazsın" demek ne ise, bir eşcinsele "hayır, sen eşcinsel olamazsın" demek aynı şeydir. Başını örtmek isteyen bir kadına "başını aç" demek ile bir insana "cinsel yönelimini saklayacaksın" demek de aynı şeydir. Eğer bir devlet, vatandaşları arasında böyle ayrımlar gözetmeye başladıysa bunun nerede duracağını kimse bilemez. Yarın belki de sıra Alevilere gelir. Belki de Kürtlere. Başka inançların sahiplerine. Böyle şeyler yapan devletler yok mu? Var elbette. Ama onların hiçbiri saygın devletler arasında değil, demokrat olmak gibi bir iddiaları da yok. Bildiğin faşist, totaliter, teokratik rejimlerle yönetilen devletler bunlar… İktidar hırsıyla kararmış gözlerini nereye dikeceklerini, kimi ötekileştirip, düşmanlaştıracaklarını bugünden bilebilmek mümkün değil. Toplumun tüm demokratik güçlerinin bu alçak plan karşısında uyanık olması şart.”

HaberTürk, Aslı Karataş: “İnsanların var olma hakkına karşı çıkmak ifade özgürlüğü değil nefret söylemidir”

HaberTürk yazarı Aslı Karataş, “İnsanların varolma hakkını yasaklayamazsınız” başlıklı köşe yazısında, “LGBT Dayatmasına Karşı Büyük Aile” adı altında yapılan yürüyüşün “birçok açıdan hukuka ve etiğe aykırı bir örgütlenme biçimi” olduğunu yazdı.

HaberTürk’ün avukat köşe yazarı, “kavramsal hatalar, düpedüz yanlışlar barındıran söylemlerle doluydu” diye devam etti: “Mevcut LGBTQ+ aktivizminin kendi düşüncesi/isteği/tutumu ne: var olabilmek. Varız diyor. Var olduğumuzu kabul edin. Bizi gizlenmeye zorlamayın. Kendimizi açık etmemizi engellemeye çalışmayın. Var olacağız. Yaşayacağız. Daha ne kadar temel bir hak talebi olabilir bilemiyorum. Böyle bir talebi dayatma olarak görmek, dayatmanın kelime anlamına aykırı. Dayatma dedikleri şey var olmaları olduğu için bu yürüyüşü düzenleyenlerin talep ettikleri de var olmayın, görünür olmayın, gizlenin.”

“Bir ülkede bir cinsel kimlik özgürce yaşanabiliyorsa, o ülkede bu kimlikler daha görünür olur. Siz sanıyor musunuz İran’da, Afganistan’da hiç LGBT insan yok. Var elbette. Fakat görünür değiller çünkü can güvenlikleri yok. Görünür olmamak; bir ömür boyunca olmadığın bir insan gibi yaşam sürmek, hayatının yalanını söylemek, yaşamın boyunca rol yapmak demek. Talep ettikleri tam olarak bu. Gözümüze görünmesinler de bu durumda ne hissedecekleri, bu talebin onların yaşamını nasıl etkileyeceği de onların sorunu.”

“Mitingin konuşma metninde böyle giderse insanlığın soyunun tükeneceği gibi bir kehanet ve insanlar eşcinsel ilişkiler yaşayacakları için doğamayacak olan çocukların hakkını savunduklarına dair bir söylem var. Öncelikle doğamayacak çocuğun hakkı diye bir şey olmaz. Hak ehliyeti doğumla başlar. Kaldı ki bu durumda çocuk yapmak istemeyen hetero çiftlere karşı da yürüyüş düzenleyebiliriz ki daha açık bir hak gaspı olur. İnsanlar çocuk yapmak zorunda değil. Kimsenin böyle bir yükümlülüğü yok. Hak ve yükümlülükleri bilmem ne derneği değil Anayasa belirler.”

“Bu yürüyüşün var olma hakkına müdahale olduğu konusunda hiç kuşku yok. Buna itiraz ediyoruz çünkü sınır koyulmazsa çok ileri boyutlara gidebilir. Düzenlemelerin, tedbirlerin, uygulamaların kaynağı dini hükümler değil ancak laik mevzuat olabilir. Muz cumhuriyetinde değil hukuk devletinde yaşıyoruz. Devletin kaynakları ile reklamı yapılarak böyle bir miting düzenlenmiş olması tam da bu sebeple çok tehlikeli.”

“İnsanların var olma hakkına karşı çıkmak ifade özgürlüğü değil nefret söylemidir. Yürüyüşün talebi açıkça var olmasınlar, gözümüze görünmesinler, medyada temsil edilmesinler. Elbette yürüyüşe destek verenlerin yeknesak bir profili yok fakat hazırlanan afişler ve basın açıklaması ile anlatılan bu. Bakın bir hak talep edilmiyor, bir kesimin haklarının kısıtlanması talep ediliyor. Temel hakları kısıtlamaya yönelik bir söylem ifade özgürlüğü olamaz.”

Gazete Pencere yazarları homofobik nefrete karşı yazdılar

Gazete Pencere yazarı Şebnem Hablemitoğlu, “Homofobi Siyasetinin Arkasında Ne var?” başlıklı yazısında, “Bir devlet neden homofobik bir siyaseti benimser?” diye soruyor: “Brezilya’dan Macaristan’a, Rusya’dan Türkiye’ye kadar her yerde popülist siyasetçiler, siyasi homofobinin kışkırttığı öfkeli duygulardan yararlanmaktadırlar. Otoritelerini genişletme ve iktidardaki yerlerini sağlamlaştırma arzusuyla motive olan aşırı sağcılar, LGBTİQ+ karşıtı önyargının, demokrasiyi parçalamak için etkili bir araç olabileceğini de biliyorlar.”

“Siyasi homofobi hem demokrasi karşıtlığında hem de seçim süreçlerinde bir şiddet aracı olarak etkin bir biçimde kullanılıyor. Geleneksel değerleri korumak adına Putin, siyasi homofobiyi Rus ulusal kimliğini yeniden inşa etmek… için bir araç olarak kullanıyor. Rusya’nın LGBTİQ+ karşıtı, geleneksel değerler kampanyası sınırları aştı, AB’ye ve Türkiye’ye sızdı…”

“Bunların tamamı, AB’nin temel ilkelerine ve korumakla yükümlü olduğu ayrımcılıkla mücadele yasalarına birer meydan okumadır… Bize gelince… İstanbul Sözleşmesi’nden çıkan otorite, şimdi de eşcinsellere yönelik nefret söylemine destek veriyor. Seçimler yaklaşırken görünmez ve şiddet potansiyeli olmayan bu gruba yönelik düşmanlaştırma ve ötekileştirme ile uyguladığı “seçim şiddeti’’ nasıl ortaya çıkıyor… LGBTİQ+ batı sömürgeciliğinin bir ideolojisidir-Netflix bizi eşcinsel yapacak… Çocuklarımızı doğal olmayan ve dinen yasak cinselliğe teşvik için bir tehdittir… Aileyi ortadan kaldırmayı hedeflemektedir- olumsuz ötekileştirme… Toplumsal cinsiyet eşitliği, eşcinselliği yaygınlaştırmayı amaçlayan bir kavramdır-İstanbul Sözleşmesi eşcinselleri korumaktadır… Heteroaktivizmi ve ailenin varlığını korumalıyız… Dinin emrettiği “doğal” düzenin dışına çıkmak tiksinti vericidir.”

“Bugün Türkiye’de LGBTİQ+ bireylere yönelen bu açık tehdit ve önyargı güdümlü tüm şiddet biçimleri kabul edelim ki, temel hak ve özgürlüklerin tamamı için bir tehdittir. Bugünden yarını görmek için kahin olmak gerekmiyor. Muhalefetin içine kaçan sesi için ise şunu söyleyerek bitirmek isterim; evlatları LGBTİQ+ olan aileler arasında seçmenleriniz var, onların gözüne bakacak yüzünüz olsun…”

Gazete Pencere yazarı Hüseyin Tapınç, “Nefrete İnat, Yaşasın Hayat” başlıklı yazısında, “Büyük Aile Buluşması mitinginin en önemli özelliği devlet ve vatandaş ilişkisinde bir ilke işaret” ettiğini yazdı: “Lafı dolandırmadan söyleyecek olursak, Türkiye’de hükümet / devlet varoluşlarından dolayı ilk kez kendi vatandaşlarının bir bölümü karşısında pozisyon almıştır. Burada altı çizilmesi gereken kavram varoluş kelimesidir… Her ne kadar miting düzenleyicileri “biz bireyleri hedef almıyoruz, bize LGBTİ+ kimlikleri dayatan küresel lobileri hedef alıyoruz” dese de mitingin hedefleri düşünüldüğünde devletin bu mitinge açık bir şekilde destek vermesi tartışmasız bir şekilde oldukça endişe verici bir duruma işaret ediyor.”

“Hareketin ikinci ana evresi tam da LGBTİ+ bireylerin görünürlüğünün arttığı ve toplumsal örgütlenmelerin başladığı 1990’lı yıllar ile başlamaktadır ve günümüze kadar uzanmaktadır. Bir önceki dönem nasıl “yok sayma” ile özdeşleşmiş ise bu ikinci dönem de “görünürlük ve yasaklama” ile özdeşleşmiştir. 1990’lı yıllar Lambda İstanbul ve KAOS GL başta olmak üzere LGBTİ+ örgütlenmeler etrafında görünürlüğün arttığı ve toplumsal taleplerin dile getirildiği bir dönem olmuştur.”

“2022 yılı Türkiye’deki LGBTİ+ Hareketi için bir dönüm noktasıdır ve muhtemelen üçüncü evrenin eşiğindeyiz. İstanbul’da devlet desteği ile gerçekleştirilen Büyük Aile Buluşması Mitingi geleceğe dair önemli ipuçları sunmaktadır. Türkiye’de bugün LGBTİ+ bireyler sırf LGBTİ+ olmaktan kaynaklanan çok önemli bir tehditle karşı karşıyadır. Mitingde konuşmacılar değil, ama katılımcılar açıkça şiddete çağrı yapmıştır. Bunun yanı sıra, yılların birikimini taşıyan örgütlenmeler tehlikededir. Üstelik Türkiye’de yasal düzenlemeler cinsel yönelim ya da cinsiyet kimliği gibi kavramları nefret suçu, nefret söylemi ya da ayrımcılık gibi düzenlemelerin bir parçası saymamaktadır. Bu listeyi uzatmak mümkün ve tarihsel bir kırılma anını yaşadığımız aşikar. Gelecek ayların neler getireceğini birlikte göreceğiz… Mitingin bizlere hatırlattığı evrensel ilkeleri bir kez daha analım ve yazıyı bitirelim. Nefret söylemi, düşünce ve ifade özgürlüğü değildir. Ayrımcılık suçtur. Bir insanın varoluşunu yok saymak, protesto etmek açık ve net insanlık suçudur.”

Gazete Pencere’den Tayfun Atay ise “Homofobiniz sapıklık, yürüyüşünüz insanlık suçu!” başlığı altında, “Bugün, Kara Pazar!” diye yazdı: “Hiç kimseye kendi yaşam biçimi/cinsel yönelimi doğrultusunda bir dayatmada bulunmayan; zaten hanidir dinbaz siyasi manipülasyonlarla homofobik-transfobik bir nefret yangınına kesmiş şu topraklarda güvercin ürkekliğiyle dolaşan; demokratik hakları çerçevesinde “Biz varız, biz de insanız” demeye kalktıklarında da resmi-sivil linçlerin, saldırıların, cinayetlerin kurbanı olan LGBTİ+ yurttaşlara karşı bugün sergilenecek gösteri, bu ülke tarihine bir “Kara Pazar” olarak geçecek ve öyle anılacak.”

ArtıGerçek yazarları homofobik nefret mitinginin bir şiddet çağrısı ve LGBTİ+’ya saldırı olduğunu yazdılar

ArtıGerçek yazarı İrfan Aktan, “Nefret dalı” başlıklı yazısında, “yurttaşların bir bölümünün doğrudan varlığına kasteden, iktidar destekli LGBTİ+ karşıtı eylem sıradan bir tertibat değil, meşruiyet krizi içindeki iktidarın tutunabileceğini düşündüğü ve son derece planlı kurgulanarak hazırlandığı anlaşılan dallardan biri olarak görünüyor” diye yazdı.

“Bir kere bahse konu nefret eylemi herhangi bir hak talebi içermiyor. Eylemin kendisi de demokratik bir hak değil, demokrasi karşıtı bir saldırı çağrısı. Eylemde herhangi bir mağduriyetin giderilmesi konusunda kamu otoritesinden hesap sorma amacı güdülmüyor. Aksine, eylemi yapan grup belli bir kesimin var olma hakkının ortadan kaldırılmasını, toplumun belli bir kesiminin kamu otoritesi ve toplum tarafından hedef alınmasını, mağdur ve hatta yok edilmesini talep ediyor. Dolayısıyla bu fiil belli bir kesime yönelik nefret duygularının dışavurumuyla da sınırlı değil, açıkça bir şiddet çağrısı.”

ArtıGerçek yazarı Gün Zileli, “Homofobi, LGBTİ+’ya saldırıda!” başlıklı yazısında, “Aşırı sağcı ve aşırı İslamcı kesimlerde, idam önerilerine kadar açılan homofobinin son derece yaygın olduğu bilinir, ama bunun solun tarihinde de kara bir leke olarak var olduğundan pek söz edilmez” diye yazdı.

“Ben, sırtındaki çocuğuyla ekranlara çıkan ve "eğitilmezlerse idam edilmeliler" diyen o cahil arkadaşa kızmıyorum. Söylediğinin ne kadar saçma ve acımasız bir şey olduğunu, belki bir gün kendisi de fark edecektir. Hatta bunu bugün bile içten içe düşünüyor olabilir. Benim esas kızdıklarım, politika adına atmayacağı perende olmadığını kanıtlamış olanlar…”

Duvar yazarları nefrete ve ayrımcılığa karşı yazdılar

Duvar yazarı Berrin Sönmez, “Din, insanı yüceltir; devlet, din adına öldürür!” başlıklı yazısında, “Fikirde Birlik Platformu ismiyle boy gösteren insan hakları karşıtı marjinaller”in “ayrımcılık suçu ve nefret söylemiyle meydanlara” çıktıklarını yazdı.

“Aylardır kamu kaynaklarıyla oluşturulup, beslenen, güçlendirilen bir yapı. Reklamları RTÜK eliyle yapıldı. Ayrımcılık suçu, nefret söylemi ve hedef gösterme, halkın bir bölümünü kin ve düşmanlığa sevk etme suçları devlet gözetiminde ve kamu kaynaklarıyla işleniyor. Televizyonlarda kamu spotu gibi yayınlandı bu hezeyanlar. LGBTİ+ düşmanlığını körükleyip, erkek şiddetini teşvik eden bir devlet politikasının adı da “büyük aile buluşması.” LGBTİ+ karşıtlığını dine dayandırarak insanların zihnini ifsat eden bir devlet politikasıyla yapılıyor gösteriler. Kutsal kitaplarda lanetlenen o “çirkin fiil”, o toplumda eşcinsel ilişkinin, yönetenler, hâkim zümre tarafından zorla dayatılması. Lanetlenen, yönetenlerin zorbalığı, kısacası zorbalık yapılması. Fakat bugün de yine din adına ve yine yönetenlerin, hâkim zümrenin kamu gücü desteğiyle LGBTİ+ insan haklarını yok saydığına tanığız. Cinsiyete dayalı şiddete meşruiyet tanınması sonucunu doğuracak bir girişim gerçekleştiriliyor. Zorbalığın vahşetine kapı açabilecek bu girişim hepimizin vergileriyle finanse ediliyor. Ülkenin insanı ülke kaynaklarının ve toplum güveninin kötüye kullanımı yoluyla tehdit ediliyor. Bahane aile.”

“Devletin insan hakları politikasında insan yok... Bir kurum var sadece, adı aile kurumu. İçindeki insanın hakları yok ama aile kurumunun hakları var akıllarınca. Hak kavramını tersine çevirmeleri insandan kuruma, kavrama dönüştürmeleri yetmedi şimdi ayrımcılık suçunu ve nefret söylemini devlet eliyle desteklemekten de çekinmeyen bir politikaya dönüştü. Peki o savunulan aile, nesli nasıl koruyacak? Şiddetle elbette. Eşcinsel eğilimi tespit edilen çocuklara şiddet uygulama meşruiyeti tanınacak aileye. Önce ev içinde basit fiziksel, duygusal, ekonomik şiddet uygulanacak. Yetmezse psikologlar ve psikiyatristler eliyle tedavi adı altında işkence serbest olacak.”

Duvar yazarı Zehra Çelenk, “Sokağa dökülen nefret, büyük mutsuzluk dayatması” başlıklı yazısında, “Yıllarca bir büyük şaka ya da sır olarak “idare edilen” LGBTİ+ artı bireyler daha görünür olup haklarını talep ettikçe çok büyük bir düşmanlık ve baskıdan nasibini alıyor” diye yazdı.

“Toplumumuz ayrımcıdır. Irkçı, kadın düşmanı, homofobik ve manasını bilmese de transfobiktir. Açın ortalama bir mizah videosunu, TikTok videosunu izleyin, baştan sona toksik cinsel şaka görürsünüz. En ofansif mizahın bile evrensel düzeyde kapsam dışı bırakmakta sözleştiği şeyler, kadınların, eşcinsellerin tecavüze uğraması, bu toplumda mizah konusu hâlâ. Kahvehanelerce, birahanelerce gülünüyor. Kendine solcuyum, ilericiyim diyen de gülüyor. Çünkü mizahın en temel korkuları afişe etmek, bilinç dışını kahkaha formunda patlatmak gibi bir işlevi var. Hayır, sıkça ifade edildiği gibi toplumun yarısı gizli eşcinsel olduğu için homofobik değil. Kendi ayrıcalıklarını, bildiği, alıştığı dünyayı yitirme korkusuyla öyle. Kadın düşmanlığı da buradan geliyor, ırkçılık da. Bütün ayrımcılıkların kökeni aynı ve bir.”

“LGBTİ+ bir fikir değil. Bir dayatma, ideoloji değil. Bununla savaşmanın, bundan nefret etmenin, Ahmetlerden, Ayşelerden, kadınlardan, erkeklerden ya da kedilerden toptan nefret etmekten bir farkı yok. Bu bir hastalık değil, dolayısıyla tedavisi yok. Bir yönelim, bir varoluş. Çocuklar çevrede LGBTİ+ bireyler gördükleri için öyle olmazlar. Belki bu sadece yüreklendirir, hayat boyu bastırmak zorunda kalacağı şeyi bir nebze daha rahat ifade etmesine yol açabilir, o da belki. Böyle olsa bile, kendini, varoluşunu gizleyen, mutsuz çocuklar mı istiyor aileler? Amaç bu mu?”

Kadın İşçi, ayşe düzkan: “böyle şeyler kitlemize ters gelir kafası, iktidarın plağını çalar ancak”

Kadın İşçi’de, ayşe düzkan, “baskıya karşı onurla, onurun yanında olmak” başlıklı yazısında, “kimi parti kürtleri kriminalize ediyor, kimisi göçmenleri, kimisi hepsini; ama yetmiyor. iktidarın kendine bir “yahudi” daha bulması gerekiyor” diye yazdı ve ekledi: “bu gösteri karşısında ölü taklidi yapanların bir kısmının telaffuz etmeseler bile akıllarından geçirdikleri “böyle şeyler kitlemize ters gelir” kafası, iktidarın plağını çalar ancak.”

“yahudi benzetmesine laf olsun diye başvurmadım. naziler, sadece yahudileri kapatmamıştı toplama kamplarına, komünistler, muhalifler, çingeneler ve eşcinseller de oradaydı; yahudilerin yakalarına, altı köşeli yıldızını temsil eden biri düz biri ters iki üçgen üst üste takılırken, eşcinsellere pembe bir üçgen takılıyordu. faşist ideoloji, azınlıkların baskı altına alınması üzerine kuruldu tarih boyunca… insanların, “ahlakını” beğenmedikleri komşuya, akrabaya, evlada “ceza” verebilmesini meşrulaştırdığınızda, “siyasetini” beğenmediklerini cezalandırmalarının da yolu açılır ki böyle bir meşruiyete iktidarın ihtiyacı olabileceğini hepimiz akıl edebiliyoruz… yani bu gösteri namlusunu lgbti+’lere yöneltmiş ve en kısa vadede onlara zarar verecek olsa da hedefin çok daha geniş olduğu açık.”

BirGün, Selçuk Candansayar: “Ne günah ne suç ne de hastalık…”

BirGün gazetesi yazarı Selçuk Candansayar’ın Eylül ayından ilk yazısı, “Gülşen: İktidarın seçim stratejisi” başlığını taşıyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, “uzun süredir şiddet dilini “din içinden” kurduğunu” yazan Candansayar, “Onun için LGBT bir takıntı değil, amacı için çok güçlü bir sembol. Bakan, LGBT’yi kafirlikle eşleştirirken, “Laik Cumhuriyet’in” olması gereken güvenlik güçlerini “din adına savaşanlar”, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı ise “cihat” olarak hafızalara kazımaya çalışıyor” diye ekledi.

“Gülşen’e uygulanan ceza sadece sözleriyle ilgili değil elbette. Kendi hayatını kendi kuran, kişisel özgürlüğünü ve ifade özgürlüğünü koruyan bir kadın, cezalandırılmış oldu. Dini hassasiyetler adına! Gülşen, güya dince sapıklık olarak tanımlanan LGBT bayrağı ile de sahneye çıkmıştı. LGBT’lilerin din dışı olmadığını, katledilmelerinin vacip olmadığını söyleyen onlarca din uzmanı, ilahiyatçı var. LGBT’nin hastalık olmadığını, kimsenin özendirilerek LGBT yapılamayacağını kanıtlarıyla anlatan bilimciler var ama Soylu’ya ne gam!”

BirGün yazarı, “LGBT özgürlüğü senin özgürlüğün” başlıklı ikinci köşe yazısında, “Yapılan onlarca araştırma, insanların cinsel yönelimlerinin baskı, işkence, “tedavi” vb uygulamalarla değişmediğini ve cinsel yönelimin özenilerek, örnek alınarak değişebilen bir özellik olmadığını da kanıtlıyor” diye yazdı.

“Cinsel yönelim, bir insanın kimi cinsel olarak arzuladığını tanımlar. Hemcinsini, karşı cinsi ya da her ikisini birden arzulayabilmeyi içerir. Bugüne kadar yapılan araştırmalar, insanın cinsel arzusunun doğum öncesinden başlayarak etki eden çok sayıda etkenle biçimlendiğini ve yaklaşık 3-4 yaşlarında bu sürecin tamamlandığını gösteriyor. İnsanlığın bir kültür oluşturmaya başladığı ilk dönemlerden bu yana var. Tek tanrılı dinler öncesi kültürlerden bu yana hemen hemen aynı oranda görülüyor. Tek tanrılı dinlerde günah olarak görülmesi, daha sonra hukuki bir suç olarak tanımlanması, 19. yüzyıl sonundan 1970 lere kadar da hastalık olarak sınıflandırılıp tedavi edilmeye çalışılması görülme sıklığına bir etki de bulunmamış. Günah, suç ya da hastalık olarak görüldüğü dönemlerde LGBT kaybolmamış, ortadan kalkmamış sadece baskı ve zulüm ve cezalandırılma pratikleri nedeniyle gizlenmek zorunda kalmış.”

““Batının LGBT dayatmasına hayır, çocuklarımızı koruyacağız” söylemi toplumu hizaya girmeye, korku ile iktidarın cezalandırma pratiklerine onay vermeye, “makbul vatandaş” olmaya çağırıyor. Bunu yaparken de bulaşıcı, zararlı, mikrop simgesini kullanıyor. Ne günah, ne suç ne de hastalık olan, kimsenin kimseyi özendiremeyeceği, kimsenin kimseyi kandırarak ya da baskı ile yapamayacağı cinsel yönelim gibi “normal, doğal bir çeşitliliği” tek tipleştirmeye çalışmak, toplumu da tek tipleştirmeye çalışmaktır. Herhangi bir insanı sadece insan olduğu için özgürlüğünden mahrum etmeye onay verenler yarın kendi özgürlüklerini savunmaya boşuna çalışacaklar.”

Evrensel, M. Sinan Birdal: “Aile metaforu… Sömürü, eşitsizlik ve esaret”

Evrensel yazarı M. Sinan Birdal, “Aile kavgası ve gaz lambası” başlıklı yazısında, “Aile söylemi bir yandan ekonomik, toplumsal, siyasal eşitsizliği, diğer yandan sorgulanamaz mutlak iktidarı meşrulaştırdığından çok elverişli bir ideolojik silah” diye yazdı.

“Sömürü, eşitsizlik ve esaret. Ailenin düşman ihtiyacı da, namus ve ahlak kumkumalığı da buradan kaynaklanır. Yadsınacak hakikat büyüdükçe aile ideolojisi iyice saldırganlaşır, çünkü savaş halinin aileyi bir arada tutacağı varsayılır.”

Evrensel yazarı, Eylül ayından ikinci köşe yazısında, “Nefretin ekonomi politiği” başlığı altında, “İktidar koltuklarında oturanlar LGBTİ+ camiasını hedef alan açıklamalarına devam ederken, BBP’ye yakın Yesevi Alperenler Ocağına bağlı Fikirde Birlik ve Mücadele Platformu, Büyük Aile Buluşması mitingiyle sokak seferberliğine de başladı”ğını yazdı ve “iktidar blokunun doz arttırarak sürdürdüğü LGBTİ+ camiasını hedef alan kampanyayı” ele aldı.

***

LGBTİ+’lara selamı esirgemeyen, en azından homofobik nefret söyleminden medet ummayan “köşe”leri okumaya devam edeceğiz: “Hep kahır, hep kahır, hep kahır, hep kahır” nereye kadar…


Etiketler: insan hakları, medya
nefret